Moğolistan / Kayıp Türkler-2, Yerleşik Dukhalar

Moğolistan / Kayıp Türkler-2, Yerleşik Dukhalar

Rengeyiklerini Sayan Dağları’nın yüksek vadilerine bırakan avcı derleyici Dukha Türklerinin bir bölümü, Akgöl köyünde yerleşik yaşama uyum sağlamaya çalışıyor.

Moğolistan’ın kuzeyinde Rusya sınırındaki taygada yaşayan Dukhaların obasında yaklaşık iki ay geçirmiş, o çadırdan bu çadıra hoş gelişler dilenerek karşılanmıştık; şimdi artık eve dönüş zamanıydı. Veda anlamına gelen üzüntülü sözcükler dudaklarımızdan dökülmeye başlamıştı.

Aslında son birkaç günümüz oldukça hüzünlüydü. Olağan koşullar altında çok uzun sayılamayacak bu iki ay, dağlarda tek bir çadırın içinde, aynı insanlarla birlikte uyuyup uyanarak geçirildiğinde uzun geliyor. Sanki hep burada yaşıyordum, şimdi ise çok yabancı diyarlara gitmek zorundaydım; işte böyle karmaşık duygular içindeydim. Benimle birlikte obada kalan Moğol arkadaşım Ariuna ile sürekli birbirimize anlamlı anlamlı bakışlar fırlatıyorduk. Çekinerek geldiğimiz bu yerden gitmek istemeyişimiz ikimizi de şaşırtmıştı. Gerçekten çok zor olacaktı ayrılmak.

Hüzünlü son günlerin ardından sonunda vakit geldi. Bütün çadırlarla, hiçbirini atlamadan tek tek vedalaştık ve dönüş için hazırlanmaya koyulduk. Doğrusu, bütün çadırlarda “Sen kaşen geer soonda” (Sen sonra ne zaman geleceksin) diye sormaları, tekrar buraya geleceğimizin kanıtı gibiydi. Boyuntuktuk bizi herhangi bir aracın gelebileceği en yakın noktaya götürmek için geyikleri hazırlamıştı bile. Bir önceki gün de Gambat, çadırındaki telsiz aracılığıyla gideceğimiz Akgöl (Moğolca Sagannur)köyünden birileriyle, araçla gelinen noktadan bizi almaları için konuşmuştu.

Geyikleri yükledik, çocukları tek tek öptük; ağlamamak için yetişkinlerin gözlerine bakmamaya çalışarak, zamanın çok daha yavaş aktığı, daha doğrusu belki de asıl olması gereken hızda aktığı taygaya tekrar baktık ve geyiklerimize “deh” dedik. Yürekler burkulu yola koyulduk.

Artık sonbahar kampında olduğumuz için yolumuz o kadar uzun değildi. Yaklaşık dört-beş saat kimi zaman ormanın ortasından, kimi zaman dağların yamaçlarından, kimi zaman ise nehirlerin ortasından geçerek Dukhaların kışın kaldıkları obaya vardık. Biraz ileriden bir araç bizi gelip alacaktı. Boyuntuktuk bizim geyiklerimizi kendi geyiklerine bağlamıştı. Gelecek araca köyden un ısmarlamış olan Öviy ve Ultzi de bizimle beraberdi. Onlar at üstünde yolculuk ediyorlardı.

Aracın geleceği noktaya vardığımızda civarda hiçbir hareket yoktu. Yerde oturup daha önceden hazırladığımız kızartılmış hamurları yerken Öviy hâlâ bizimle eğleniyor, aracımızın gelmeyeceğini ve bizim taygaya geri dönmek zorunda kalacağımızı söylüyordu. Böyle bir şey olursa hiç üzülmeyeceğimizi bilmiyordu tabii ki.

Yaklaşık bir saat sonra uzaktan araba sesi duyulmaya başladı. Bir yandan sevdiklerimize kavuşacak olma heyecanını da yaşıyorduk. Bu esnada aracımız yanaşmıştı ve içinden tam beş kişi, üç genç kadın ve yaşlı bir çift indi. Bu kadar kalabalık gelmiş olmalarına şaşırmıştık. Kadınlar eşyalarını toplayıp Boyuntuktuk’un yanına yürüdü. Aralarında Moğolca konuşuyorlardı ve her birinin elinde küçük bir ilkyardım çantası sallanıyordu. Öğrendik ki, onlar doktormuş ve taygaya muayene için gidiyorlarmış. Sorumuz üzerine bizi şöyle yanıtladılar:
”Senede bir kez buraya mutlaka geliyoruz. Hem taygadakileri genel muayeneden geçirmiş oluyoruz, hem de herhangi bir şikâyeti olanlara, hastalara ilaçlar veriyoruz.”

Doktorlar eşyalarını, bizim bindiğimiz geyiklere yüklerken, yaşlı çift taygadan gelenlerle sohbete koyulmuştu. Kim olduklarını ve neden oraya geldiklerini anlayamamıştık. Konuşmalarından bir şeylerin ters gittiği belliydi. Zaten hemen sonrasında bize doğru döndüler. Yüzlerinden okunan hayal kırıklığı ve sonsuz hüzünlü bir sesle Ariuna’ya Moğolca bir şeyler söylediler. Ariuna da bana döndü: “Eğer sakıncası yoksa sizin aracınızla köye geri dönebilir miyiz” diye soruyorlar dedi. Ariuna’ya, “Tabii ki gelebilirler, sormaya bile gerek yok” diyordum ki, yaşlı çiftin Dukhaca konuştuğunu fark edince onlara yöneldim: “Gel gel bislernin maşhinada göhey cer bar” (Gelin gelin aracımızda çok yer var) dedim. Yüzlerindeki o mahzun, umutsuz ve kederli ifade, bir yabancının kendi dillerini konuşuyor olmasının şaşkınlığı içinde bir anda gülümsemeye döndü. Hep beraber arabaya bindik ve arkamızdakilere el sallayarak oradan uzaklaştık.

Adlarının Galtın ve Şerhu olduğunu öğrendiğim yaşlı çiftle konuşmak, benim için bir teselli kaynağıydı. Zaten yolda onların hikâyesini öğrenince, bizim de onlara teselli olduğumuzu anladım. Şerhu’nun yorgun dizleri artık çok ağrıdığı için geçen sene istemeye istemeye köye taşınmışlardı. Bizim araca bindiğimiz noktaya gelmelerinin sebebi ise yalnızca taygayı ziyaret etmekti. Günlerdir bunun hayalini kuruyorlar, çok özledikleri taygayı ve oradaki dostlarını yeniden görmek için sabırsızlanıyorlardı. Ne var ki, son anda, Dukhaların güz obasına gitmeye niyetlenen doktorlar yüzünden yaşlı çifte binecek geyik ya da at kalmamıştı; bizimle köye dönmek zorundaydılar.

Yol boyunca bize orada neler yaşadığımızı sorup, dostlarının tek tek halini hatırını öğrenmeye çalıştılar. Yaşlı adam Galtın gözleri dolarak, “Men daygayı saktır men” (Ben taygayı özledim) dedi. Böylece dönüş yolunda, köyde yaşayan Dukhalardan birileriyle önceden tanışmış olduk.

Köyde, altı-yedi sene önce bir sivil toplum örgütünün Dukhalar için yaptırdığı dayanışma ve ziyaretçi merkezinde kalacaktık. Şerhu ve Galtın ile hikâyelerini daha ayrıntılı dinlemek için ertesi gün buluşmak üzere sözleştik. Kalacağımız merkez, Dukhaların son yıllarda tek gelir kaynakları olan ekoturizmden kendi inisiyatifleriyle bir kazanç sağlamaları için açılmıştı ve Dukhalar tarafından yönetiliyordu. Son 10 yıldır bu merkezler aracılığıyla, Dukhaları ziyarete gelen turistlere rehberlik, at kiralama vb. gibi ücretler tur şirketlerine değil, yerel insanlara kalıyordu. Ayrıca merkezde, gelen misafirlerin kalabileceği üç de oda vardı. Akgöl’e ilk geldiğimizde biz de burada gecelemiş, ev sahibimiz Borhu ile tanışmıştık. O zaman bile az çok anlaşabildiğimiz Borhu ile yaklaşık iki ayın sonunda daha da rahat konuşabiliyor olmak benim için çok sevindirici bir gelişmeydi. Ariuna ile köyde kaldığımız süre içinde Borhu ve ailesiyle iyice samimi olduk; Borhu ise köyde yaşayan Dukhalarla bizi tanıştırıyordu.

Ertesi gün önce Galtın ve Şerhu’yu ahşap evlerinde ziyarete gittik. Altmış iki yaşında olduğunu öğrendiğimiz Şerhu çok konuşkan ve neşeli bir kadındı. Tek odalı bu kulübe onlara yetiyordu. Yanımızda hediye olarak götürdüğümüz şekerleri yemeden önce birini odun ateşine attı, birini de, tıpkı taygadaki çadırlarda olduğu gibi arka tarafta asılmış kutsal erenlerin önüne götürüp bıraktı. Sonra hemen anlatmaya koyuldu hikâyelerini:

“Ben Tuva’da doğmuşum ama daha bebekken annemlerle birlikte Moğolistan tarafındaki taygaya göç etmişiz. Sonuç olarak kendimi bildim bileli rengeyikleriyle taygada yaşıyoruz. Küçükken okula gitmiştim gerçi bir dönem, o zaman köyde bir akrabamızın yanında kalıyordum. Ama gene de hayatımın çoğunu taygada geçirdim diyebilirim.”

“Ne zamandır köyde yaşıyorsunuz?”
“Aslında sadece son bir yıldır tamamen köyde yaşıyoruz. Yıllardır yalnızca taygada yaşamımızı sürdürdük, ama yaşımız iyice ilerledikçe dağlarda yapamaz olduk. Köye yerleşmeden önce sadece yazları ve sonbaharlarda taygada kalıp, kışları köye geliyorduk. Artık dizlerimin ağrısı yüzünden geyiğe ya da ata hiç binemez oldum. Çadırda sürekli yerde oturmak ya da sık sık göç etmek çok zor geliyor. Kocamın da yüksek tansiyonu var. Ne yapalım kızım mecburen köye yerleştik işte.”

“Burada rahat mısınız peki?”
“Rahat olmasına rahatız ama burada günler geçmiyor bir türlü, çok uzun geliyor bana. Taygadayken geyiklerle uğraşıp, insanlarla konuşurken bir gün nasıl geçiyor anlamıyorduk bile.”
Yüzünde gerçekten yürek parçalayıcı, acılarla yüklü bir ifade vardı ve ancak, kucağındaki torunu ağladığında onu yatıştırırken gülüyordu.

Araya Galtın girdi: “Dün taygaya gitmeyi çok istemiştik ama olmadı. Obayı çok özlemiştik. Hep oraya gitmek, yeniden görmek istiyorduk. Ama yaşlandık ve bir yerden bir yere gitmek bizim için artık çok güç. Zaten, bazı genç çiftler küçük çocukları yüzünden kışları köyde kalıyor. İleride ne olacak, onu da bilmiyorum.”

Oradan ayrılıp kaldığımız yere doğru yürürken, neden taygayı özlediklerini çok iyi anlamıştım aslında. Akgöl’ün (Moğolca Sagannur) nüfusu taygaya göre çok daha kalabalık olmasına rağmen, yine de çok daha sakin bir yerdi. Köyün nüfusu yaklaşık 1500 kişi demişlerdi bize ama ne zaman dışarı çıksak sokaklar hep boştu. Burada yaşam belirtisi yoktu yani. Taygada ise gece hava kararana kadar çocuklar çığlık çığlığa dışarıda oyun oynuyor, yaşlılar ve gençler sürekli birbirlerini ziyaret ediyorlardı.

Akşam soba başında Borhu ile sevgiyle konuşup dostça sohbet ederken köydeki yaşam hakkında biraz daha bilgi edinmiştik. Borhu da eşi hasta olduğu ve çocuklar okula gittiği için köye yerleşmiş. Ona göre köye yerleşenlerin çoğunun nedeni buymuş. Moğolistan’da parlamenter sistemden önce, yani yaklaşık 1992’ye kadar, eski Sovyet tipi “sosyalist” rejimin etkileri olduğu için Dukhalar uzun yıllar devlet kontrolü altında yaşamışlar. Tarım Bakanlığı da gelip, “kolektifleştirme” adına rengeyiği sürülerine el koymuş.

Oysa Dukhalardaki kolektif kültür yüzlerce, belki de binlerce yıl geriye dayanıyordu. Ama 1950’lerde başlayan kamulaştırma işlemleri sonucu bütün rengeyikleri devletin malı sayılmış ve Dukhalar da onlara baktıkları için pek küçük bir maaşa bağlanmış. Her bölgede açılan “negdel“, yani kolektif kooperatiflerin altında insanlar veterinerlik ve sağlık hizmetlerinden yararlanıyormuş, ancak göç zamanı ve diğer bazı önemli konuların merkezi olarak belirlenmesi Dukhaları geleneksel rengeyiği yetiştiriciliğin dışına itmiş. Hatta bir dönem yerel yönetim, rengeyiği yetiştiriciliği yeterince “verimli” olmadığı gerekçesiyle Dukhalara rengeyiklerinin yarısını kesmeleri emrini bile vermiş. Birçok yaşlı bu kararı hatırladıkça hâlâ çok kızgın.

Borhu bu trajik ve aynı zamanda kültürel kıyımla sonuçlanabilecek olayı şöyle aktardı:
“Babam uzun yıllar bu olayı bize anlattı. Bizim atalarımız çok eski zamanlardan beri rengeyikleriyle beraber yaşıyorken, devlet bütün sistemimizi değiştirmeye çalışmış. Bizim için çok çok kıymetli olan rengeyiklerinin tekinin bile boşuna kesilmesi akıl alır bir şey değilken, sahip oldukları tüm hayvanların yarısı kesilen insanlarımızın neler hissettiğini düşünemiyorum bile!”
Dukhaların Moğolistan’ın kuzeyine yerleşmeden önce Tuva’dan buraya göç etmesi, Moğolistan’da oldukları süre içinde gene rengeyiklerine ve inançlarına yapılan devlet müdahaleleri gibi etkenler düşünüldüğünde, günümüzde hâlâ rengeyiği yetiştiriyor olmaları ve geleneksel yaşamlarını sürdürmek için mücadele etmeleri belki de büyük bir mucize. Bu insanları dağlarda göçer bir yaşama bağlayan bazı sırlar olmalı diye düşünüyor insan.
Bir gün de, Borhu’nun mutlaka tanışmamız gerektiğini söylediği Satu’yu ziyarete gittik. Satu ve ailesi köyün içinde “ger” adı verilen geleneksel Moğol çadırında yaşıyorlardı. Kulakları ağır işiten Satu, karısı ve torunları karşıladı bizi. Bütün aile dikkatle, babalarını görmeye gelmiş bu yabancıları, yani bizi meraklı gözlerle izliyorlardı. Ben Dukhaca, kadına ismini sordum. Ama o sadece gülümseyerek yüzüme baktı. Diğerlerine döndüm, hiç kimse ne dediğimi anlamamıştı. Tekrar ettiğimde Satu duruma müdahale etti, kendisi dışında kimsenin Dukha dilini bilmediğini, zaten karısının da Moğol olduğunu söyledi. Kendisi de 12 yaşından beri burada yaşıyormuş. Köydeki gençlerin neredeyse hiçbiri dillerini bilmiyordu artık. Satu’nun karısına bu konuda ne düşündüğünü sordum. Şöyle yanıtladı:
“Çocukların hepsi okula gittikleri için Moğolca öğrendiler. Bu kötü bir şey sayılmalı aslında. Böyle devam ederse Dukha dili yakında tamamen unutulacak!”

Tekrar üzerinde düşündüğümde bu durumun bütün ailelerde benzer olduğunu fark ettim. Borhu’nun kızları da Dukhacayı çok az biliyordu. Onlarla konuştuğumda anlıyorlar ama cevabı mutlaka Ariuna’ya Moğolca olarak veriyorlardı. Israrcı olduğumda ise çekiniyor, gülümsüyorlardı sadece. Daha sonra tanıştığımız Soldof gene konu ile ilgili üzüntüsünü dile getirmiş ve şöyle demişti:

“Son 10 yıldır çocuklar ve gençler Dukhaca öğrenmek istemiyorlar; öğretmeye çalıştığımızda da kaçıyorlar. Dilimizi sadece yaşlıların konuştuğu, işe yaramaz bir dil olarak görüyorlar. Artık taygada bile gençler kendi aralarında Moğolca konuşuyor. Yakında, bir nesil sonra, dilimizi belki de kimse konuşamayacak.”

Dukhaların yanında kaldığım zaman da fark etmiştim, dilin yitirilmesi, yaşlılar tarafından çok önemsenen bir konuydu. Başkente, Ulan Bator’a dönüşte tanıştığım Oyunbadam daha önce iki yıl köydeki okulda Dukhaca öğretmişti. Bana durumun gerçekten de kötüye gittiğini söyledi Oyunbadam: “Bugün artık okulda Dukhaca öğreten kimse yok ama ben öğretirken bile durum pek iyi değildi” dedi. “Çocuklar kesinlikle öğrenemiyorlardı çünkü okuldaki Moğol çocuklar, onlarla alay ediyorlardı. Rengeyiği çobanları kendi dillerini öğrenmeye çalışıyorlar, deyip taklitlerini yapıyorlardı.”

Oyunbadam şöyle devam etti:
“Bu koşullar altında çocukların anadillerini öğrenme konusunda hevesli olmasını beklemek çok zor elbette. Belki de ailelerin artık çocuklarına anadillerini öğretmemesinin altında bu sebepler yatıyor olabilir. Ne de olsa biz buraya geldiğimizden beri Moğolca konuşmak zorunda bırakıldık ve dağlarda yaşayan ilkel, geri insanlar olarak görüldük. Bence bu belleklerine artık yerleşmiş olabilir ve insanlar belki de içten içe dilimizi konuşmaya utanıyorlardır.”

Dilleri kaybolursa kültürlerinin de tehlikeye gireceğini düşünen Dukhalar haklıydı tabii ama bazı geleneklerin köyde bile devam ettiğini görmüştük. Aynı taygada olduğu gibi buradakiler de çadırlarının içindeki ateşi kutsal sayıyor, ciddi bir sorun yaşadıklarında Şamana gidiyor ve her fırsatta doğaya süt sunuyor, dua ediyorlardı. Doğaya duyarlılıkları da aynı şekilde sürüyordu. Evini ziyaret ettiğimiz ve bize uzun uzun eski günleri anlatan Solnof bu konuda diğer insanların duyarsızlığından bile şikâyetçiydi ve şöyle diyordu:
“Biz Dukhalar normalde hep akan suları kullanırız ama burada köyde mecburen göl suyunu içiyoruz. Gene de aynı kurallar burada da geçerli. Kirli hiçbir şeyi gölün içinde yıkamayız. Suyu bir kapla dışarı alıp öyle kullanırız. Ancak bugünlerde bazı insanlar çöplerini gölün kenarına bırakıyorlar ve rüzgâr çıkınca da bu çöpler göle uçuyor. Eskiden böyle şeyler asla olmazdı. Çevreyi kirletmenin ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu unutuyor bazı insanlar.”

“Tehlikeli derken ne demek istiyorsun” diye sordum merakla.
“Biz şuna inanırız ki, her nehrin ve dağın bir ruhu vardır ve bazı yerlerdeki ruhlar kızgınlardır. Bunların neden kızgın olduğunu kimse tam olarak bilemez ancak insanlar oraları pislettiği için kızgın olduklarını söyleyenler var. Bana göre bu ruhlar kendi topraklarını insanlardan korumaya çalışıyorlar çünkü artık birçok insan sayısına hiç dikkat etmeden avlanıyor ve bitkileri topluyor. Oysa doğa bize bu hayvanları ve bitkileri armağan olarak veriyor, başkalarıyla da paylaşalım diye. İnsanlar bunları kendilerine aitmiş gibi kullandığında oradaki nehrin ya da dağın ruhu kızgın oluyor elbette.”

Köyde yerleşik yaşayan Dukhalarla biraz vakit geçirdikten sonra, onların hayatında büyük değişiklikler olduğunu ve belki de bir geçiş dönemi yaşadıklarını görmüştük. Ancak birçok Dukha okula gitmiş, hatta eskiden köyde ya da şehirlerde fabrikalarda çalışmış ve buna rağmen yine de taygaya geri dönmeyi tercih etmişti. Her şeye rağmen bunlar, bazı şeylerin tamamen değişmeyeceğine dair bir işaret sayılabilir mi diye içimizde bir umut belirmişti. Sonuçta taygada yaşam zor, Dukhalar bildiğimiz anlamda hayvancılık yapmıyorlar ve geçimlerini Moğollardan çok daha zor koşullarda kazanıyorlar. Ancak onca kişiyi yine de taygada rengeyikleriyle birlikte tutan şey neydi? İsteseler rahatlıkla köye yerleşip, Moğollar gibi büyükbaş hayvan yetiştirerek “daha rahat” bir yaşam sürdürebilirlerdi.
Bunun cevabı belki de, köyde tanıştığımız Baht’ın bize anlattığı hikâyede gizliydi:

“Biliyor musun burada Gostya adında çok meşhur bir Şaman vardı. Şimdi çok yaşlı ve felç geçirmiş olduğu için çocuklarıyla birlikte başkentte yaşıyor. Birkaç yıl önce köye geldiğinde taygaya gitmek istiyorum diye ısrar etti Gostya. Üstelik ulaşılması daha zor olan Baron taygaya gitmek istiyordu. Bu ne demek biliyor musun? En az iki gün, belki de üç gün boyunca yüksek dağları ve derin vadileri geçerek at üstünde yolculuk yapmak demek. Kimse felçli bir adamın bunu yapabileceğine inanmıyordu. Ama Gostya tekrar taygayı görmeyi o kadar çok istiyordu ki, akrabaları denemeye karar verdi. Oğlu onunla birlikte at bindi. At üstünde bir yandan arkadan babasını tutuyor, bir yandan da hayvana hâkim olmaya çalışıyordu. O felçli adam sonunda, o haldeyken taygaya ulaşmayı başardı. Hepimiz çok şaşırmıştık. Rengeyikleriyle yaşamayı özlüyor musunuz diye sormuştun ya, bu anlattığım şeyden belki cevabı çıkarabilmişsindir. Bir kez orada yaşayanın, o topraklara ne kadar bağlı olduğunu siz anlayın işte…”
Akgöl’den ayrılma vakti geldiğinde, ne kadar çok şey öğrendiğimi düşündüm yol boyunca. Baht’ın anlattığı hikâye içimizi rahatlatmıştı. Rengeyikleriyle beraber dağlarda yaşayan Dukhalar, en azından bir süre daha bunu sürdürecek gibi gözüküyorlar. Dukhaların çadırları, dev boynuzlu rengeyikleri ve çocukların gülüşmeleri olmadan taygayı hayal etmek çok zor.

Fotoğraf: Moğolca “Sagannur” diye bilinen köye Dukhalar “Akgöl” diyor. Köy aynı zamanda Dukhaların obalarına en yakın yerleşim yeri. Köydeki evler su ihtiyaçlarını hemen yakındaki Akgöl’den taşıyarak karşılıyor.

Yazı ve Fotoğraflar: Selcen Küçüküstel

Atlas Aralık 2012 / Sayı 237

Foto Galeri

Paylaş: