Hollanda’yı suyla karanın mücadelesi şekillendiriyor ve bu, sadece coğrafyayı değil, düşünce yapısını da belirliyor.

Amsterdam kanallarla bölünen, suyla iç içe yaşayan bir yerleşim. Sayısı 2 bin 500’ü geçen yüzen evler, kentin ilgi çekici özelliklerinden biri, ama suyu kaplayıp kapattıkları için yetkililer gelecekte bu konutların kısıtlanmasını planlıyor. Yüzen evlerin ülke çapındaki sayısı ise 10 bin civarında.

Uçak Amsterdam’a doğru alçalırken bir taraftan 1851 yılına ait tarihi Hollanda haritasını inceliyorum, diğer taraftan aşağıdaki araziye bakıyorum. Birazdan haritada Haarlem Meer (Haarlem Gölü) yazan bölgeye ineceğiz. Schiphol Havalimanı’nın bu gölün boşaltılmasıyla elde edilen bölgeye yapıldığını ve deniz seviyesinin altında bulunduğunu biliyorum, ama yine de manzaraya bakınca şaşırmadan edemiyorum. Karadayken deniz seviyesinin beş altı metre altında olduğunu bilmek başta insana ürkütücü geliyor. Karakteristik Hollanda coğrafyası, ziyaretçilerini böyle bir sürprizle karşılıyor.

“Alçak topraklar” manasına gelen ve kendi dilinde “Nederland” olarak adlandırılan ülkenin yüzde 26’sı, yani dörtte biri deniz seviyesinin altında. En alçak noktası eksi yedi metrede. Ve yine topraklarının sadece yüzde 50’si deniz seviyesinden bir metre veya daha fazla yükseklikte. Yani Hollanda’nın yarısı denizle burun buruna… 17 milyonluk nüfusunun yüzde 21’i deniz seviyesinin altındaki bölgelerde yaşıyor. Ülkenin en yüksek noktası Vaalsberg ise sadece 322 metre!

Avrupa’nın üç büyük ırmağı Ren, Maas ve Schelde’nin oluşturduğu büyük bir deltanın üzerinde bulunan Hollanda, sıra dışı özelliklere sahip. Türkiye’de de tanınan Hollandalı gezgin ve televizyon programcısı Wilco Van Herpen ile birlikte doğup büyüdüğü coğrafyayı geziyor, ülkeyi her alanda etkileyip şekillendiren suyla ilişkisini keşfediyoruz. Wilco, Hollandalıların suyla benzersiz bir bağı olduğunu söylüyor, “su bizim için hem en iyi dost, hem de en acımasız düşman” diye devam ediyor. Su, ticaret ve turizm faaliyetleri için büyük faydalar sağlarken çeşitli spor etkinliklerine de imkân sunuyor. Yaklaşık 42 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle dünyada çok küçük yer kaplasa da Hollanda, Dünya Ticaret Örgütü’nün verilerine göre dünyanın en çok ihracat yapan ülkeleri listesinde beşinci sırada ve uluslararası ticarette önemli bir yere sahip. Son teknoloji ile donatılmış Amsterdam Schiphol Havaalanı ve Rotterdam Limanı ile Hollanda, Avrupa’nın içlerine açılan bir kapı durumunda.

Suyun Hollandalılar için olumsuz tarafına bakacak olursak, deniz kenarında ve bir deltada yaşamanın getirdiği tehditleri görüyoruz. Tarih boyunca ciddi su taşkınları yaşamış hassas bir bölge burası. Hollandalılar sudan gelecek felaketlere karşı uyanık olmak ve kendilerini sellere karşı korumak zorunda olduklarını biliyorlar. Hollanda Dış Ticaret ve Kalkınma İşbirliği Bakanı Sigrid Kaag da bir konuşmasında “Dünyaya açılan kapımız ve aynı zamanda sürekli bir tehdit olan Kuzey Denizi sayesinde her konuya kapsamlı şekilde yaklaşan açık fikirli ve yaratıcı insanlara dönüştük” demişti. Küresel İnovasyon Endeksi’nde Hollanda’nın ikinci sırada yer alması, bunu kanıtlar nitelikte.
1840
KLM’nin Amsterdam uçuşuyla indiğimiz havalimanının bulunduğu bölge 1850’li yıllara kadar göldü. Bu gölün vahşi doğası yüzyıllar boyunca Leiden ve Amsterdam gibi yerleşimler için bir tehdit oluşturdu. 1836 fırtınaları sırasında Leiden ve Amsterdam, şehir kapılarına kadar suya gömüldü. Bölge sakinleri, bu tehditle baş etmek için düşünürken gölü boşaltma fikri doğdu. Neyse ki buharlı makineler icat edilmişti. Çünkü daha sonra bahsedeceğimiz suyun transferi için kullanılan rüzgâr değirmenlerinden yüz tanesi bile bu büyüklükteki gölün suyunu boşaltmak için yetersiz kalıyordu. Gölün İngiltere’den satın alınan üç buhar pompa istasyonu ile boşaltılmasına karar verildi. İstasyonlar 1848’de çalışmaya başladı ve 1 Temmuz 1852’de göl tamamen boşaltıldı. 18 bin hektar verimli toprak yaratıldı, sonra da buralara köyler kuruldu…
1890
Sulak bir araziyi, gölü, bataklığı boşalttıktan sonra burayı aynı şekilde korumak da başka bir uğraş... Şu anda bile dört pompa istasyonu Haarlem Gölü’nün arazisinin kuru kalması için çalışıyor. 1900’lerin başında askeri ve sivil uçakların kullanmaya başladığı bu düzlük günümüzde dünyanın en alçak rakımdaki havaalanı Schiphol’e ev sahipliği yapıyor. Havalimanından uzaklaşırken etrafa şimdi de göz hizasından bakıyoruz. Sanki cetvelle bölünmüş gibi geometrik görünen arazilerin arasındaki çizgiler aslında su kanalları. Başıboş dolaşan ördekler, geniş yeşilliklerde otlayan inekler… İşte tipik Hollanda görüntüleri ve tüm bu coğrafya insan yapımı. Turistler tarafından da çokça kullanılan “Dünyayı Tanrı, Hollanda’yı ise Hollandalılar yarattı” atasözünü hatırlatıyor hemen Wilco.

Bildiğimiz anlamda sokakların olmadığı, ulaşımın sadece su kanallarıyla sağlandığı Giethoorn, bir masal köyünü andırıyor.

Suyun belirlediği simgeler

Yel değirmenleri, ahşap ayakkabılar, lale bahçeleri… Bu simgelerin de Hollanda’nın kendine özgü coğrafyasıyla ve suyla bağlantısı var.

Yerel dilde “klompen” denen tahta ayakkabılar, sulak arazilerde ayaklarını kuru ve sıcak tutmak için köylüler tarafından kullanılıyordu. Ayrıca sert olması nedeniyle çalışırken köylülerin ayağına çalı çırpı batmasını engelliyordu. Hollandalılar “ayağını kuru tutmak” ve benzeri atasözlerini sıklıkla kullanıyor. Lale ise kumullar ve verimli killi topraklarda çok iyi yetişiyor. Dümdüz arazide en kolay ve ucuz ulaşım aracı ise bisiklet.

Yel değirmenleri Hollandalıların icadı değil, ama burada kullanım amaçlarıyla diğerlerinden ayrılıyor ve ülkenin sembolü oluyorlar. Alçak ve sulak arazilerden suyu alıp başka bir noktaya transfer etmek için yel değirmenlerini kullanma fikri, dünyada en çok bu topraklarda işe yaradı. Bu amaçla kullanılan değirmenlerden ilki 15’inci yüzyılda Amsterdam’ın kuzeyindeki Alkmaar bölgesinde kayda geçti. Günümüzde ülke genelinde 1000 kadar yel değirmeni varlığını koruyor. Bazıları bugün bile çalışır durumda.

Setsiz bir Hollanda düşünülemez

Hollanda’daki pek çok yer isminde karşılaşacağınız ve ülkeye özgün coğrafi şeklini veren unsurlar “polder” (sudan kazanılmış araziler), “dijk” (setler) ve “sloot” (su kanalları, hendekler). Hollandalılar hem deniz ve nehir sularıyla mücadele etmek, hem de Haarlem Gölü örneğinde olduğu gibi toprak oluşturmak için setler yapmışlar. Hollanda setlerle bölünmüş farklı polder ve göletlerden oluşmuş kırk yama görüntüsünde. Hollanda’daki setler hakkında kapsamlı bilgi vermek üzere hazırlanmış 344 sayfalık Dutch Dikes isimli kitapta, dönemin Altyapı ve Çevre Bakanı Melanie Schultz van Haegen şöyle diyor: “Setsiz bir Hollanda düşünülemez. Onlar olmadan ülke bugünkünden üçte bir daha küçük olurdu, Lahey ince uzun bir kum adasında yer alırdı ve kimsenin Amsterdam ve Rotterdam’dan haberi bile olmazdı.” Hepsi uç uca eklendiğinde 18 bin kilometre, yani Amsterdam’dan Sidney’e kadar bir uzunluğa sahip olan setler için Hollanda’nın iskeleti benzetmesini yapıyor van Haegen ve devam ediyor: “Onlar sayesinde ayaklarımızı kuru tutuyor ve gelişiyoruz. Bu, yüzyıllardır süregelen aralıksız çalışmanın ve sürekli tedbirli davranmanın sonucu.”

Yüzlerce yıllık çaba

“Deniz günde iki kez uçsuz bucaksız bir ülkenin üzerine büyük bir hızla dökülür, öyle ki yerin karaya mı, yoksa denize mi ait olduğundan şüphe edilir. Hiçbir dağı olmayan bu ülkede, kendi kurdukları yüksek tepelerde (terp ya da dam) acınacak durumda olan bir halk yaşar. Halk bu tepeleri, bildikleri en yüksek su seviyesinin üstündeki bir yükseklikte kurmuştur.”

Birinci yüzyılda yaşayan Romalı yazar Gaius Plinius Secundus Maior’un bu izlenimleri, Hollanda’nın kuzeyindeki Frizya bölgesinde o dönemin yerleşimlerini anlatıyor. Plinius, halkın suyla iç içe yaşamasına anlam veremiyordu ama topraklar o kadar verimliydi ki deniz tehdit oluştursa bile bu coğrafyadan vazgeçmiyorlardı.

Hollandalılar, bir sulak alanı, ya da su parçasını karaya dönüştürmek istediklerinde önce etrafına setler, kendi dillerinde “dijk” inşa etmek zorundaydılar. Ardından da sıra alandaki suyu yel değirmenleriyle, daha sonraki dönemlerde ise pompalarla dışarıya aktarmaya geliyordu. Bu drenajı kalıcı hale getirmek için yeni kazanılan alan boyunca “sloot”, yani su kanalları kazdılar. Pompalama işlemiyle su seviyesini genellikle karanın yaklaşık 20-80 santimetre altında sabit tuttular. Bu, yerçekiminin işini yapması için yeterli bir fark yaratıyordu ve yumuşak topraktaki fazla su, hendek içine akıyordu. Bunlar daha geniş bir su kütlesine bir pompa sistemi ile bağlandığından (eskiden yel değirmenleriyle, bugünlerde elektrikli pompalarla) nihayetinde fazla su bir nehre, kanala veya en sonunda denize akıtılıyordu. Hendek yakınlarında büyüyen Hollandalı çocuklar, eski bir oyun olan hendekten atlamayı hâlâ oynuyor. Hatta Frizya bölgesinde hendekten sırıkla atlama yetişkinlerin ilgilendiği ciddi bir etkinlik. Set manasına gelen “dijk” ve “dam” köküne Kinderdijk, Afsluitdijk, Amsterdam, Volendam, Roterdam gibi yer isimlerinde sıklıkla rastlanıyor.

Hollandalılar, suyu geçmek için çok çeşitli yöntemler bulmuş. Durgerdam yakınında yer alan Zeeburger Tüneli, suyun altından geçerek Amsterdam’ın doğusuyla kuzey kısmını birbirine bağlıyor.

Kinderdijk yel değirmenleri

Rotterdam’ın yaklaşık 20 kilometre doğusunda yer alan, Güney Hollanda yönetim birimine bağlı Alblasserwaard bölgesindeki Kinderdijk yel değirmenlerini ziyarete gidiyoruz. Suyun transferini sağlayan 19 değirmeni bir arada barındırmasıyla dünyada tek olan Kinderdijk, Hollanda kırsalının en güzel manzaralarını sunuyor. Kinderdijk’ta ayrıca setler, su saklama alanları, kanallar, pompalama istasyonları ve su kurullarının binaları da bulunuyor. UNESCO insan zekâsının olağanüstü bir örneği olan, tarihin önemli bir aşamasını temsil eden bölgeyi Dünya Mirası Listesi’ne almış.

Saint Elizabeth Taşkını

Kinderdijk’a adını verdiği söylenen Saint Elizabeth Taşkını 1421’de meydana geliyor. Rivayete göre taşkın sonrası yükselen suda dalgalarla sürüklenen, içinde bebek olan bir beşik görülmüş. Dalgada beşiğin alabora olup bebeğin suya düşmesinden korkan halk, dehşetle olan biteni izliyormuş. Neyse ki beşikte bir de kedi varmış ve gerektiğinde önden arkaya, sağdan sola zıplayarak beşiğin dengesini sağlıyormuş. Bu kedi sayesinde bebek sağ salim kıyıya ulaşmış. Ve o günden sonra çocuk manasına gelen “kinder” kelimesi, “dijk” yani set kelimesinin önüne eklenmiş ve bölgeye ismini vermiş.

Hollanda coğrafyasını daha iyi anlayabilmek için Rotterdam’ın güneydoğusunda kalan Werkendam’daki Biesbosch Müzesi’ne doğru yola çıkıyoruz. Birkaç saat gittikten sonra Wilco arabayı yavaşlatıyor ve “karşıda bir şey görüyor musunuz” diye soruyor. İlk etapta bir şey fark etmiyoruz. Üstü toprak ve otlarla kaplı müzeye yaklaştıkça üçgen camları gözümüze çarpıyor ve binanın formunu anlıyoruz. Etrafında sazlıklar, sulak alanlar…

Müze müdürü Peter Van Beek, çevreye uyum sağlayacak bir yapı planladıklarını söylüyor. Maas ve Ren nehirlerinin denize kavuştuğu yerde, bir delta üzerinde yer alan Bisbosch bölgesinin tarihini Van Beek’ten dinliyoruz: “Bu bölgede tarım arazileri vardı ve bir refah dönemi yaşanıyordu, ta ki 1421’deki Saint Elizabeth seline kadar. Bölgenin etrafında tabii ki o zamanlarda da setler vardı ama bakımları düzenli yapılmadığı için hasara uğramışlardı. Şu anda deniz ve nehir arasında bir bölgedeyiz. Sel olduğunda da bütün bölge taşkına uğradı, 17 köy ortadan kayboldu. Dordrecht’in kuzeybatısından Geertruidenberg’in güneydoğusuna kadar uzanan bir iç deniz oluştu. Felaketten hemen sonra, araziler tekrar kurumaya başladı. Akarsular fazla suları denize götürdü. Su akışı, dibe kum ve kil taşıdı. İç deniz gittikçe sığlaştı ve saz türü bitkiler büyümeye başladı. İnsanlar ilave saz dikip onları hasat etmeye başladılar. Biesbosch da adını bu bitkiden alır: “Bies” saza benzeyen bitkiler ve “bosch”, yani “sazlık ormanı”. Sular çekildikçe daha fazla arazi ortaya çıktı. Daha sonra, söğütler büyümeye başladı ve insanlar mobilya ve diğer ürünleri yapmak için onun dallarını kullandılar. Ayrıca söğüt dallarından ördükleri platformları polder yapmak için üstüne taşlar koyup denize batırıyorlardı. Bu temeli, üstüne toprak doldurmak için kullanıyorlardı.”

“Söğüt o kadar dayanıklı mı?” diyerek hayretlerimizi gizleyemiyoruz. Van Beek bize cevap veriyor: “Söğüt dalları sürekli su altında kalır ve havayla temas etmezse dayanıklı hale gelir. Eğer temelde böyle bir yapı olmazsa su kumu taşır, temeliniz hareketli ve dayanıksız olur. Bu geleneksel metot günümüzde de kullanılıyor.”

Tekne turuna katılıp Biesbosch bölgesinin ekolojisi hakkında da fikir ediniyoruz. Tekne kıyıya yanaştığında içerilere doğru yürüyor, söğüt ağaçlarıyla dolu bölgeden geçiyoruz. Müze müdürü Van Beek, tarihin her döneminde burada tarım yapan, saz ya da kamış hasat eden, söğüt dallarını budayan, ama muhakkak çalışan insanlar olduğunu söylüyor ve devam ediyor: “Sudan fayda sağlarken aynı zamanda tetikteydiler. Hollandalılar her zaman böyleydi ve sonsuza dek de böyle olmak zorundalar. Bu bölge aslında Hollanda’nın küçük bir örneği, kültürümüzün bir parçası.”

Eemnes köyünde bir kanal üzerinde bulunan, elle çevirerek çalıştırılan bir mekanizmayla karşı tarafa geçen yüzen platform, özellikle bisikletliler
tarafından sıkça kullanılıyor.

Hollanda ve iklim değişikliği

İklim değişikliğinin bölge üstündeki etkisini soruyoruz Van Beek’e. Şunları anlatıyor: “Daha geçen haftalarda hükümet tarafından yapılan açıklamada iklim değişikliği nedeniyle su seviyesindeki artışın beklenenden de yüksek olacağı söylendi. Bu, Hollanda için büyük bir problem. Eriyen buzullar nehir ve deniz seviyesini yükseltecek. Aynı zamanda başka bir problem daha var: Kuraklık. Bu, setlerin çatlamasına ve işlevinin bozulmasına sebep oluyor. En son 2003’te Utrecht yakınlarında bir set kuraklık yüzünden kırılmıştı. Bu sene daha az yağış vardı. Deniz kuraklık yüzünden nehir içlerine ve alana girebiliyor ve bu sebeple sular daha tuzlu oluyor. Eğer nehirden içme suyu elde ediyorsanız, buna denizden gelen tuzlu suyun karışmasını istemezsiniz. Bu sebeple sadece su taşkınlarında değil, nehir seviyesi düşük olduğunda da denizi uzakta tutmalıyız.”

Zeeland bölgesindeki haliçler, suyun temizliği sayesinde midye, istiridye ve karides açısından çok zengin. Yerseke köyünde bir havuzda yetiştirilen istiridyeler kasalarla taşınıyor.

1953’teki sel sonrasında başlatılan “Deltawerken” projesi kapsamında yapılan setlerden en uzunu Doğu Schelde Fırtına Dalgası Bariyeri.

Bölgenin korunması için hükümet 2006-2015 yılları arasında Nehre Yer Aç programını yürürlüğe koydu. Proje kapsamında Hollanda’da nehir kenarları boyunca su seviyesi yükseldiğinde nehrin taşabileceği bölgeler saptandı. Ve bu bölgelerin etrafı, nehrin taşabilmesi için boşaltıldı. Böylece su yükseldiğinde yerleşim bölgelerine değil, daha önceden planlanan bölgelere taşacak. Biesbosch’ta sulak alanların doğaya geri kazandırılması çerçevesinde müzenin bulunduğu yer, insan yapımı bir adaya dönüştürülmüş, böylece ulusal bir güvenlik programının parçası olarak 4 bin 450 hektarlık su tutma bölgesi oluşturulmuş. Nehirlerde taşma eğilimi olduğunda, artık bölgenin bağlı olduğu Noordwaard polder’ında fazla suyu tutmak mümkün.

Hollanda’nın kuzeydoğusunda yer alan Overijssel bölgesine bağlı, masallardakileri andıran Giethoorn köyüne geliyoruz. Burada araba ile ulaşım yok, köy sakinleri tek ulaşım aracı olarak tekneleri kullanıyor. İnekler de meraya veya süt sağım yerine teknelerle götürülüyor. Alışveriş için, malzeme getirmek için tek yol kanallar. Düğün ve cenaze törenlerinde de tekneler kullanılıyor. Kanallardan geçişi sağlayan 180 civarında köprü var. Köyün tarihi 12’nci yüzyıla kadar uzanıyor. 18 Kasım 1421’de gerçekleşen korkunç sel, köyün de bulunduğu tüm bölgeyi tahrip etti. O zamandan beri yaygınlaşan su yollarıyla köyün ünü de arttı ve “Küçük Venedik” lakabını aldı. 1958’de Bert Haanstra’nın yönettiği Hollanda sinemasının en popüler komedi filmlerinden Fanfare’da söylendiği gibi Giethoorn’u turistler için ünlü ve çekici kılan özellik buydu: “Bu alışılmadık bir köy. İnsanlar yüzünden değil, daha çok Lagerwiede’ın (filmdeki kurgusal adı) sahip oldukları yüzünden: Kütlelerce su. O kadar çok su var ki, sokaklar için yer yok…”

Kuzey Denizi seti

Kuzey Denizi’nden gelen fırtınalara karşı Hollanda’nın kuzeyinde bir iç deniz olarak duran Zuiderzee’ye bir set çekme fikri 1600’lerden beri tartışılıyordu. Fakat dönemin teknolojisi bunu yapmaya elverişli değildi. Defalarca zarar gören setler ve yaşanan seller, 19’uncu yüzyıl başında bu konunun tekrar gündeme gelmesine yol açtı.1891’de mühendis Cornelis Lely tarafından tasarlanan planın, 1916’daki büyük selden sonra uygulanmasına karar verildi. Lely’nin o dönemde Su Yönetimi Bakanı olması da kendi planının parlamento tarafından kabulünü hızlandırdı. 1927’de başlayan Afsluitdijk’ın, Türkçesiyle “kapama seti”nin inşası 1932’de tamamlandı. Bir göle dönüşen Zuiderzee, artık IJsselmeer adını aldı ve tatlı su kaynağı olarak kullanılmaya başlandı. 1929’da vefat eden Lely, projenin bittiğini göremedi. Yolun ortasına Lely’nin anıtı dikildi, biraz ilerisinde de sette çalışan binlerce işçiyi temsilen taş taşıyan bir erkek heykeli var. Bir hayali gerçekleştirmesi nedeniyle Lely, Hollandalılar için su yönetimi alanında bir ikon. Bu proje aynı zamanda, Frizya Adaları’na giden yolu kısalttı. 30 kilometrelik setin üzerindeki yoldan giderken sağınız ve solunuzda su uzanıyor. O zamanın şartlarıyla denizin ortasında nasıl böyle bir yol inşa edilebilmiş, insan hayret ediyor.

Afsluitdijk’ı kullanarak Frizya bölgesine doğru ilerliyoruz. Hollanda’nın kuzeyinde yer alan Wadden Denizi’nin gelgit etkilerinin yoğun görüldüğü kısmını tanımanın en iyi yollarından biri “Wadlopen” turlarına katılmak. “Wad” Felemenkçe çamur, “lopen” ise yürüyüş demek. Kuzey Denizi’nin güney kıyılarını oluşturan Wadden, çok sığ bir bölge, gelgitle şekillenmiş kum ve çamur tabakalarından oluşuyor. Bu kum tepecikleri su çekildiğinde açığa çıkıyor, yükseldiğinde deniz altında kalıyor. Düşük ve yüksek gelgit seviyeleri gün içinde iki kez yaşanıyor. Yürüyüş turları sadece düşük gelgit seviyesinde ortaya çıkan çamur tabakasında yapılıyor ve belli bir zaman aralığında bitmesi gerekiyor. Ortalama altı saatiniz var. Aksi takdirde gelgit kanalları derinleşir ve su altında kalabilirsiniz.

Teknede rehberimiz Casper Meinders karşılıyor bizi.

Wadden Denizi’ndeki Frizya Adaları’ndan biri olan Schiermonnikoog’a yürüyeceğiz. Tekneyle yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuk sonrasında denizin sığlaştığı bölgeye geliyoruz. Merdivenden inince dizimize kadar gelen soğuk suyun içinde buluyoruz kendimizi. Sağıma soluma bakıyorum, uçsuz bucaksız kahverengi gri karışımı çamurdan başka bir şey yok. Sıra dışı bir görüntü, etrafta daha önceden bildiğim hiçbir doku yok. Yön bulabileceğim ne bir bina, ne bir gemi. O sebeple rehberle gitmek önemli.

Yumuşak çamur bataklıklarında yürümeye başlıyoruz. Çamur bazen insanı içine doğru çekiyor, ayağınızı kurtarmak için daha çok güç harcıyorsunuz. Çamur üstünde, deniz çekildikten sonra kalan midye, denizanası, yengeç ölüleri göze çarpıyor. Yürüyenler içinde kayanlar, çamura saplanıp dengesini kaybedenler oluyor. Sert rüzgârda, ıslak pantolon ve ayakkabılarla üşümemek elde değil. Çantamızda getirdiğimiz yedek kıyafetlerin ıslanmaması için dikkatliyiz.

Yaklaşık üç saat yürüdükten sonra kumullar üzerinde bitkiler görülmeye başlıyor. Kırmızı deniz börülceleri, yosunlar, daha da ilerledikçe sazlıklar. Casper, besin açısından çok zengin olan bu bölgenin göçmen kuşlar tarafından çok tercih edildiğini söylüyor. Almanya ve Danimarka’nın da kıyısının bulunduğu Wadden Denizi, 2009’da UNESCO Dünya Mirası ilan edilmiş. Gücümüzün azaldığı dakikalarda neyse ki ileride adaya ait binalar görülüyor. Toplamda 10 kilometrelik bir yürüyüşten sonra kıyıya varıyoruz.

Amsterdam’ın 20 kilometre doğusunda yer alan tarihi Naarden kentinde su etkili bir savunma aracı olarak kullanılmış.

Suyun savunduğu kent

Hollandalılar tarım ve ticaret dışındaki amaçlar için de sudan faydalandılar. Tarihi Naarden kenti, bu konudaki en ilgi çekici örneklerden biri.

Suyla çevrili Naarden, günümüze kadar çok iyi korunmuş, altı tabyası ve üçgen kale burçlarıyla “ravelin” denilen şekle sahip müstahkem bir şehir. Hollandalılar suyu, savunma amacıyla da kullandılar, örneğin düşmanın tehdidi altında olan bölgeleri bilerek su taşkınına maruz bıraktılar. Su, piyade yürüyüşünü önlemek için yeterince derin, ancak tekneyle asker ve mühimmatın taşınmasını önlemek için de yeterince sığ olmalıydı. Bu yöntem ilk kez Alkmaar ve Leiden’da İspanyol kuşatmasına karşı 1573 ve 1574 yıllarında kullanıldı. Sonraki yüzyılda bu metotla şimdi Eski Hollanda Su Hattı olarak adlandırılan bir sistem oluşturuldu. 1672’de, Üçüncü İngiliz-Hollanda Savaşı sırasında su savunma hattı başarıyla kullanıldı. Fransa ordusu etkili bir şekilde durduruldu. Bu sistem soğukta iyi çalışmıyordu, Napolyon Savaşları sırasında donmuş su Fransız ordusunun ilerlemesine izin verdi. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında su hattı genişletildi ve modernize edildi. Bu hat, Yeni Su Hattı olarak adlandırılıyor.

Muiden kentinin kalesinin tarihi 1280’e kadar dayanıyor. Kont V. Floris tarafından yaptırılan kale, etrafındaki su hendeği, asma köprüsü, beş kulesi ve siperleriyle tipik bir ortaçağ kalesi.

Suyla gelen felaket

Bazıları zemine yarı batık şekilde, belli bir düzen olmadan yerleştirilmiş dört büyük çimento blok (bunlara “caisson” deniyor), Hollanda’da yaşanan en büyük felaketlerden birinin, 1953’teki sel baskınının dikkat çekici anıtları. Watersnood (Sel) Müzesi’nin mütevazı, ama bir o kadar da çarpıcı binası o günlerin anısını yaşatıyor…

Hollanda’da 20’nci yüzyılın en büyük doğal felaketi şüphesiz 1953’teki Kuzey Denizi seli. 31 Ocak Cumartesi günü ve 1 Şubat Pazar sabahı yaşanan sel Belçika, İngiltere ve İskoçya’yı da etkiledi, ama en büyük zararı Hollanda’ya verdi. 1836 kişinin ölümüne neden oldu, hayvanları telef etti, yerleşimlere ve altyapıya büyük zarar verdi.

31 Ocak akşamı ağır bir fırtına Hollanda’ya kuzeybatıdan çarptı. İlk setler, pazar sabahı fırtına dalgası tarafından kırıldı ve geçildi. Birkaç saat içinde 165 bin hektar arazi deniz suyu ile kaplandı. Güney Hollanda, Zeeland ve Kuzey Brabant bölgelerinin büyük bölümünü su bastı. Bazı evler denizin şiddetine dayanmayı başarmıştı, ancak zayıflamışlardı. Hayatta kalanlar tavan aralarına ve çatılara sığındılar. Ama o pazar öğleden sonra gelgit ve güçlü rüzgârlar evleri yıktı. Onlarla birlikte çatıda kurtarılmayı bekleyen insanlar da suya karıştı.

Watersnood Müzesi’ni kuran gönüllü grubun başındaki Ria Geluk, dalgalar evine vurduğunda altı buçuk yaşındaydı. “Şanslıydık” diyor, “tavan arasında bir pencere vardı, böylece çatıya kaçabildik.”

Kuzeybatıdan gelen fırtına ve gelgitin en yüksek zamanında meydana gelen sel, Hollanda’ya 1953 yılında yüzyılın en büyük felaketini yaşattı. 1836 kişi hayatını kaybetti, 70 bin kişi evsiz kaldı.

Söğüt ağaçları, denizin doldurulmasında rol alıyor. Biesbosch bölgesindeki söğüt ağaçları budanarak daha çok dallanması sağlanıyor.

O felakete maruz kalan herkes Ria kadar şanslı değildi. Müzede, selde hayatını kaybedenler, aileleri, arkadaşları tarafından anlatılıyor. Felakette hasar gören evlerin durumu hem eski fotoğraflarla, hem de canlandırmalarla gösteriliyor. Ayrıca selden kurtulanların deneyimlerine de yer verilmiş. Gelecek nesiller için farkındalık yaratmayı hedefleyen müze, ülke çapında sel taşkınlarına karşı tedbirli olmayı hatırlatıyor.

Müzede çalışan gönüllü grubundan Mina Verton’ın selde erkek kardeşi boğulmuş ve cenazesi üç ay sonra bulunmuş. Müzede o korkunç olayı her seferinde yeniden hatırlasa da burada gönüllü olarak hizmet etmesinin amacını anlatıyor: “Herkes felaketle kendi tarzında baş ediyor. Bazı arkadaşlar Watersnood Müzesi’ni ziyaret etmeyi çok acı verici buluyor ve hâlâ gelip görmediler. Ama benim için kendi hikâyemi anlatmama yardımcı oluyor örneğin okullarda. Ve müze ziyaretçileri genellikle hatıraları dinlemeye ilgi duyuyorlar.”

Watersnood (Sel) Müzesi, 1953’teki büyük felaketin unutulmamasını amaçlıyor. Müze, set onarılırken boşluğu kapatmak için kullanılan “caisson” adlı dört blok içine yerleştirilmiş.

Hollanda için 1953 Kuzey Denizi taşkını bir dönüm noktası oldu. Böyle bir felaketin bir daha yaşanmaması için, felaketten 20 gün sonra Hollanda Altyapı ve Su Yönetimi Bakanlığı tarafından “Delta Komisyonu” kuruldu. Komisyon, Hollanda nüfusunun önemli bir bölümünü barındıran, ülkenin güneybatısında bulunan delta bölgesinin güvenliğini artıracak “Delta Planı” için tavsiyelerde bulunmakla görevliydi. Güvenlik bir numaralı öncelik olmasına rağmen Rotterdam ve Belçika’daki Anvers limanlarının ekonomik önemi nedeniyle, De Nieuwe Waterweg ve Batı Schelde deniz yollarının açık kalması gerekiyordu. Nehirlerin ağızlarında bariyer inşa edebilmek için, önce bazı yardımcı setler de yapılmalıydı. 1959 yılında, setlerin yapımını organize etmek için Delta Yasası kabul edildi.

Farklı bölgelerde yer alan, 13 bölümden oluşan ve dünyanın en büyük sel savunma sistemi projesi olan “Deltawerken” ilk lanse edildiğinde medyada “dünyanın sekizinci harikası” olarak anıldı. Deltawerken’in farklı bölümleri aynı zamanda tamamlanamazdı. Su Yolları ve Kamu İşleri Bakanlığı mantıksal bir düzene bağlı kalmayı seçti: Küçükten büyüğe ve basitten daha karmaşık olana. Bu şekilde, inşaat sürecinde de yeni deneyimler kazanıldı. 1953’teki selden sonra başlatılan Deltawerken kapsamında inşa edilen ilk set denizde değil, karada: IJssel Bariyeri. Setin kapıları aşağı-yukarı oynar şekilde yapıldı, böylece sel riski olduğunda kapılar suya indiriliyor ama normal dönemlerde açık tutularak ekolojinin olumsuz etkilenmemesi sağlanıyor. Bu bariyer yılda iki ila beş kez arasında kapanıyor.

Deltawerken’in en uzun seti olan, dokuz kilometre uzunluğundaki Oosterscheldekering’in (Doğu Schelde Bariyeri) kontrol merkezindeyiz. Çok şiddetli fırtınalarda arabaları dahi içeri sokabilecekleri kontrol binasında sürekli hava tahmin raporlarını, setlerdeki sensörlerden gelen göstergeleri inceleyen uzmanlar çalışıyor. Altyapı ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı olarak bu bariyerde çalışan halkla ilişkiler uzmanı Eric van der Weegen, binanın fırtınalara karşı son derece korunaklı inşa edildiğini “tehlikeli durumlarda buraya kaçarım” diyerek anlatıyor.

Doğu Schelde Bariyeri, başlangıçta kapalı bir set olarak tasarlandı ve kısmen inşa edildi, ancak protestoların ardından kalan dört kilometrede açılıp kapanan kapılar inşa edildi. Bu kapılar genellikle açık, sadece olumsuz hava koşullarında kapatılıyor. Bu şekilde setin arkasındaki deniz yaşamı korunuyor ve deniz canlılarının, balıkçılığın ve yaşamın devamlılığı sağlanıyor.

Hollanda’nın kuzeyinde uzanan Wadden Denizi’nde düşük gelgit seviyesinde ortaya çıkan çamurda “wadlopen” denilen yürüyüş turları düzenleniyor.

Atlas ekibi, Biesbosch Müze Müdürü Peter van Beek’ten polder arazilerin yaratılmasında kullanılan söğüt dalları hakkında bilgi alıyor.

Van Beek, müze bahçesinde bulunan Biesbosch bölgesindeki setlerin birebir yerleşimini aktaran maketi gösteriyor. Maketin bir bölgesinde açılan set kapakları, suyun diğer bölgelere yönelmesine yol açıyor.

Kraliçe Beatrix, 4 Ekim 1986’da şu ünlü sözlerle setin açılışını yaptı: “Sel seti kapandı. Deltawerken tamamlandı. Zeeland güvende.”

Doğu Schelde Fırtına Bariyeri, çağdaş mühendisliğin sınırlarını zorladı. Yeni teknikler laboratuvarlarda test edildi. Gemiler, özellikle bariyer için tasarlandı ve inşa edildi. Kullanılan teknikler yeni standartlar belirledi, ulusal ve uluslararası alanda ilgi çekti. Setin bir ucunun olduğu Neeltje-Jans isimli yapay adaya yerleştirilen taş bloktaki yazıyı Wilco okuyor: “Burada gelgit; rüzgâr, ay ve biz (Hollandalılar) tarafından yönetilir.”

Zeeland bölgesinde, Kuzey Denizi’nin suyunun çok temiz olması nedeniyle lezzetli midyeler çıkıyor. Etrafta midyecilikle uğraşan, deniz ürünleri satan dükkânlar çok fazla. Biz de bariyerin yakınında, Yerseke’de dört kuşaktır midyecilikle uğraşan Oesterij isimli midye dükkânında Jean Dheoge ile görüşüyoruz. Havuzlardan çıkarıp taze servis ettiği midyeler de istiridyeler de enfes. Deltawerken’in çevreyi ve işlerini nasıl etkilediğini Dheoge’den dinliyoruz: “Planlama yapılırken sivil toplum örgütlerinden, yerel kuruluşlardan ve bizlerden gelen istekler dinlenilerek sistemin açılır kapanır yapılması sağlandı. Bu bizim için en önemli nokta. Eğer set sürekli kapalı olsaydı su, tatlı suya dönüşecekti. İstiridyeler ise tuzlu suda yetişiyor. Biyolojik çeşitlilik ve dolayısıyla bizim geçim kaynağımız ve Zeeland bölgesinin mutfağında çok önemli yeri olan deniz ürünleri çeşitliği de etkilenmedi. Şimdi güvenli şekilde bölgenin sunduğu güzelliklerin tadını çıkarıyoruz!”

Demokrasinin ilk adımları

Hollanda’da su yönetiminin sorumluluğu su işleriyle ilgilenen bakanlık, şehir yetkilileri ve yerel yetkililer ile su kurullarında. Hollanda’da müşterek su yönetimiyle ilgili ilk izler yüzyıllar öncesine gidiyor. Bugün Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’u içine alan Benelüks bölgesinde, diğer adıyla “alçak topraklarda” 1200’lerden itibaren Hollanda kontları, Utrecht psikoposu veya Gelre dükleri gibi yöneticilerin hükmünde bölgesel siyasi birimler oluşmaya başlamıştı.

Yöneticiler başlangıçta toprakların güvenliğiyle ilgili konulara da dahil olmuştu ancak kısa sürede su yönetimini özel olarak ele alan örgütlere ihtiyaç duyuldu. Bunlar bugün de varlığını sürdüren, Felemenkçede “waterscahappen” denilen su kurullarının başlangıcıydı. Her polder kendi temsilcisini seçiyordu ve bu temsilci “set kontu” olarak çevirebileceğimiz “dijkgraaf”ın liderliğinde su kurullarındaki yerini alıyordu.

Sel gibi ciddi problemler, mülkiyet sınırlarına veya politik sınırlara bağlı kalamazdı. Bu nedenle su kurulları birlikte çalışmak zorunda kaldı ve bazı durumlarda daha geniş bölgesel kurullarla birleşti. En eski su kurulu olan Hoogheemraadschap Rijland, Hollanda kontu tarafından 1255’te kurulmuştu. Bugün 23 su kurulu, bölgesel taşkın savunmasını yönetiyor. Her birinin ölçeği ve su yönetimi örgütlenmesi birbirinden farklı.

Su kurulları, Hollanda’daki en eski demokratik oluşum. Bugüne kadar gelen “istişare kültürü”nün köklerini ortaçağdaki polder ve su kurullarına dayandıran “polder modeli” terimi, çeyrek yüzyılı aşkın süredir kullanılıyor. “Farklılıklara rağmen işbirliği” bu modelin temel değerlerinden biri. Suyu yönetmek ve sel gibi acil durumlara müdahale edebilmek için her kesimden insanın işbirliği yaptığı ülkede bu anlayış diğer alanlara da yansımış.

Coğrafi özellikleri ülkenin sakinlerini tarih boyunca dışarı açılmaya, keşif ve ticarete yönlendirdi. Suyla ilgili sorunları çözmek, yaratıcı ve işbirlikçi bir yaklaşım geliştirmelerini sağladı. Ülke bilimin, yeni fikirlerin doğmasına komşularına göre daha elverişli bir hale geldi. Düşünürler, sanatçılar dünyaya büyük eserler kazandırdı.

Fırtına bariyeri

Hollanda ekonomisi için büyük önem taşıyan Rotterdam Limanı’nı ve çevresini koruyan fırtına bariyerlerini ziyaret etmek için Het Keringhuis’e (Bariyer Evi) gidiyoruz. Su Yönetimi Bilgi Merkezi’nden sorumlu Jeroen Kramer bizi karşılıyor ve tesisi gezdirmeye başlıyor. “Limandan her gün 300’den fazla gemi geçiyor. Bu sebeple bariyerin açık olması çok önemli. Sadece sular yüksek seviyeye gelince kapanıyor. Delta Planı konuşulurken, her tarafa setler inşa edip yerleşimleri etkilemektense, maliyeti de daha düşük fırtına bariyerlerinin yapılmasına karar verildi. Rotterdam Limanı’nın girişinde yer alan Maeslant Bariyeri 21 yıl önce yapıldı şimdiye kadar sadece iki kere kapatıldı. Maeslant’ın kendisinden ufak bir kardeş bariyeri daha var: Hartel Bariyeri. İkisi de aynı bilgisayar sistemine bağlı. Bu iki bariyer, Rotterdam şehrini ve civardaki diğer yerleşimleri koruyor. Bu, ülke nüfusunun ve ekonominin büyük bir bölümü demek. Bu bariyerler sayesinde 10 bin yılda bir yaşanacak fırtınaya karşı bile güvendeyiz. Eğer su güvenliği açısından bakarsak dünyadaki en güvenli yerdeyiz. Çok şiddetli fırtınada, eğer ülkeyi su basarsa kıyılardan değil, komşulardan olabilir.”

Kramer anlatmaya devam ediyor: “Rotterdam’da nehir kenarında yapılan tüm setler ve bu iki bariyer toplamda 650 milyon avroya mal oldu. Sadece Maeslant Bariyeri yarım milyar avro. Bu parayı fazla bulanlara ‘koruma olmadan neler yaşanırdı, bir düşünün’ diye cevap veriyorum. Eğer burada bariyer olmasa Rotterdam ve etrafını su basacak, verdiği zararı telafi etmek çok daha fazla paraya mal olacak. Su yönetimi ve güvenliği için büyük miktarlarda vergi ödüyoruz. Ülkenin bu kısmının sel sularıyla taşkına uğradığında neler olacağını herkes biliyor. Ekonominin büyük kısmı çöker, Hollanda tekrar taş devrine döner! Kanada, ABD, Endonezya gibi ülkelerden gelip ‘ülkenizi nasıl koruyorsunuz, biz de aynısını uygulayabilir miyiz’ diye soruyorlar. Her ülke kendine özgüdür, aynısı uygulanamasa da tekniklerimiz hakkında bilgi verip yardımcı olmaya çalışıyoruz. St. Petersburg’da, Venedik’te, Londra’da projelerimiz var.”

Hollandalılar doğuştan suyla haşır neşir. Yoğun yağışlar ve suyla dolan sokaklar, çocukları durduramıyor.

Atlas ekibine rehberlik yapan Wilco Van Herpen, söğüt ağaçlarının yoğun olduğu Biesbosch bölgesinde.

Hollanda su yönetiminde dünya çapında bir uzman durumunda. Bakanlık tarafından Hollanda Su Elçisi tayin edilen Henk Ovink, dünyada bu unvana sahip ilk kişi. Atandığı 2015’ten beri dünyayı dolaşıyor ve Hollandalıların su yönetimindeki bilgi birikimini anlatıyor. Tarih boyunca suyla yaşamak ve sudan faydalanmak için çeşitli teknikler geliştiren Hollanda, gelecekte de kendi sorunlarını çözerken bulduğu formülleri dünya ile paylaşacak gibi görünüyor.

İki milyon yıllık genç topraklar

Bugün Hollanda, Belçika, Lüksemburg’u kapsayan ve “alçak topraklar” adı verilen bölgenin oluşumu sadece 1.6 milyon yıl önce başladı. Bu dönem jeologlar tarafından “Kuvaterner” olarak adlandırılıyor ve Pleistosen ile Holosen olmak üzere ikiye ayrılıyor. Pleistosen, üç buzul döneminden oluşuyordu. En son buz çağı (180 bin-130 bin yıl önce) en şiddetlisiydi. Kuzeyde dev bir buzul kütlesi oluştu ve güneyde en uzak nokta olarak Hollanda’nın merkezine kadar geldi. (Haarlem’den başlayan ve Utrecht’ten geçerek Nijmegen’e giden hat). O dönemde deniz seviyesi bugünkünün onlarca metre altındaydı. Büyük Britanya karadan Avrupa’ya bağlıydı. Buz kütlesi tarafından uygulanan ön ve yan basınçlar, moren denilen buzultaşların oluşmasına yol açtı. Hollanda’da Drenthe’de yer alan “Gooi”, “Utrechtse Heuvelrug”, “Veluwe” ve Hondsrug” bölgeleri bu buzul hareketleriyle oluştu. Son buzul çağında, buz örtüsü artık güneyde Hollanda’ya kadar gelmiyordu. Yaklaşık 10 bin yıl önce hava sıcaklığı yükselmeye başladı ve Holosen dönemi başladı. Deniz, Britanya’yı izole edecek kadar yükseldi. Ancak bu düzenli bir yükselme değildi, bazen deniz, öncesinden daha da fazla toprak alarak geri çekiliyordu. Günümüzde Hollanda olarak adlandırılan topraklar, yapısını büyük ölçüde kazanmaya başlamıştı. İlk avcılar ve balıkçılar da Holosen döneminde Hollanda’ya yerleştiler.

Wilco’nun anıları

Hollanda’da rehberliğimizi yapan Wilco, suyla ilgili anılarını anlatıyor.

Her yerde su bulunan Hollanda’da çocuklar A, B veya C yüzme sertifikası almak zorundadır. ya mecburdur. Eğer yüzme sertifikasına sahip değillerse, içinde su olan okul gezilerine katılmaları yasaktır. Bu kültürün bir parçası. Birçok şehirde 2 ya da 3 aylık bebeğinizle bile yüzme dersleri alabilirsiniz.

Yüzme derslerine gitmek zorunda olduğum dönemi hatırlıyorum. Gittiğimiz kapalı yüzme havuzunun 200 metre önünde sallanan bir köprü vardı. Ve tam da bu köprüyü arabanın belli bir hızıyla geçmek, midemde bir çeşit boşluk yaratıyordu. O noktada yüzmekten nefret ederdim ve kesinlikle bu sefer yapmayacağım diye karar verirdim kendi kendime. Ama sonra tekrar; yüzme havuzuna girdikten ve klor dolu havayı kokladıktan sonra daha önce düşündüklerimin hepsini unuturdum. Sadece bir şey isterdim: yüzmek…

Şimdi kızım yüzme dersleri alıyor. Siz bu satırları okurken Yüzme Sertifikası A’ya sahip olmuş olacak. Ve onu yüzme derslerine getirdiğim her seferinde tüm bu eski hatıralar yine aklımda canlanıyor. Sadece bu sefer yüzme havuzundan hemen önce engebeli bir köprü yok…

Çocukluğum Naarden’da geçti. Hala o dönemleri düşündükçe yüzümde kocaman bir gülümseme oluşur. Noeller, bayramlar, ilkokulum, yüzme dersleri…. Hatıralarım canlanır…

Beşinci sınıftayken, müstahkem şehir Naarden hakkında daha fazla bilgi edinmiştim. Atlas dergisinde yayımlanan konumuzdaki fotoğrafta, yıldız şeklindeki Naarden duvarlarını görmüşsünüzdür, ne kadar güzel değil mi? Size kendini gösterir, büyüklüğüyle korkutur, fethedilemeyeceğini hissettirir. Fakat aynı zamanda duvarların üstünde tatlı bir enerji var; bir tür aura olarak düşünün. Şehre yaklaşırken doğrudan dış şehir surlarını örten yeşil yosunları görüyorsunuz. Şimdi iç şehre girmek üzeresiniz. O zaman geniş bir su kütlesini görüyorsunuz ve arkasında parlak yeşil çim kaplı güzel kırmızı tuğladan yapılmış duvarlar var. Gözünüz yavaşça, tam ortasında kilisenin yükseldiğini görebileceğiniz merkeze doğru çekiliyor.

Okul sonrası aktiviteler sırasında ilk kez Naarden’in tarihini keşfettim, belki de “yaşadım” yazmalıyım. Her çeşit güzel numarayı ve deneyimleri öğrenebileceğiniz, eğlenebileceğiniz ve aynı zamanda tüm arkadaşlarınızla sohbet edebileceğiniz yeni bir yer. Yaratıcı çocuk kulübünün bulunduğu yer (hayır, inek öğrenciler için bir yer değildi!) eski şehir surlarının içindeydi. O kulüpteki kapılardan birinin arkasında, tahkimat tünellerine bir giriş vardı. Tabii ki ‘kaçmak’ için tüm fırsatları kullandık ve birçok küçük odayı ve daha uzun tünelleri keşfettik.
Tüneller uzun ve karanlıktı. Her zaman bu odalardaki pencerelerin birinden ışık süzülürdü. Bir ay sonra kulüp lideri Erik, bizi tüneller içinden gerçek bir geziye çıkardı. Şehrin diğer ucundaki müzeye gittik. Girişte Naarden’ın bir minyatürü vardı. Yıldız şekli mükemmeldi; Heusden, Dokkum, Brielle, Hulst, Weesp, Woudrichem gibi Hollanda’nın birçok yerinde gördüğümüz gibi mükemmel bir savaş ve savunma mimarisi. Bütün bu yerlerin ortak iki noktası var: yıldız şeklinde tasarlanmışlar ve su, bu savunma sisteminin çok önemli bir parçası.
Su, savunma sistemi için çok önemlidir.
Neden iki kere bunu yazıyorsun diye söyleyebilirsiniz… Birinci su, orayı doğrudan çevreleyen sudur, ancak eski şehirlerde ikinci bir su savunma sistemi daha kuruldu. Bu, Nieuwe Hollandse Waterlinie (Yeni Hollanda Su Hattı) olarak adlandırıldı. Sistem şu şekilde çalışıyordu: Düşman Hollanda’ya yaklaşırsa ve Hollanda’nın büyük miktarda toprağını işgal ederse, Waal Nehri’ni geçtikten sonra onları bekleyen bir büyük düşman olacaktı: su…
Amsterdam, Naarden, Utrecht gibi şehirlerin yakınındaki farklı stratejik yerlerde, Gorinchem’e kadar özel olarak kurulmuş kanallar inşa ederek ve o bölgenin büyük kısmını su taşkınına uğratmayı planlamışlardı. Suyun yüksekliği maksimum 60 santimetre olmalı; piyade için çok derin ama tekneler için yeterince derin değil… Bütün bunlar ve daha fazlasını Naarden’da gittiğim bu müzede öğrendim…

Naarden ile en tatlı hafızam, Sinterklaas’ın Naarden limanına girişi. Her yıl 5 Aralık’ta Hollanda’daki bütün çocuklara hediyeler veren bir aziz, Sinterklaas. 13. yüzyıldan itibaren kutlanan bir gelenek. Naarden’de tahkimat duvarlarına ve kanal boyunca kandiller koyuyorlar. Yüzlerce çocukla birlikte Sinterklaas’ın gelişi için heyecanlıydık. Duvarları ışıklandırma biçimi, masalsı bir atmosfer yaratır. Sihir gibiydi. Ve sonra tekneyle Sinterklaas’a gelirdi ve yardımcıları gelir bütün çocuklara şeker verirdi. Çok heyecan vericiydi! Ve sonra, Sint geldikten hemen sonra eve dönerdik. Çocuklar ayakkabılarımızı şöminenin önünde bırakır ve birkaç Sinterklaas şarkısı söylerdik. Yatağa giderdik ve…
Ertesi gün, hokus pokus, ayakkabımda bir hediye olurdu! Yıllar sonra hediyeyi ayakkabıma koyanın anne babam olduğunu öğrendim. Ancak bu “korkunç” gerçekleri öğrendikten sonra bile Naarden limanına gitmeyi ve Sinterklaas’ın gelişini izlemeyi hep sevdim.

Hayatımdaki en büyük değişikliklerden biri, Amsterdam’daki Okura Oteli’nin restoranı Le Ciel Blue’da şef olarak çalışırken oldu. 23. katta iş yaparken Schiphol Havalimanı’nın muhteşem panoramik manzarasını görürdüm. Istakozu marine ederken, kuşkonmazı haşlarken ve servis başlamadan önce ön hazırlık yaparken… Kısacası her saniye gözlerim Schiphol yönüne doğru sürüklenirdi. Daha önce hiç görmediğim yerlere giden ve oralardan gelen uçaklar… Her geçen gün içimdeki seyahat dürtüsü giderek büyüdü. Daha sonra fotoğrafçı oldum. Güney Afrika, Türkiye ve başka pek çok ülkeye gittim. Her seferinde Schiphol’e uçakla geldiğimde, aslında büyük bir göle iniş yaptığımızı ve deniz seviyesinin 4 metre (!) altında olduğumuzu düşünmem gerekiyor. Pek çok insanın bu gerçeğin farkında olup olmadığından emin değilim. Amsterdam’a giderken, araba veya taksi ile giderseniz, deniz seviyesinden kaç metre altında olduğunu gösteren bir viyadük görebilirsiniz. Eğer yanlış hatırlamıyorsam 3.70 metreden altında…

Peki ya Schiphol? İsminin bir anlamı var mı? Bu konuda birkaç hikaye var. En çok sevdiğimi anlatayım… “Schip: Gemi”, “Hol: Çılgın gibi gitmek” demek (bazen atların yaptığı gibi). Özellikle sonbahar fırtınası sırasında Haarlemmermeer’in suyu aşırı derecede vahşi olabilirdi. Ve aniden vahşi ve acımasız bir fırtına, yelkenlilere saldırırdı. Kaptan gemiyi kontrol etmeye çalıştı ama yapamadı. Gemiler, fırtınalı rüzgarlar kadar hızlı ilerledi ve bazen büyük dalgalarla daha da uzaklaşıyordu. Kaptan, mürattabatını terk etmeden, geminin üstünde durdu. Hepsi ıslanmaya başladılar ve soğuğu kemiklerinin içine kadar hissediyorlardı. Ama pes etmediler. Bütün çabalara rağmen gemi yavaşça rüzgar ve dalgalara karşı savaşını kaybetti. Gemi batacak kadar hasar aldı ve kontrol edilemezdi… Son bir dalga, rüzgârın son ölümcül darbesi ve geminin ekibiyle birlikte…
Bu hikaye elbette güzel ve heyecan verici bir hikaye ama maalesef doğru değil. Gerçek ama birazcık sıkısı hikaye ise: “Schip” antik dönemlerde odun demek. Sonra “Holl” kelimesi, alçak arazi manasına geliyormuş. Schiphol de kaptanların odun aldığı bataklık bir araziydi. Belli bir dönemde, aynı adı taşıyan bir kale bile vardı.

Böylece bir dahaki sefere Schiphol Havalimanı’na indiğinizde, manzarayı görme şansına sahip olursunuz. İnanılmaz büyük gölü, karanlık günleri, rüzgarlı sonbaharlar ve tüm kaptanların tüm bunlarla mücadelesini hayal etmeye çalışın…

1944 sonbaharıydı, Alman işgalciler, Hollanda’da girmekten çok korktukları bir alanın sınırında bekliyorlardı; Biesbosch. Her gün, özellikle gece boyunca, Alman askerleri, bazı mültecilerle ya da işgal altındaki Hollanda ile ilgili gizli istihbaratlarla nehri geçmeye çalışan direnişçileri aramak için nehri devriye geziyordu. Bu gece askerler şanslı değildi; soğuktu ve 5 metre ileride görüşü imkansız kılan kalın bir sis vardı. Direnişçi Hollandalılarla bu şartlar altında tanışmak istemezlerdi, çünkü bu Almanların dezavantajında bir mücadele olurdu. Direnişçiler Biesbosch’u kendi cepleriymiş gibi biliyorlardı, bu yüzden Almanların çoğu Biesbosch’a girme riskini almayacaktı. Alman askerleri arasında dolanan bu bölgenin lanetli olduğuna dair bir söylenti vardı. İçeri giren bir daha çıkamıyordu…

Saat sekiz oldu ve Kees çorbasını içti, ev yapımı güzel bir piliç çorbası. Bir süre sonra, yılın bu zamanında daima aynı yönden esecek donmuş soğuk rüzgarda olacaktı. Bu rüzgar, nehri geçmeyi daha da zorlaştırırdı ama aynı zamanda daha da güvenli yapardı… Kees çorbasını bitirdi, ailesine sarıldı ve dışarı çıktı. Evinden çıkmak her zaman zordu; Almanlar onu yakalarsa toplama kampına gönderilirdi, ya da daha da kötüsü… Gizli buluşma noktasında yaralı bir asker ve bir Yahudi ailesi Kees ve arkadaşının gelmesini bekliyorlardı. Sessizce çiftlikten ayrıldılar ve nehrin kenarındaki bir dereye gizlenmiş iki tekneye gittiler. Tekneleri yüzdürdüler ve Biesbosch’ta saklanmak için yola koyuldular.
Biesbosch, kuzeyde Nieuwe Merwede, güneyde de Bergse Maas ve doğuda akarsu ve kanallarla dolu tarım alanlarıyla çevrili bir yarımada. Biesbosch, oluşumu 1421’de Saint Elisabeth Taşkını sırasında başlayan bataklık benzeri bir alan. Hala bir orman gibi. Küçük dar dereler, akarsular, geniş kanallar ve çok çeşitli bitki örtüsü, özellikle de söğüt ağacı (knotwilg; Hollandaca adı). Bu selden sonra yavaş yavaş bugünlerde olana dönüştü, bir doğa harikası…

Yaklaşık 40 yıl önce, 1975 civarında olmalıydı, ailemle birlikte tatilimizi Biesbosch’ta geçiriyoruz. Ailem yüzen bir ev kiraladı (woonboot deniyor Hollandaca) ve büyükbabalarımla birlikte o gemide üç hafta kalacaktık. Benim için asla unutamayacağım bir yaz oldu…

Evimizden Biesbosch’a gitmek sadece 30 dakikamızı aldı, ama ne kadar farklı bir ortamdı. Arabayla geldiğimde, setlerin arkasında ne olduğunu göremedim, bu yüzden koşup yüzen evlerle dolu bir kanaldan etrafı izlemeye koyuldum. Sadece 10 yaşımda olmama rağmen bu manzayı asla unutmadım: bir kanal ve her 50 metrede bir sazlıkların arasına gizlenmiş bir tekne. Tekne evinin önünde küçük bir kürek teknesi vardı. Baktığım her yerde söğüt ağaçları görüyordum. O kadar çoklar ve birbirlerine o kadar yakınlardı ki aralarına girmek imkansız görünüyordu.
Ertesi gün kürekli bir tekneyle Biesbosch’un içine gittik. Yarım saat kadar kürek çektik ve birçok dar kanalın içinden geçtik. Bir zamanlar daha geniş olan kanallar, suya düşen ağaç dalları nedeniyle daralmıştı. Beyaz kumlu küçük bir kumsal bulduk, Bahamalar’da gibiydik… Oynarken aniden su seviyesinin düştüğünü fark ettim. Teknenin sahil yerine kumsalda yatması için yeterli bir su çekilmesi… Gelgitin yüksek evresi gelene kadar kumsalda kalmak zorundaydık, kendimi biraz Robinson Crusoe gibi hissettim. Birkaç gün sonra, yüzen evin bıraktığımızdaki pozisyonunda olmadığını gördük! Batıyordu! Babam tekneye girdi (tabii ki annem sürekli bağırıyordu: Wim, lütfen dikkatli ol…) ve problemin nerede olduğunu öğrendi. Teknenin önünde, su seviyesinin altında küçük bir delik vardı. Bir parça domuz derisi ve birkaç tahta parçasına ihtiyacı vardı. Yine tekneye girdi, bu sefer kendisine yardım etmek zorunda olan büyükbabamla birlikte. Tekneyi tamir etmeye başladılar. Delik olan tarafa babam domuz derisini koydu ve tahta parçasını T biçiminde bastırdı. Bu basit çözümle babam süper kahramanım oldu, tatilimizi kurtardı. Günün geri kalanı çok eğlenerek geçti, güneş ve barbekü…

Garip değil mi? 50 yıl önce burası Alman işgalini durdurmak için çok önemli bir yerdi, şimdi de doğanın canlanması için çok önemli bir yer.
Biesbosch; bir zamanlar umut yeri, hala da umut yeri…

“…Ama sonra tekrar; yüzme havuzuna girdikten ve klor dolu havayı kokladıktan sonra daha önce düşündüklerimin hepsini unuturdum. Sadece bir şey isterdim: yüzmek…”