Gezi Parkı’nın Geçmişi

Cumhuriyetin simgesi, büyük kitle gösterilerinin merkezi Taksim Meydanı ve hemen yanı başında uzanan Gezi Parkı, tarihin en çarpıcı anlarına tanıklık ediyor. Atlas, uğruna milyonların sokağa döküldüğü Gezi Parkı’nın hikâyesini araştırdı.

Fransız mimar Henri Prost, 1935-1951 yılları arasında Türkiye’de görev yaptı ve İstanbul’un nazım imar planını hazırladı. Bu planın en önemli uygulama alanlarından biri Taksim ve çevresi oldu. Topçu Kışlası yerine Gezi Parkı yapıldı.

Fransız mimar Henri Prost, 1935-1951 yılları arasında Türkiye’de görev yaptı ve İstanbul’un nazım imar planını hazırladı. Bu planın en önemli uygulama alanlarından biri Taksim ve çevresi oldu. Topçu Kışlası yerine Gezi Parkı yapıldı.

Yazı: Kemal Tayfur
ATLAS TEMMUZ 2014/SAYI:244

Taksim Meydanı 18. yüzyıla kadar büyük bir boşluktu; içinde patikası bile olmayan geniş bir kırlıktı. Artan nüfusun su ihtiyacını karşılamak için bu geniş alanda 1731’de bir maksem inşa edildi. Taksim, ismini de işte bu yapıdan aldı. Maksem bugün, meydanda gözler önünde olsa da görmezden gelinir. Çoğu İstanbullu onun farkında bile değildir. Nitekim Taksim’in kaderini bu yapı değil, III. Selim döneminde kapıkulu askerlerinin topçu sınıfı için inşa edilen Topçu Kışlası belirledi. Kışla bugünkü Gezi Parkı’nın bulunduğu alandaydı. Atatürk Kültür Merkezi’nin bulunduğu kısımda da üç katlı, cephesi sarmaşıklı bir bina ve ahırlar yer almaktaydı. Kışlanın karşısındaki boşluk ise askerlerin talim yeriydi–ki sonradan Talimhane adıyla anılan bir semte dönüştü. Talimhane’nin meydana bakan kısmında 1930’lu yıllarda inşa edilen ünlü Kristal Gazinosu beton sütunlar üstünde yükseliyordu. (Bu bina Adnan Menderes döneminde yıktırıldı.)

Topçu Kışlası 1920’li ve 30’lu yıllarda boşalmış, avlusu futbol sahası olarak kullanılmıştı. Bu yıllarda Taksim Meydanı, ulusal bayramlarda gerçekleştirilecek geçit resmi ve törenler için tasarlandı. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’ya yaptırılan Taksim Cumhuriyet Anıtı, 8 Ağustos 1928’de meydana yerleştirildi. Ama asıl büyük değişim İstanbul valisi ve belediye başkanı Lütfi Kırdar’ın imar hamleleri sırasında yaşandı. Topçu Kışlası 1940’ta yıkılarak ortadan kaldırıldı. İstanbul Belediyesi’nde 1942’den 1952’ye kadar müşavir ve Henri Prost’un yardımcısı olarak görev yapan Aron Angel’in anlatımına göre, kışla ortadan kaldırılmadan önce harabe halindeydi; onarım imkânı yoktu. Kışlanın yerine bugünkü Gezi Parkı kuruldu. “O günün son derece sınırlı mali imkânları ile çok güzel tanzim edilmiş; ağaçlar, yeşillikler ve çiçeklerle bezenmişti. Mermer parmaklıklı mermer merdivenler, Boğaziçi’ne bakan oturma mekânları, sağlam ve zarif banklar, bakımlı çim sahaları Gezi’yi cazibe merkezi yapmış; halkın sık gelip dolaştığı bir yer haline gelmişti.” Gezi Parkı’yla birlikte yeniden düzenlenen meydan Cumhuriyetin ve giderek İstanbul’un simgesi haline geldi.

Gezi’nin devamında bir ucu Spor Sergi Sarayı, Açıkhava Tiyatrosu, bir ucu Dolmabahçe Stadı olan geniş bir alan bulunuyordu. Bu bölgenin park olarak planlanması demek Gezi’nin Harbiye’ye kadar uzanması demekti. Öyle de oldu. Taksim’den Nişantaşı’na, oradan da Taşlık’a ve Dolmabahçe’ye kadar uzanan bir park (2 No’lu Park) oluşturuldu. Ağaçları hazır alınıp dikildi. Bu alanın Gezi Parkı’yla bağlantısını kurmak için de aradaki caddeye küçük bir köprü inşa edildi. Gezi Parkı’nın yerine AVM olarak Topçu Kışlası’nın yeniden inşa edilmesi projesi kapsamında geçenlerde yıkılan bu köprü (Elmadağ’da bugünkü Divan Oteli ile Intercontinental Oteli arasındaydı) için Aron Angel şunları söylüyor: “Herkes o köprü neden bu kadar yuvarlak diye sorar. Divan Oteli’nin önünden gelin bakın. O köprü Çamlıca’yı çerçeve içine alıyor ve bunu düşünerek biz o köprüyü yuvarlak yaptık.” Ancak köprüyü yıkanlar, zaten Çamlıca’yı da gözden çıkarmışlardı.

Bu köprüden geçildiğinde hemen sağda, Taşkışla’nın karşısında Fransız Pasteur Hastanesi ve bir şapel bulunuyordu. II. Abdülhamid’in bağışladığı arsa üzerine 1896 yılında yapılan hastane ve kilise bir yüzyıl kullanıldı. 1991’de faaliyetine son verildi ve Fransız Konsolosluğu tarafından Tekfen Grubu’na satıldı. Restore edilen bina apart otele dönüştürüldü. Hemen yanındaki arsalar da imara açıldı ve burada Taksim Reisedence binaları yükseldi. Aynı noktadaki Hyatt Regency Oteli de, Dalan döneminde ayrıcalıklı bir imar değişikliğiyle inşa edilmişti.

Gezi’nin devamındaki 2 No’lu Park’ın canına okuyan asıl yapılaşma ise çok daha önce gerçekleşmişti. İstanbul için büyük hamleler tasarlayan Adnan Menderes döneminde. Aron Angel anlatıyor: “Vali Fahrettin Kerim Gökay bir gün bana telefon etti, ‘perşembe günü Beyoğlu’nda bir otel mevzuu için Ankara’dan bir heyet gelecek’ dedi. Biliyorsunuz Beyoğlu o zaman Beşiktaş’tan Sarıyer’e kadar uzanıyor. ‘Beyoğlu’nun neresinde?’ dedim. Akşamüzeri telefon etti ve ‘2 numaralı parkın içinde’ dedi. ‘Kusura bakmayın beyefendi. Ben bunu imzalayamam’ dedim. ‘Biz buraya bir yeşil alan yaptık ve ne kadar uğraştık harp zamanında buraları istimlâk edebilmek için.’ Sonra anlaşılıyor ki Amerikalılarla görüşülmüş ve Hilton Oteli için bir avan proje çoktan hazırlanmış bile. O gece oturdum düşündüm ve ertesi sabah koydum önüne istifamı. Hatta şöyle bir cümle kullanarak ayrıldım: ‘Şahsi menfaatlerin revaçta olduğu bir müessesede çalışmaktan utanç duyuyorum.” Sonunda Emekli Sandığı’nın yaptırdığı bina tamamlandı ve 1955 yılında Hilton Oteli debdebeli bir törenle açıldı. Törende otel işletmecisi “Mr. Conrad Hilton”a bir de fahri hemşerilik unvanı verildi.

Böylece Gezi Parkı’nın, 2 No’lu Park üzerinden Nişantaşı ve Dolmabahçe’ye uzanan bağlantısı koptu. Prost’un düşü ortadan kaldırılmıştı. Sıra Gezi Parkı’na gelmişti. Yine İstanbul’un otel ihtiyacı öne sürüldü ve 1972 yılında Gezi Parkı’nın Taşkışla’ya bakan ucunda bir gökdelen inşaatı başladı. 1975 yılında Sheraton Oteli (bugünkü Intercontinental) olarak hizmet vermeye başlayan bu binanın kurulduğu alanın hikâyesi ise çok çarpıcıydı.

Burada İstanbul’un en güzel mekânlarından biri, Taksim Bahçesi bulunuyordu. Topçu Kışlası’ndan önce burada geniş bir çayırlık içinde Ermeni Mezarlığı ve devamında servi ağaçlarının yükseldiği büyük bir Müslüman mezarlığı vardı. Boğaz ve Haliç manzaralı bu çayırlıkta ayrıca, padişahlara ait bahçelere bakmakla görevli bir grup bostancı bir kahvehane işletiyordu. Buranın Pera halkının gezinti ve eğlence ihtiyacını karşılayacak şekilde planlanması düşünüldü. Mezarlık tümden kaldırılamadığı için hazırlanan projeler uygulanamadı. Ancak 1870’te İngiliz üslubunda bir bahçe inşa edildi. Bahçenin girişi bugünkü Elmadağ tarafındandı (Cumhuriyet Caddesi). Girişin solunda bir havuz ve onun arkasında set üzerinde ahşap bir gazino, tam karşıda iki katlı ahşap bir büfe, yine ahşaptan orkestra yeri ve ileride solda manzaraya bakan teraslarıyla başka bir gazino bulunuyordu. Bahçe aynı zamanda eski “Bellevue” kahvesini de (Bugünkü Atatürk Kütüphanesi’nin bulunduğu yer, muhteşem manzarası nedeniyle “Bellevue” diye anılıyordu) içine alıyordu. Bahçe sık ağaçlı yeşil alanlarla çevriliydi ve bu alanlar gezinti yollarıyla birbirine bağlanmıştı. Bu Avrupai bahçe I. Dünya Savaşı ve sonrasında kaderine terk edildi. Bahçe bakımsızlıktan kurudu. 1939 düzenlemesinde Taksim Bahçesi, modernist bir anlayışla yeniden düzenlendi. Topçu Kışlası yıkılıp parka dönüştürülürken, Taksim Bahçesi’ne de ağaçlar dikildi, yollar yenilendi. Harap vaziyetteki ahşap binalar da kaldırıldı; eski gazinonun yerine Taksim Belediye Gazinosu yapıldı. Bu düzenlemeyle 1939’da açılan Belediye Bahçesi İstanbul’un en gözde ve güzel mekânlarından biri oldu. Taksim Belediye Gazinosu ise düğünlerin, resmi toplantıların, Cumhuriyet balolarının yapıldığı seçkin bir mekân olarak kullanıldı. Gazino 1960’ların ortalarında kapandı, sonra da yıkıldı ve bahçesiyle birlikte sözü edilen otel binasına feda edildi. Öte tarafta Taksim Meydanı’nın Boğaz’a bakan kısmında, Prost’un seyir terası olarak tasarladığı, zamanında barok bir konağın bulunduğu alanda ise bir başka otel, bugünkü The Marmara yükselmişti. Onunla ilgili zamanın gazetelerinden birinde şöyle yazıyordu: “PANAM’ın dev jumbo jetlerinin uzun boylu yolcuları bundan böyle ‘Türk hamamında yıkandık’ demek için Galatasaray Hamamı’na veya çiçeği burnunda eski (!) malları satın almak için ‘Bazaar’a koşmayacaklar. Zira yarın Taksim’de temeli atılacak olan ‘Hotel Intercontinental’de bunların hepsi mevcut olacak. Tabii biraz küçültülmüş olarak.”

Taksim Meydanı’na kıyısından köşesinden müdahaleler hiç eksilmedi. Adnan Menderes’in İstanbul’daki imar hamlelerinden, Bedrettin Dalan’ın Tarlabaşı yıkımlarından burası da nasibini aldı. Ancak Taksim, İstanbul’un en dinamik ortamı olmaya devam etti ve 1960’lı yıllardan itibaren kitle gösterilerinin merkezi haline geldi. Özellikle 1970’li yıllarda kitlesel 1 Mayıs gösterileri, siyasal mitingler, Cumhuriyetin simgesi sayılan meydana yeni simgesellikler kazandırdı.

Öte yandan Taksim Meydanı, kentin nüfus artışına bağlı olarak bir sorunlar yumağı haline geldi. İstanbul trafiğinin en önemli düğüm noktalarından biri olarak, günün her saati içinden çıkılamaz bir keşmekeşi yaşamaya başladı. 1987’de Mimar Erhan İşözen koordinatörlüğünde Taksim Meydanı Kentsel Tasarım Proje yarışması düzenlendi. Kazanan proje (Vedat ve Hakan Dalokay’ın projesi) “meydanı trafikten arındırmayı, meydanın görünümlerini bozan öğeleri ayıklamayı, sanatsal nesnelerle zenginleştirmeyi ve önemli bir odak haline getirmeyi” tasarlıyordu. Bu proje hiç dikkate alınmadı. Ömrünü İstanbul’a adayan Mimar Erhan İşözen, “O proje uygulansaydı Gezi Parkı’na dokunulması mümkün olmazdı” diyor.

Derken, yıllardır İstanbul’u yönetenlerin aklına Taksim’i “adam etmek” geldi. Amerika’nın Irak’a “demokrasi” götürmesi gibi, Başbakan da Taksim’e “huzur” getirmekten söz ediyordu. Hiçbir kurum ve hiçbir toplum kesimine danışılmadan, kapalı kapılar ardında hazırlanan bir proje, tüm eleştirilere rağmen Taksim’e dayatıldı. Aslında iki proje söz konusuydu. Taksim’in yayalaştırma planıyla Gezi Parkı’na AVM ve rezidans yapılması projesi tek ve aynı proje değildi yani. Yayalaştırma planı, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde onaylandı. Muhalefet de (CHP), bu projeyi yolların yeraltına alınması meselesine şerh koyarak kabul etti. Belediye projeyi hızla uygulamaya koydu ve dozerler meydanın altını oymaya başladı. Bir süre sonra Taksim’e ulaşan caddelerin meydana yaklaştığı anda birdenbire yere gömüldüğünü göreceğiz. Ki bu Taksim Meydanı’nın ve bu caddelerin ölüm fermanı demek. Kitlelerin buluşma, gösteri ve protesto alanı olarak Taksim Meydanı tarihe karışacak. Bu proje tamamlandığında Taksim’in neye benzeyeceğini merak edenler, otogarlar kaldırıldıktan sonra düzenlenen Topkapı’ya ve trafik sıkışıklığını gidermek isterken meydan olmaktan çıkarılan Eminönü’ye bakabilirler.

Gezi Parkı’nın imara açılması ise İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde görüşülmedi. Bu plan doğrudan doğruya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın planı oldu. Proje başbakanın kişisel talimatıyla, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi devre dışı bırakılarak Kültür Bakanlığı’na sunuldu. Ancak bakanlığa bağlı İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, “Gezi Parkı’nın tarihe tanıklık ettiği” gerekçesiyle Topçu Kışlası’nın yeniden yapımını uygun bulmayarak projeyi oybirliğiyle reddetti. Başbakan, “reddedenler reddedilir” diyerek kurulun kararını yok saydı. Proje bu kez Ankara’daki Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’na götürüldü. Yüksek kurul, bölge kurulunun kararını reddederek başbakanın emrini uyguladı; Topçu Kışlası’na izin çıktı.

Başlangıçta kamuoyu tepkisinden çekinen, başta Kadir Topbaş olmak üzere iktidarın yerel uygulayıcıları, Topçu Kışlası’nın bir kültür ve sanat merkezi olacağını söylemeye başladılar. Başbakan onları da yalanladı. Her konuşması bütün TV kanallarınca canlı yayınlanan başbakan, geçtiğimiz nisan ayı sonunda şöyle dedi: “O zaman ne dedik, ‘olacak’ dedik, şimdi oluyor. Bu tabii kışla olmayacak. AVM, belki rezidans olarak hizmet görecek.” Hukuki süreçlerin devam etmesine rağmen başbakanın kararlı olduğu, mayıs sonlarında dozerlerin Gezi Parkı’na girmesi ve ağaçları kökünden sökmeye kalkışmasıyla bir kez daha netleşti.

Oysa İstanbul’un yeşil alanlarını, kültürel ve tarihsel değerlerini korumaya kararlı bir sadakat ruhu çoktan Gezi Parkı’nı savunmaya almıştı. Başbakan tahmin etmiyordu, belki bilmiyordu ama o ruh İstanbul’un vicdanıydı ve tüm Türkiye’yi ayağa kaldıracak kadar acı çekmişti.

Paylaş: