Yeryüzü çocukları

Yeryüzü çocukları

Gezi direnişi, bir doğa koruma eylemi olarak başlayıp Türkiye’nin her yerine yayıldı; giderek büyük bir hak ve özgürlükler hareketine dönüştü. Gençler, dünyaya ilham vererek yeryüzünün çocukları oldular.

Yazı: Kemal Tayfur / Fotoğraf: Sinan Çakmak
ATLAS TEMMUZ 2014/SAYI:244

Biz, hepimiz onları ilk kez asırlık ağaçlara sarılan bedenler olarak gördük. Dal gibi bedenler. Kırılgan, narin, öfkeden ve kinden uzak, sökülmesine direndikleri ağaçlar kadar sakin. Eşitlikçi ve hiyerarşi dışı bir dayanışma ruhuyla, kendilerini bir darbede ezip geçecek devasa bir gücün; büyük muktedirle gelen şiddet dalgasının karşısında öylece duruyorlardı.
Kendilerine güveniyorlardı ama bir zamanlar dünyayı düzeltmeye kalkan bizlerin (her kuşak bir şekilde dünyayı düzeltmeye kalkışmıştır) bilgiçliğinden ve kibrinden uzak, mütevazı bir güven duygusuydu bu. Bazılarımız için, kendileriyle ilgili olmayan bir mesele (üç ağaç) uğruna hayatlarını ortaya koymaları gayet tuhaf bir durumdu. Bir şeylerin ters gittiğini düşünen ve hoşumuza gitmeyen şeyler karşısında öfke duyan bazılarımız için de bir çaresizlik gösterisiydi. Evet yani, ne yapılabilirdi ki?

Oysa onlar bu soruya çok basit bir cevap veriyorlardı. “Ağaçlara dokunmayın, parkımıza dokunmayın, doğamıza dokunmayın.” Üstelik sadece Gezi Parkı’nda değil, aynı şeyi Loç Vadisi’nde de, Fırtına Deresi’nde de, Akkuyu’da da söylemişlerdi. Sulukule ve Tarlabaşı’nda da görmüştük onları, Hasankeyf ve Allianoi’de de. Sesleri duyulmamıştı. Sessizliklerinden ya da güçsüzlüklerinden değil; duymak istememiştik onları. Devletin ve medyanın onları görünmez kılmasına rıza göstermiştik.

Şimdi ülkenin en büyük kentinin tam kalbinde, dozerlerin önünde ortaya çıktıklarında üzerlerindeki görünmezlik perdesi aralandı. Köklerinden savrulan ağacın hışırtısıyla genç bedenlerden fışkıran çığlıklar birbirine karışıp büyük bir depremin yeraltı uğultusuna dönüştü. Şehrin ana arterlerinden en ücra sokaklarına dalga dalga yayıldı.

O gün okullarından ayrılan öğrenciler, öğretmenler, bürolarında, işyerlerinde mesailerini tamamlayanlar, işten çıkan işçiler, işsizler; her sınıftan ve her kesimden gençler, Çarşı başta olmak üzere taraftar grupları dört bir yanı polis tarafından kuşatılmış Taksim’e aktılar. Yoksul ya da zengin, solcu ya da sağcı; vicdanlarının sesine kulak verenler, çoğaldıkça çoğaldılar.
Büyük bir yürek ferahlığı, büyük bir gönül rahatlığı içindeydiler. Ve öfkeliydiler; o ağacın ve o ağaca sarılan genç bedenin varlığına kast eden devasa makinenin çelik elinin kalplerine daldığını hissetmişlerdi. Ağaca yönelen şiddetle, özgürlüklerine, yaşama tarzlarına, değer ve alışkanlıklarına, özgürce akıl yürütme ve özgürce değerlendirme yetisine, yani doğalarına yönelen ve yıllardan beri kişiliklerini örseleyen mütehakkim saldırının bir ve aynı şey olduğunu kavramışlardı. “Neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü, neyin adil olduğu neyin olmadığı” hakkında devletin o hoyrat “ben bilirim, ben karar veririm” tavrının, kendilerini yok sayan öjenik bir tutum olduğunu fark etmişlerdi.

Onlardan biri, bir çatışma arasında polisle sohbet ediyordu. Polis, “Dört gündür uyku uyumadık, artık evinize dönün” dediğinde, “Biz on yıldır nefes alamıyoruz” diye karşılık verdi. Hayatlarının her anı gözetim ve denetim altında tutulan, en ufak bir tepki gösterdiğinde şiddet ve hor görüyle karşılanan, hikmetinden sual olunmaz muktedirin aşağılayıcı azarlarına ve nazarlarına maruz kalan, adaletsizlikler karşısında susmak zorunda kaldığı için vicdanı sızlayan insanlardı bunlar.

Şimdi kimseden izin almaksızın kendilerini ifade etmeye kalktıklarında, hayatımızda yanlış giden ne varsa bir anda gözler önüne serdiler. Talepleri olağanüstü bir zenginlik ve derinlik içeriyordu: Ekolojiden kişisel özgürlüklere, ekonomik eşitsizliklerin giderilmesinden etnik ve kültürel haklara her alanda daha iyi, daha adil bir topluma dair küresel bir özlemi dile getiriyorlardı. Servet edinme hırsını, kariyer tutkusunu, haksızlıklar ve adaletsizlikler karşısında içine düştükleri çaresizliği, onur kırıcı yozlaşmış duyguları bir kenara bırakıp özgürlüğü, dayanışmayı, eşitlik duygusunu, nezaketi ve saygıyı öne çıkarmışlardı. 1968’in o ünlü “Daha iyi bir dünya mümkün!” sloganını kullandılar ama ondan daha derinlikli olanı da keşfettiler: “Arkada çok güzel bir dünya var!”

Bu insanlar, daha düne kadar ülke ve dünya meseleleriyle ilgilenmeyen ya da öyle oldukları sanılan, okumayan, soru sormayan, itiraz etmeyen, “asosyal ve apolitik çocuklar” değil miydi? Hem yeterince az olsalardı ve belirli bir kesime mal edilebilselerdi, çokbilmişliğimizle onları bir kalıba sokup, istediğimiz gibi tanımlayabilirdik. Ama öyle değildi. Sadece iktidarın değil, muhalefetin, aydınların, bilirkişilerin de nutku tutulmuştu. “Kimdi bu çocuklar?”

Bu saçma soru daha ilk günden o kadar çok soruldu ve üzerine o kadar çok şey yazıldı ki, o çocuklardan biri, Beşiktaş’taki bir barikatın hemen yanına “Uzaydan geldik!” diye yazmak zorunda kaldı. Utanmalıydık. O ana dek kendi çocuklarımızın kalbine bakmadığımız için. Bırakın demokratik ve özgür bir hayatı, onlara şu koca İstanbul’da yeşil alan olarak mezarlıklar dışında bir miras bırakamadığımız için.

Duvar yazılarından biri onların kim olduğuna ilişkin sarsıcı bir ayrıntıya işaret ediyordu: “Eylemimiz karadır abiler!” Bu söz, “devlet dersinde öldürülen”, “babaları güllabici odunlarla dövülen”, “orta ikiden ayrılan” çocukların, “gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzler”in şairi Ece Ayhan’ın, “Şiirimiz karadır abiler” dizesine zekice bir göndermeden ibaret değildir sadece. Siyah makam arabaları, siyah takım elbiseleri ve her daim siyah ciddiyetiyle kendini gösteren “kara kamu”nun tahakkümü altındaki bireyin, sivil olanın direnişine bir göndermedir. Şairin sözüne uygun “tüzüklerle çarpışarak büyümeyi” tercih eden, resmiyetten, apoletten ve hiyerarşiden uzak bir hayatı düşleyen sivil bir kuşağın sesidir bu.
Ve evet, emin olabilirsiniz, bizim çocuklarımız onlar; ama artık sadece bize ait değiller. Dünyaya ilham vererek yeryüzünün çocukları oldular. Aynen 1968 gençliği gibi. Kalkıştıkları işin büyüklüğünü kavramak için 1968 gençlik hareketleriyle, siyasi olarak yenilgiyle sonuçlansa da, toplumsal bakımdan büyük bir zafere imza atan o efsanevi kuşakla kıyaslanmalarının nedeni de bu.
68’den Gezi Direnişine
İstanbul’da başlayıp Türkiye’nin her yerine yayılan ve tüm dünyada büyük yankı uyandıran ve bir doğa koruma eylemi olarak başlayıp hak ve özgürlükler hareketine dönüşen Gezi direnişi ile Mayıs 1968’de Fransa’nın altını üstüne getiren devrim hareketi arasında çarpıcı benzerlikler var. Ama farklılıklar daha çok.

Özgürlük, her iki hareketin de temel talebiydi. Gençler, “En iyisini devlet bilir” anlayışının, hayatları üzerindeki ahlakçı sınırlandırmaların karşısındaydılar. Birey olarak kendilerini ifade etmelerini engelleyen ve özgürlüklerini kısıtlayan politikalardan sıkılmışlardı. Her iki hareket de eşitlikçiydi ve giderek büyüyen bir otorite karşıtlığından besleniyordu. Çeşitli vesilelerle kendini gösteren protestoculara karşı polisin uyguladığı şiddet, kontrolden çıkan devlet gücünün duyarsızlığı olarak algılanıyor ve büyük tepki çekiyordu. Gücün kontrolden çıktığının bir başka ve daha önemli belirtisi de doğanın ve yaşam alanlarının yok edilmesiydi. Bugün Türkiye’de gençlerin Gezi Parkı uğruna sokağa dökülmesinde olduğu gibi, 60’ların sonunda da eski Montparnasse Meydanı’na bir gökdelenin dikilmesi Fransız gençlerini öfkelendirmişti. Ancak 68 kuşağının özgürlüklere yaklaşımı bugünkünden farklı olarak daha bireyciydi. Kişisel özgürlük ve kendi arzularını ifade hakkı bir tutku haline dönüşmüştü. “Kendi işini yap”, “kafana göre takıl”, “savaşma seviş” sloganları, “kişisel olan siyasaldır” anlayışıyla topluma ve devlete yönelik talepler halini almıştı. Kimlik söylemi (özellikle de cinsel kimlik) kamusal söylemin üstüne çıkmıştı.

Gezi direnişi ile kendini gösteren gençlik ise taleplerini daha geniş bir tabana oturttu. Kişisel özgürlük taleplerini, kimlik sorunlarını ve kendi arzularını ifade etme hakkını gölgede bırakmadan siyasal ve ekonomik eşitsizliklere, toplumsal adalete, vicdana vurgu yaptı, doğaya ve kimliklere saygıyı öne çıkardı. Harekete, en az kişisel ve siyasal talepler kadar gezegenin kaderine, doğanın yıkımına ilişkin derin endişe ivme kazandırdı.
İki hareket arasındaki en önemli benzerliklerden biri de otoriterliğin aşağılanmasında, alaya alınmasında kendini gösteren anarşist ruhtu. Muktedirin gücünü ve şiddetini sıfırlayan mizahtı. Sloganlarda, bildirilerde ve duvar yazılarında; tavırlarda ve eylem biçimlerinde görülen yaratıcılık, sel gibi sokakları dolduran taşkın zekâydı. Bütün bunlar, iktidarın mukabele ve müdahale edemeyeceği bir özerk alan oluşturdu ve harekete çekicilik katarak yayılmasında müthiş etkili oldu. İnternet ve akıllı telefonlar sayesinde anlık iletişimin mümkün olduğu Gezi direnişinde mizahi muhalefet, 68’den farklı olarak, siyasal mücadeleyi bile gölgede bırakan bir fırtınaya dönüştü. Harekete karşı öfkeli toplum kesimlerinde bile hayranlık uyandıran bu tutum şiddetin önlenmesinde polisiye tedbirlerden bile daha etkili oldu.
Farklara gelince. 68, öncelikle bir öğrenci hareketiydi. Paris’in varoşlarından Nanterre’deki bir fakültede bir öğrencinin okuldan atılması üzerine patlak veren öğrenci eylemleri zamanla farklı bir karaktere büründü. Başlangıçta, “gelecekten çok o ana, mutlak özgürlüğe ve ifade özgürlüğüne odaklanmış” bu öğrenci hareketi hızlı bir şekilde örgütlendi. Liderleri ve kuramları olan devrimci bir harekete dönüştü. Marksizm o dönem gençliği için hâlâ “çağın aşılamamış ufku”ydu ama harekete yön veren, Marksizmin aşırı dogmatikleşmiş sekter versiyonları oldu. Öğrenciler kendilerini birdenbire tutkulu programlarla ve tezlerle ifade edilen ideolojik bir söylemin içinde buldular. İktidarı istiyorlardı ve yeni bir düzeni dayatıyorlardı. Lacan’ın öğrencilere “Yeni bir efendi isteyen histeriklersiniz hepiniz ve istediğinize ulaşacaksınız” demesinin nedeni buydu.

Gezi direnişi ise çoğunlukla gençlerin katıldığı bir hareket olmakla birlikte bir öğrenci hareketi değildi. Öğrencilerin yanı sıra her meslekten kadınlar ve erkekler, işçiler ve işsizler, futbol taraftarları, sanatçılar, reklamcılar, gazeteciler, öğretmenler, doktorlar, işadamları, hatta sokak çocukları daha ilk günden itibaren olayların içinde yer aldılar. Ateistler de vardı, Antikapitalist Müslümanlar da. Sol görüşlüler çoğunlukta olmakla beraber her görüşten gençler yan yanaydı. Tamamen örgütsüzlerdi ve olaylar başlar başlamaz direnişe katılan örgütlü gruplarla zaman zaman ortak hareketler geliştirseler de, onlara katılmaya ya da kendilerini örgütlemeye ihtiyaç duymadılar. Onları asıl güçlü kılan da bu oldu. Örgütsüzlükleri, kontrol edilmelerini zorlaştırıyordu ve devletin mükemmel örgütlenmiş gücü karşısında, onlara ele avuca sığmaz bir akışkanlık kazandırıyordu. Şaşırtıcı olan şu ki, meydanlara toplanırken, barikatlarda mücadele ederken ya da Taksim Meydanı, Gezi Parkı ve Beşiktaş başta olmak üzere günlerce denetimde tuttukları mekânların düzenliliğini sağarken müthiş bir örgütlülük sergiliyorlardı. Her gün yüz binlerce insanın aktığı alanların denetiminin, temizliğinin, güvenliğinin sağlanması, temel ihtiyaçların karşılanması için kimsenin bir başkasını görevlendirmesi gerekmiyordu. Örgütlülük gerektiği anda gönüllülük temelinde ortaya çıkıyor, sonra anında dağılıyordu. Belli bir ideolojisi, liderleri olmayan örgütsüz büyük topluluklar, son derece elzem kuralları koyarken bile demokrasiden ve eşitlikçilikten ödün vermiyordu. Öyle ki, kendi kuralları ve keskin alışkanlıkları olan siyasal gruplar bile onlara uyum sağlamak zorunda kaldı.

Yaşanan şiddet (polis şiddeti ve karşı şiddet) ve toplum üzerindeki etkileri bakımından da 68 ile Gezi olayları arasında farklar vardı. Şiddet 68’de çok daha yoğundu. Silahlı göstericiler, barikatlar, stratejik binaların, meydanların ve üniversitelerin işgali 68’in simgeleriydi. Ancak 68’i asıl etkili kılan en örgütlü güç olarak işçilerin sürece müdahale etmesiydi. Sendikaların genel greve gitmesiyle Fransa’da yaşam durma noktasına gelmişti. Öğrencileri asla bir tehdit olarak algılamayan iktidar, tehlikenin büyüdüğünü fark etti ve derhal önlemlerini aldı. Sendikalarla anlaşma yoluna gidildi, işçilerin tüm talepleri karşılandı. Fransız Komünist Partisi ile komünistlerin yönetimindeki sendikalar grevleri sonlandırıp işçileri işlerinin başına döndürdüler. Direnişi sonuna kadar destekleyen Sartre’ın “büyük muktedir” dediği Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle fırsatı kaçırmadı ve ülkeyi erken seçime götürdü. Öğrencilere karşı etkili bir gösteri sahneledi. Büyük bir kalabalıkla Champs Elysees’de yürüdü ve polise işgalleri ve barikatları kaldırması talimatı verdi. Seçimler yapıldığında, De Gaulle’ün, devrimden ürken sınıfların desteğiyle ezici bir zafer elde ettiği görüldü. Öğrencilere tatil yolu göründü. Bir ay süren bu büyük patlama, kurbansız bir süreç olarak tamamlandı. Kamu mallarına yönelik yoğun şiddete rağmen barışçıldı. Çatışmalarda yaralananlar olmuştu ama hem polisin, hem göstericilerin temkinli davranması nedeniyle kimse hayatını kaybetmedi.

Bu yazı yazıldığında 23. gününü tamamlayan Gezi direnişi ise her aşamada polisin sert tavrıyla karşılaştı. Türkiye’nin çeşitli kentlerinde 4 kişi hayatını kaybetti, 12 kişi gözünden oldu, bazıları ağır olmak üzere binlerce kişi yaralandı. İlk günlerde Taksim civarında bazı dükkânlara, banka şubelerine, reklam panolarına zarar verilmesi, belediye araçlarıyla, olayları sansürleyen TV’lerin canlı yayın araçlarının ve Taksim Meydanı düzenlemesi için orada bulunan iş makinelerinin yakılması gibi şiddet olayları yaşandı. Ancak bu çapta bir toplumsal patlama için şiddet olayları son derece sınırlı kaldı; gösterilerin barışçıl karakteri her geçen gün baskın bir eğilim olarak ortaya çıktı. Bazı barikatlar günlerce kaldırılamadı ve bazı bölgelere polis günlerce giremedi. Ancak, olayların en yoğun olduğu yerlerde bile hayat bir an olsun durmadı. Dükkânlar işlemeye, günlük yaşam akmaya devam etti. Olayların içinde yer alan göstericiler de, şaşırtıcı bir şekilde hem günlük işlerini ve hayatlarını sürdürdüler, hem de gösterilere katılmaya devam ettiler.

Sonuçları açısından iki hareketi karşılaştırmak için henüz çok erken. Çünkü Gezi olayları yepyeni biçimler ve içerikler kazanarak devam ediyor. Siyasal olarak yenilen 68 gençliğinin, çok geçmeden toplumsal alanda çarpıcı bir zafer elde ettiğini unutmamak gerekiyor. 68 sonrası Fransa’da ve tüm dünyada “yeni bireysel özgürlükler, cinsel özgürleşme, kadınların konumlarının güçlenmesi, toplumsal örf ve âdetlerin esasının bütünüyle gözden geçirilmesine yol açtı.” Onların hareketi otoriter yapı ve kurumların sorgulanmasında önemli bir aşama oldu. Üniversite sistemi başta olmak üzere devlet yönetimini demokratik etkilere açtılar. Ayrıca kendilerinden sonraki kuşakların değerlerine, kimliklerine, giyimden müzik zevkine kadar her alanda hayat alışkanlıklarına yön verdiler.

Gezi direnişinin gençleri ise bütün bunları daha şimdiden gerçekleştirdiler. Kendine güvenen, sorgulayan, eleştiren, çeşitliliğe açık, farklılıklara saygılı, özgürlüğüne düşkün bir kimlik inşa ettiler. Ağaçları ve Gezi Parkı’nı kurtardılar ama işleri bitmedi. Bu işe kalkışırken önlerine koydukları bir dizi başka hedef halen gerçekleştirilmeyi bekliyorsa da her koşulda eylemliliklerini sürdürerek kararlı olduklarını gösterdiler. Siyaseten ve toplumsal bakımdan hedeflerinin çok ötesinde kazanımlar elde ettiler.
Tüm bunları yaparken umut, neşe ve sevinç yaydılar. Kimseye zarar vermediler ve kimseyi bir başkasına zarar vermeye çağırmadılar. En önemlisi, kimseye istemediği hiçbir şeyi dayatmadılar. Her şeyi zamanında, ayarında ve kıvamında yaptılar. Dünya çapında bir iş başardılar ama alçakgönüllülükten asla taviz vermediler. Bütün bunları nereden bildiler? Doğalarından, anbean birbirleriyle paylaştıkları doğallıklarından; vicdanlarda taht kurmaları bundan.

Paylaş: