Nijerya Nehir İnsanları

Nijerya Nehir İnsanları

Babadan oğula geçen güçler, otacıların oyun alanı ormanlar, insanın hastalığını hissedip av gibi yakalayan ağaçlar… Çok üzüldüklerinde, korktuklarında ya da öfkelendiklerinde nehre dönüşen kadınlar… Afrika’nın Atlas Okyanusu kıyısında yer alan Nijerya’nın en kalabalık topluluklarından Yorubalar, suya duydukları derin saygı ve doğanın şekillendirdiği kadim gelenekleriyle dikkat çekiyorlar.

Yazı ve Fotoğraf: Kerem Yücel

Loş odamın mavi duvarlarında küçük yeşil gölgeler gibi kertenkeleler dolaşıyor. Mango ağaçlarında maymunlar daldan dala atlıyor, gökyüzünden gri papağan sürüleri geçiyor. Nijerya’nın üçüncü büyük kenti İbadan’dayım ve burada insanlar nehir gibi kokuyor. Yaşlı Yoruba’nın sözleri geliyor aklıma: “Kimse suya düşmanlık edemez!”

İçinden dört nehrin geçtiği İbadan, savanlardan yağmur ormanlarına geçiş kuşağında yer alıyor. Uzun bir yolculuğun ardından varmıştım Yorubaların yurduna… Saçlarını kazıtıp örgülü peruklar takmış kadınlar kafalarının üstündeki meyve sebze sepetleriyle tozlu sokaklarda dolaşıyorlardı. Tropikal orman meyvelerinin posasından yapılan yağ kokuları sinmişti her yana.
Nijerya Batı Afrika’da, Atlas Okyanusu kıyısında sis ve rutubetin hâkim olduğu bir ülke. Tropikal yağmur ormanları, mangrov bataklıkları, nehirler, deltalarla kaplı ve Afrika’nın en kalabalık ülkesi. Her yaştan kadın ve erkek tertemiz ve rengârenk yerel kıyafetlerini giyiyor. Benim için Nijerya, Afrika’nın gökkuşağı.

Nijerya’da renklerin ve ormanın karanlığının yanı sıra çok güçlü bir ışık var. Ben de onun peşinden gitmek istiyorum ama bu oldukça zor. Burası sırt çantanızı alıp gezebileceğiniz bir ülke değil ne yazık ki. Bütün doğal güzellikleriyle sizi kucaklasa da geçmişteki iç savaşın izleri ve şu an devam eden siyasal kargaşa tek başınıza hareket edebilmenizi neredeyse olanaksızlaştırıyor.

Gene de imkân buldukça ormana gidiyorum. Kısa pantolonlu erkek Yoruba çocuklarına rastlıyorum; yüzmek için nehre geliyorlar. Pırıltılı gözleriyle beni izliyorlar. Bir anda hepsi bir ağızdan bağırıyor. Karşımda sanki küçük bir Yoruba korosu var. “Hey yiboo, hey yiboo ek’aru!” Ellerini uzatıp tanışmak istiyorlar. Beni her gördüklerinde de aynısını yapmaya devam edecekler. “Yiboo”, Yoruba dilinde beyaz adam demek. Ben de onlara “ek’aru”, yani “günaydın” deyince birbirimize bir adım daha yaklaşıyoruz.

Nijerya’da savaş, kölelik ve özgürlüğü kazanma mücadelesinin izleri hâlâ çok sıcak. Kolonyalistlerin tarih kitapları bütün Afrika gibi Nijerya’nın tarihini de Batılılar tarafından keşfedilmesiyle başlatır. Onlar gelmeden önce ne Afrika vardır ne de Nijerya. Ama tüm kıta gibi bu ülkenin de sağlam temeller üstünde yükselen, doğanın dengesine dayalı bir kültürü var. Yine aklıma yaşlı Yoruba’nın sözleri geliyor: “Kimse suya düşmanlık edemez!”

Renkli Kavşak İbadan İbadan’daki pazaryeri bin bir türlü ürünle, satıcıların bağırışlarıyla, müşterilerle renkleniyor. Kalabalığın içinde Türkiye bayraklı tişört giyenlere bile rastlamak mümkün. İbadan, Nijerya’nın Atlas Okyanusu sahillerinden iç bölgelere uzanan yolları üzerinde önemli bir kavşak noktası. Bu yüzden tarih boyunca önemini korumuş canlı bir merkez.

Renkli Kavşak İbadan
İbadan’daki pazaryeri bin bir türlü ürünle, satıcıların bağırışlarıyla, müşterilerle renkleniyor. Kalabalığın içinde Türkiye bayraklı tişört giyenlere bile rastlamak mümkün. İbadan, Nijerya’nın Atlas Okyanusu sahillerinden iç bölgelere uzanan yolları üzerinde önemli bir kavşak noktası. Bu yüzden tarih boyunca önemini korumuş canlı bir merkez.

Suya saygı, onların en dikkat çekici özelliği. Bu inanışlarına ısrarla sahip çıkıyorlar. Tanrıça Oşun, onlar için hâlâ kutsal. Yorubaların anlattığına göre Oşun su, nem ve cazibe Tanrıçası, ayrıca onların görünmeyen kraliçesi. Nehrin, kraliçe olduğu için de turuncu aktığına inanıyorlar. Bu nehirde yıkanmak onlar için büyük öneme sahip. Bu arada bana, kutsal saydıkları kral ve kraliçe büstlerinin Londra’ya götürüldüğünü ve British Museum’da sergilendiğini anlatıyorlar hüzünle.

Nijerya’daki en büyük topluluklardan biri olan Yorubalar, ağırlıklı olarak ülkenin güneybatısında yaşıyor. Tüm Afrika’daki nüfusları 40 milyona yakın ve bunun 35 milyonu Nijerya’da. Yani 170 milyonluk nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyorlar. Geri kalanlar Benin, Togo gibi ülkelere dağılmış durumda.
Yorubaların en eski kentlerinden biri olan İle-İfe’ye gidiyorum. Burası bir mitler ve efsaneler diyarı. Yorubalar İle-İfe’nin, Oduduwa ve Obatala adındaki iki Tanrının, dünyayı yarattığı yer olduğuna inanıyor. Obatala, çamurdan ilk insanı yaratmış, Oduduwa da Yoruba’nın ilk semavi kralı olmuş. Bu yüzden Yorubalar krallarının Tanrıların soyundan geldiğine inanıyor.

Hayatta kaç kez bir kralla karşılaşabilirim bilemiyorum ama burada Yorubaların kralıyla tanışma fırsatım oluyor. Nijerya’da faaliyet gösteren firmalardan biri olan Eser Holding’in yardımıyla kraldan randevu almayı başarıyorum. Firmanın Nijerya müdürü Tuğrul Karaduman’la görkemli bir kapıdan geçerek saraya giriyoruz. Bundan sonrası çok daha içten ve samimi. Sıcaktan içleri geçmiş güvenlik görevlilerinin önünde sizleri kucaklayan insanlar mı desem, cep telefonuyla fotoğrafımı çekenler mi… Derken ülkenin daha küçük bölgelerinin kralları gelmeye başlıyor. Kendimi bir anda krallardan meydana gelen bir topluluğun ortasında buluyorum. Ama ben buraya en büyük kralla tanışmaya geldim: Büyük İle-İfe kralıyla. Aleyeluwa Oba Okunade Sijuwade’yle.
Hepsi bir öncekinden daha büyük ve görkemli döşenmiş odalar birbirini takip ediyor. Her odada kralın oturacağı koltuk, ayaklarına serilen post ve terlikleri duruyor. Duvarlarda kralın ünlü kişilerle fotoğrafları var.

İngiltere kraliçesiyle tenis maçı yaparken, Leydi Diana’ya Afrika gezisinde eşlik ederken, Kennedy’le yürüyüş yaparken… Daha sonra kralın Kennedy’le birlikte Harvard Üniversitesi’nde okuduğunu öğreniyorum. Derken müzisyenler Yorubalara özgü bir ezgi çalmaya başlıyor. İnsanın içini kıpır kıpır yapan bir müzik. Kralın salona varmak üzere olduğu haberi geldiğinde içerideki krallar, elçiler ve devlet adamları hiyerarşik bir sıraya giriyor hemen. Önce kralın sadık hizmetkârları geliyor ve büyük tahtın önüne oturuyorlar. Kral önce halkını, sonra protokolü selamlayarak içeri giriyor. O anda ben de herkes gibi yere oturuyorum.

Bir an kralla göz göze geliyoruz. Onunla daha önce kente ilk geldiğimde de görüşmüştük. Nijerya’nın da bir gün Türkiye’deki gibi geniş yollara, refah seviyesine ulaşacağını hayal ediyordu. İçimden “keşke Türkiye de, Nijerya gibi ormanların içinde bir ülke olabilse” diye geçirmiştim ben de. Şimdi bana “demek hâlâ buradasın” diyor. Bir anda salondaki insanlardan bir mırıltı yükseliyor. Herkes şaşkın. Çünkü kralın doğrudan birine hitap etmesi alışıldık bir durum değil. Bir süre daha burada kalacağımı söylüyorum. Gülümsüyor. Sonra tek tek takdimler yapılmaya başlanıyor. Krallar, şefler, önemli kişiler… Tahtın önünde geleneksel danslarını yaptıktan sonra isteklerini dile getiriyorlar ve seremoni böylece sona eriyor.

Yorubaların önemli bir bölümü Hıristiyan, küçük bir bölümü de Müslüman. Nijerya’da onların dışındaki diğer önemli topluluklar kuzeydeki Müslüman Hausalar ve güneydeki Hıristiyan İgbolar. Petrol, Nijer Deltası’nda yaşayan İgboların bölgesi Biafra’dan çıkıyor. Tabii Nijerya’nın petrol rezervleri bakımından dünyanın en zengin beş ülkesinden biri olması, birçok ülkenin iştahını kabartıyor. Dünya lideri kabul edilen petrol firmalarının birçoğu Nijer Deltası’nda. Nijerya petrolü dünya tekelleri tarafından paylaşılıyor. Çok az kısmına NNPC (Nijerya Milli Petrol Şirketi) hükmediyor. Petrolü daha çok İngiltere ve İtalya çıkarıp gemilerle ülkelerine götürüyor. İşledikten sonra Nijerya’ya geri satıyorlar.

Ormanın içinden çıkartılan madenleri limanlara, oradan da deniz aşırı ülkelere götürmek üzere İngilizler bölgede demiryolları yapmıştı. Uzun süre kendi haline terk edilen demiryolları şimdi yeniden ayağa kaldırılmaya çalışılıyor. Nijerya hükümeti bunun için Türk firmalarından Eser Holding’le anlaşmış. Ormanın zeminine devrilmiş lokomotifleri ve çürümeye terk edilmiş depoları görmeye gidiyorum. Çalıların içinde yitip gitmişler. Sarmaşık dalları, birbirine dolanmış yılanlar gibi tren enkazlarının üzerine yayılmış. İçlerini görmek istiyorum. O ana kadar yanımdan hiç ayrılmayan arkadaşım Samson Gula yüzünü buruşturuyor. Tek başıma içeri giriyorum. Paslı demirin kokusu ve toz burun deliklerimden içeri doluyor. Camlar kırılmış, içerisi tarumar olmuş. Ama kendimi ilerlemekten alıkoyamıyorum. Ben yürürken tahtaların gıcırtısı artıyor. Bir anda kendimi büyük bir gürültüyle çöken tabanın arasına sıkışmış buluyorum. Ucuz atlattım. Dışarıdan kıs kıs gülen Samson Gula’nın sesi geliyor. İşte o zaman neden benimle birlikte içeri girmediğini anlıyorum.

Nijerya’nın yakın tarihi, benzerlerinde olduğu gibi petrolün yarattığı acılar tarihi. Bunlardan en etkili olanı da 1967 ve 1970 yılları arasındaki Biafra Savaşı. Nijerya’da üç büyük topluluğun yanı sıra birçok kabile yaşıyor. Nijerya’da petrol bulununca sömürge devletlerinin onları birbirine düşürmeleri zor olmamış. Yıkıcı bir savaş atlatmış Nijerya, İgbo halkı dünyada az görülen felaketlerden birini yaşamış. Sömürgeciler İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra burayı terk ettiklerinde geride savaşı bırakmışlar. Nijerya hâlâ sükûnete kavuşmuş değil. Ekonomik kaynakların büyük çoğunluğu yeraltında. Ormanlar ise tahrip edilip palmiye yağı, ananas üretiliyor.

Yorubaların yaşadığı Wasabi köyüne gidiyorum. Söylenenlere bakılırsa buraya kesinlikle gelmememiz gerek, çünkü güvenli değil. Bu yolculukta bana eşlik eden Muhammed bir gölge gibi daima yanımda. O da tedirgin. Nasıl olmasın? Burası Yorubaların köyü ve bir Hausa olan Muhammed benim kadar yabancı buraya ve Yoruba diline. Ama köy halkı da bizden çekiniyor aslında. Yanıma ilk gelip “Hey yiboo” diyen köyün papazı oluyor. Sonra göz açıp kapayıncaya kadar etrafımızı çocuklar çevreleyiveriyor. Kimi dokunuyor, kimi gülüyor, kimi ağlıyor. Sonuçta hayatlarında ilk kez beyaz tenli birini görüyorlar. Bu arada Yorubalar, eskiden onların sömürgesi oldukları için bütün yabancıları İngiliz olarak düşünüyor.

Yorubaların yüzlerinde kimilerine göre ait oldukları kabileyi gösteren, kimisi için de çektikleri acıları unutmamalarını sağlayan, kendi yaptıkları izler ve yaralar var. Afrika’yı, Nijerya’yı anlamak gerçekten kolay değil. Bu düşüncelerimi paylaştığım arkadaşım Tai-boi ise yaşanan acının bütün sorumluluğunu beyaz adamın üstüne atmamak taraftarı. “Kölelik sadece beyazların elinde değildi,” diyor. “Biz kendi kendimizi avlayarak, yakalayarak köle olmak için beyazlara satıyorduk.” Tai-boi korkuyla, dehşetle ve unutmak ister gibi gözlerini kapatarak anlatıyor bunları.

Sağlıklı insanlar Nijeryalılar, Yorubalar da öyle. Nasıl olmasınlar ki? Şeker ve işlenmiş ürünleri tüketmiyorlar. Ormanda yaşayan canlılarla besleniyorlar. Onlar gerçek birer avcı. Hâlâ ok ve yayla avlananlar çoğunlukta. Onları kimi zaman bir timsahın, kimi zaman bir antilobun peşinde görebiliyorsunuz. Orman kenarında duran araçlara koşarak yaklaşan çocuklar, az önce yakaladıkları orman canlılarını satmaya çalışıyor.

Yanımda Prens Ayeni’yle onların arasında dolaşıyorum. Safran rengi kıyafetler içindeki Prens Ayeni kralın ailesinden, benden iki kat daha iri biri. Her adımında prens olduğunu hissedebiliyorsunuz. Prens Ayeni, “Eğer çok istiyorsan bu akşam için alabiliriz,” diyerek bana fareleri gösteriyor. Kendi yemek alışkanlığım ve kültürümle bu mutfağı anlamam neredeyse imkânsız. Ama bu aslında sadece özel misafirlerine ikram ettikleri değerli bir yiyecek.
Seyyar yiyecek tezgâhlarından kızarmış et ve yağ kokuları, cızırtılar, dumanlar yükseliyor. Yakıcı tropik güneşin altında görünmeyen güçlerin her an ortalıkta olduğunu fark etmemek zor. Prens Ayeni bana kara dumanların sızdığı bir pencereyi gösteriyor. “Vudu” diye fısıldıyor. Vudu burada sarsılmaz bir kaya gibi dini hayatın merkezinde duruyor. Yorubalar tedavi için ve dini amaçlarla vudu ayinleri yapıyor. Bu ayinlerde müzik ve dansla ataların ruhları anılıyor, kurbanlar kesiliyor. Bir vudu töreni görmek istediğimi söylüyorum. Prens Ayeni böyle şeylerle ilgisi olmadığını anlatıyor. Vudu kelimesi, Tanrı ya da ruh anlamına gelen vodun sözcüğünden türetilmiş. Haiti’ye vudu inancını taşıyan kölelerin arasında Yorubalar da önemli yer tutuyordu.

Ertesi gün büyük zorluklarla ikna ettiğim bir taksi şoförü, beni iki saat uzaktaki bir otacıya (şifacıya) götürüyor. Vudu kelimesi yerine “otacı” tanımını kullanıyor Yorubalar. Yol boyunca gök gürlüyor. Şoför, yaklaşmakta olan fırtınayı işaret ederek “Bu köye gitmeyelim, bak doğa bile bizim gitmemizi istemiyor” diyor. Beni en uzun yoldan götürdüğünü tahmin ediyorum. Üstelik neredeyse bütün polis noktalarında duruyor. Belli ki töreni görmemi istemiyor. Başarıyor da. Köyün girişinde kalabalık bir toplulukla karşılaşıyoruz. Hiç durmadan aralarından geçip gidiyoruz. Park ettiğimiz yerde bir kamyonetin üstünde beş altı polis bizi bekliyor. Beni tedirgin edecek şekilde gülüp kendi aralarında konuştuktan sonra onları takip etmemi söylüyorlar. Aralarında ormanın içlerine doğru ilerliyorum. Ağaçlar işaretlenmiş, gövdeleri bezlerle sarılmış, dallara insanların evlerinden getirdiği eşyalar asılmış. Ormanın nemi dışında başka bir koku daha geliyor burnuma, ağır bir koku ormanı iyice boğmuş. Kısa boylu biri beni karşılıyor. Puslu gözlerini kırpıştırarak burada hastaların tedavi edildiğini, vudu töreni veya büyü yapılmadığını anlatıyor. Midem yanıyor, gözlerim akıyor. Bu halimi gören adam kuru bir sesle gülüyor. “Bu orman, bu ağaçlar senin hastalığını hisseder ve onu bir av gibi yakalar” diyor. Eğer istersem midem ve gözlerim için bir karışım yapabileceğini ekliyor.

Karanlık çökmek üzere. Tedirginim. Kaldığım yere çok uzak olduğumu ve etrafımın silahlı polislerle çevrili olduğunu düşünüyorum. Henüz parasını vermemiş olmama rağmen şoför beni bırakıp gitmiş bile olabilir. Gene de biraz daha kalmaya karar veriyorum ve bu adamın peşinden ilerlemeyi sürdürüyorum. “Bu güç bana babamdan geçti” diyor yürürken, “bu orman benim oyun alanım”. Derken kan lekeleri görüyorum. Başımı çevirdiğimde her yerin kuş telekleriyle kaplı olduğunu fark ediyorum. Ağaçlar kola şişeleri, bezlerle çevrelenmiş. Girişteki bir tasın içinde duran küflü suyla yüzümü yıkamamı söylüyor. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyor. Bu söz beni iliklerime kadar titretiyor. Bir odayı gösteriyor, içerisi zifiri karanlık. Çok keskin bir koku var; Başımı eğerek ilerliyorum. Tavanda asılı duranların çeşitli hayvan ölüleri olduğunu fark ediyorum. Ruhlarının halen bu ormanda dolaştığını anlatıyor ve “ilerleyelim” diye ekliyor. Törenin gerçekleştiği anda burada olup yaşananlara tanık olmak isterdim.

Biliyorum, sorsam fotoğraf makinemi kullanmama izin verilmeyecek ama sonra yerde, tüylerin arasında duran bir şey dikkatimi çekiyor. Gayrı ihtiyari birkaç kare çekiyorum. Sonra geldiğimiz gibi hızla oradan uzaklaşıyoruz. Dönüşte şoför ve polisler bizi karşılıyor. Hava zifiri karanlık. Aniden tepemizde fırtına patlıyor. Şimdi sıra Nijerya’da çok yaygın olan bir geleneği yerine getirip herkese bahşiş vermekte. Her polis memuruna, otacıya –belki de daha doğru bir tanımla vudu büyücüsüne- ve beni buraya kadar getirmeyi kabul ettiği için şoföre ödeme yapıyorum.

Ancak ertesi gün o fotoğraflara bakabiliyorum. Yanılmamışım, onları çekmeme yol açan şey bir hayal değil de gerçekmiş; ölü hayvanların, lastik parçalarının ve kuş tüylerinin arasında bir insan parmağı görünüyor. Sonradan fikirlerine başvurduğum insanlar bana gerçek bir törene gittiğimi söylüyor. Hatta bunun muhtemelen bir kurban töreni olduğunu, asıl alanın ormanın daha derinlerinde bulunduğunu ekliyorlar.

Orman aynı zamanda Yorubalar için barınak, gıda deposu, arınmak için tapınak, iyileşmek içinse en doğal eczane. Yani bütün yaşamları ona bağlı. Bir de ormanın kendine özgü, daha önce hissetmediğim mis gibi bir kokusu olduğunu hatırlıyorum.

İle-İfe’nin tozlu yollarında yürüyorum. Yorubaların yurdunda gün çok erken başlıyor. Çocuklar ve kadınlar başlarında çamaşır dolu leğenlerle en yakın nehre ya da su kaynağına gidiyor. O gün kullanacakları suyu getirmek için de aynı yolculuğu yapmak zorundalar. Her gün aynı şey. Yolda yabani hayvanlar ya da zehirli otlarla karşılaşıyorlar. Kadınlar bu zorluklar içerisinde çocuklarını büyütüyor, çalışıyor ve yemek yapıyorlar. Başlarını dik tutmalarını sağlayan şeyin nehir olduğunu hissediyorum. Bir inanışa göre Nijeryalı kadınlar çok üzüldüklerinde, korktuklarında veya öfkelendiklerinde nehre dönüşüyor. Tıpkı Tanrıça Oşun gibi. Ve Nijerya’da kadınlar tıpkı Tanrıça Oşun gibi çok güçlü. Birçok meslek grubunun başında erkekler kadar kadınlara da rastlıyorsunuz. İnşaat firmalarında, asfalt işlerinde çalışan kadınlar bile gördüm.

Bir pazar ayininden önce Celestial Kilisesi’ne gitmek istiyorum. Nijerya’da da etkili bu din hareketinin temelleri 1947 yılında Beninli bir marangoz olan Oschoffa tarafından atılmış. Söylendiğine göre Oschoffa bir güneş tutulması sırasında ormanda kaybolmuş ve hemen ardından hastaları iyileştirmek gibi mucizeler göstermeye başlamış. Hareket onun ölümünden sonra büyüyerek yayılmış. Bugün yarım milyon üyesiyle Nijerya’nın en büyük kilise topluluklarından biri. Herkesin çıplak ayak ve beyaz kıyafetlerle ibadet ettiği bu yerden dışarı taşan enerjinin büyük bir çekim gücü var. Ben de kendimi kilise korosunun içinde buluveriyorum. İnsanın her hücresini harekete geçiren ritimleriyle Afrika müziğini içime çekiyorum. Vücudum artık benden bağımsız olarak dans etmeye başlıyor. Kimse kimseyle ilgilenmiyor. Kalabalık ortasında yapayalnız olarak oradalar. Belki de bu şekilde transa geçiyorlar diye düşünüyorum. İlahiler ve danslar doruk noktasına ulaştığında rahip daha önceden hazırladığı bir karışımı kendi ağzından onların ağzına püskürtüyor. Burası sadece bir kilise değil, aynı zamanda insanların doğaüstü dünyayla iletişime geçebildiklerine inandıkları, hayaller gördükleri ve kâhinlerin rehberliğine danıştıkları bir yer. Bu açıdan bakıldığında Yorubalar, Hıristiyanlık öncesi geleneksel inanışlarıyla sağlam bağlara sahip.

Sokakların girişinde boy boy ölüm ilanlarını ilk gördüğümde şaşırmıştım. Üstlerinde ölen kişinin ismi, ölüm tarihi ve defnedileceği gün yazıyordu. Ölüm tarihinden neredeyse bir, bir buçuk ay sonra gömülenler bile var. Bu süre içerisinde cenaze buz içerisinde bekletiliyor, tüm yasal işlemler tamamlanıyor ve akrabalar haberdar ediliyor. Alacak verecek gibi dünyevi işler tamamlandıktan sonra cenaze sahipleri ve bölgesel şefin liderliğinde cenaze töreni düzenleniyor. Yorubalar için ölüm hem bir son hem de bir başlangıç. Yaşam, doğumla ölüm arasındaki bir ayrıntı. Giden için seviniyorlar, çünkü bu dünyadaki görevinin sona erdiğine inanıyorlar. Yaşadı ve bitti diyorlar. Dün iyiydi, bugün ise aramızda değil. Ölülerin ardından trompet ezgileriyle dans eden topluluklar bile görüyorum.

Yağmur sonrasında sizi bekleyen bir tehlike var burada. Afrika üzerinde dolaşan kara bir bulut: Sıtma. Daha doğru bir tanımla sıtmaya neden olan dişi sinekler. Ülke nüfusunun önemli bir bölümü sıtmayla mücadele ediyor.

Yabancılar ise ilk yenik düşenlerden. Hastaneler, klinikler sıtmayla savaşanlarla dolu. Gece sinsice sizi ısıran sineğin vücudunuza bıraktığı mikrop birkaç hafta sonra olgunlaşıyor; halsizlik, yorgunluk ve eklemlerde ağrıyla kendini belli etmeye başlıyor. Eğer Afrika’daysanız şanslısınız, çünkü sıtmayla mücadele yöntemleri burada sizi daha kolay tedavi edebiliyor. Sonrasında benim de ilk hissettiğim belimin ağrısı oluyor. Yavaş yavaş yerçekiminin beni yenmeye başladığını fark ediyorum. “Afrika’ya gidip de sıtma olmadan dönülmez demişlerdi, haklılarmış” diye düşünüyorum. Yolculuğumun bundan sonrasına sıtma mikrobuyla devam ediyorum.

Hayatlarının rengine, zenginliğine, zorluğuna şahit olduğum Yorubaların arasından, onların bir dostu olarak ayrılıyorum. Sofralarına oturduğum, ormanlarını paylaştığım bu nehir halkından aldığım en büyük ders ise şu: “Kimse suya düşmanlık edemez…”

ATLAS TEMMUZ 2014/SAYI:244

Foto Galeri

Paylaş: