Kırım İlber Ortaylı Yazdı

Kırım İlber Ortaylı Yazdı

Çarpıcı manzaraları, eşsiz doğası ama en çok tarihsel zenginliği, kültürel çeşitliliğiyle dikkat çekiyor Kırım Yarımadası. Cenevizlilerin, Kırım Tatarlarının, Osmanlıların, Rusların izlerini silinmemecesine taşıyor. Şehirlerinde Osmanlı Kırım’ından Romanovlar Kırım’ına geçişin abideleri yükseliyor. Tarihçi İlber Ortaylı, Atlas için Kırım’a gitti; bu hanlar ve hanedanlar ülkesini yazdı.

Yazı: İlber Ortaylı / Fotoğraf: Kerem Yücel

Karadeniz sahilleri güney tarafında da, kuzeyde de Kırım Yarımadası hariç öyle fazla girintili çıkıntılı bir bölge değildir. Kırım Yarımadası’nın ise kıtayla bağlantıları coğrafi olarak oldukça sınırlıdır. Bu yarımadadaki en büyük özellik güney kesiminin Yayladağı dediğimiz sıradağlar dolayısıyla kuzey steplerinin rüzgârlarına kapalı subtropik bir güney kıyı şeridine sahip olmasıdır. Bu subtropik şerit üzerinde bütün Rusya’da görülmeyen bir ziraat ve bahçecilik vardır. Narenciye; hatta sakinlerinin pek istifade edemediği, ıslah edemediği zeytin ağaçları bile görülmektedir. İklim mutedildir. Gerçi bizim kıyılarımız ve İtalya’nın Akdeniz kıyıları derecesinde olmasa da yılın dört mevsiminin yaşandığı söylenebilir. Bir fark daha vardır. Güneyin ılıman rüzgârlarına Kırım Yarımadası’nın sahilleri daha fazla açık olduğundan, bizim Karadeniz kıyılarına göre bu iklimin orada daha mutedil bir ziraata vesile olduğu söylenebilir. Bu özellik Abhazya kıyılarında, Soçi’de de göze çarpmaktadır. Orası da aynı şekilde kuzey ikliminden sıradağlar, Kafkas Dağları dolayısıyla masun kalmaktadır.

Atlas dergisi için yaptığımız Kırım gezisini, Akmescit (Simferopol), güneyde Yalta, Aluşta, Alupka, Akyar (Sivastopol), Akmescit’e 30 kilometre kadar uzaktaki Kırım Hanlığı’nın başkenti Bahçesaray ve Kefe (Feodosia) ve onun hemen yanı başında eski Kırım Suğdak denen şehir ve nihayet en kuzeyde Karadeniz kıyısındaki Gözleve (Evpatoria) ile tamamladık.

Bu şehirlerin özelliği şudur. Bunlar Osmanlı Kırım’ından Romanovlar Rusya’sına geçişi abideleriyle temsil eder. Bugünkü Kırım’ın 19. ve hatta 20. yüzyılın 1940’lı yıllarına kadar olan nüfus kompozisyonu değişmiştir. 1944 yılının Mayıs’ında Kırım Yarımadası’nın sakinleri büyük ölçüde sürülmüştür. Burada yaşayan Almanların ama en başta Kırım Türklerinin, bazı başka küçük azınlık grupların yarımadanın dışına çıkartıldığı ve burada yaşayan nüfusun sürgün ve imha yoluyla yarımadadan uzak tutulduğu bilinmektedir. Ancak 1966 yılında çıkan bir kararname ile hukuken dönüş yolu açılmış, fiiliyatta bu çok uzun yıllar tatbik edilmemiştir. O gün için istisnai olarak yarımadaya avdetine müsaade edilenler çok gariptir ki şarapçılık ve bağcılıktan anlayan Müslüman sakinlerdi. Çünkü yarımadada bu iş pek iyi yürümüyordu.

Kırım’ın ikinci büyük şehri Akyar (Sivastopol), eşsiz coğrafi konumu ve 8 kilometrelik doğal limanıyla stratejik bir konuma sahiptir. Bu yüzden Sovyetler Birliği zamanında en önemli deniz üssüydü. Bugün de Rus ve Ukrayna donanmaları tarafından kullanılıyor ve bölge yarı askeri bir nitelik taşıyor. Şehir aynı zamanda Ruslar ve Ukraynalılar tarafından çok rağbet edilen bir tatil merkezi. Sivastopol 1853-1856 tarihleri arasındaki Kırım Savaşı’nın en kanlı muharebelerinin gerçekleştiği yerdi.

Kırım’ın ikinci büyük şehri Akyar (Sivastopol), eşsiz coğrafi konumu ve 8 kilometrelik doğal limanıyla stratejik bir konuma sahiptir. Bu yüzden Sovyetler Birliği zamanında en önemli deniz üssüydü. Bugün de Rus ve Ukrayna donanmaları tarafından kullanılıyor ve bölge yarı askeri bir nitelik taşıyor. Şehir aynı zamanda Ruslar ve Ukraynalılar tarafından çok rağbet edilen bir tatil merkezi. Sivastopol 1853-1856 tarihleri arasındaki Kırım Savaşı’nın en kanlı muharebelerinin gerçekleştiği yerdi.

Bugünkü Kırım’da süt ürünleri, hayvancılık yani inekçilik ve bağcılık ve ona bağlı şarapçılık, arıcılık gibi dalların eski zamanlarla mukayese edilmeyecek kadar gerilediği görülüyor. Bir başka problem daha ortaya çıkmaktadır. Yılların iklim değişikliğine göre meyvecilik, tahıl ve buğday üretimi kadar garantili olmadığı için meyve bahçeleri yok edilmekte ve ihracatta çok garantili bir gelir sayılan buğday ekimine ağırlık verilmektedir. Bu nedenle çok yakın gelecekte yarımadanın şimalinde kalan geniş Kırım arazisinin tamamıyla meşhur tadı malum meyve ziraatından uzak tutulacağı, buğday üretimine öncelik verileceği söylenmektedir. Bir başka özellik de Kırım’ın bilhassa sahil kesiminin çok yoğun bir biçimde, garip bir mimariyle şeklinin değişmesidir. Esasen Sovyetler Birliği’ndeki sanatoryum kültürü bu bölgede anormal cesamette binaların yapılmasına başlangıç teşkil ediyordu. Maalesef bu bugün de devam etmektedir. Daça kültürü Kırım Yarımadası için bir büyük çirkinleşme ameliyesine dönüşmüş olabilir. Bugünün Yalta Livadya ve Suğdak gibi kıyı şehirleri maalesef zevksiz ve çevreyi bozan binalarla doluyor. 750 metre yüksekliğindeki Angara Tepesi’nden (Angarski Perevol) bu manzaraları görmek mümkün. Bunun ileride düzeltileceği ve durdurulacağı ümit edilmektedir. Çünkü çevre bilincine herhalde Rusya ve Ukrayna’da, dünyanın öbür bölümlerinde olduğu kadar dikkat edildiğini ve edileceğini düşünmek istiyoruz.

Eski Kırım, Kırım Yarımadası’na yerleşen Tatarların ve Kıpçak kabilelerinin Müslümanlığı 13. asırda benimsemeleriyle ortaya çıkmıştır. Burada Eski Kırım denen şehirde Özbek Han’ın yaptırdığı cami Kırım’ın ilk Müslüman abidelerinden biri sayılabilir. Kefe ise ismi itibariyle (Caffa) Cenevizlilerin bıraktığı bir mirastır. Feodosia diye teleffuz edilen Teodosia ismi yanıltıcı olmasın. Çünkü bu II. Katerina devrinde adaya neogrek bir karakter kazandırmak için bolca konan isimlerdendir. Mesela Simferopolis, mesela Kefe’ye Feodosia demek, Akyar’a Sivastopolis demek, Gözleve’ye Yevpatoria demek. Arada çarın sarayının bulunduğu yere Saranda veya Oreanda demek gibi… 1944’ten sonra birtakım isimlerin yerine daha ideolojik olanları konmuştur. Krasnoktyobirska vs. gibi birtakım kolhoz adları. Bunlar da zamanla değişmiştir fakat burada çok eskiden kalma isimler her yerde görülmektedir ve muhafaza edilmektedir. Benim soyadımı aldığım Ortay kasabasından ise geriye hiçbir şey kalmamıştır. Hülasa Kırım, bugün 2 milyonu aşkın nüfusuyla oldukça kozmopolit yapısını devam ettirmektedir. İçerideki siyasal gerilimler şiddet eğilimini kaybederse daha uyumlu bir yaşam sağlanacağına şüphe yoktur.

Kırım’ın asıl başkenti Akmescit’tir. Hanlar devrinden sonra da, yani 1783’ten sonra Kırım’ın merkezi Rus valinin oturduğu bu yer olmuştur. Tavrida (Kırım Yarımadası ve Aşağı Dinyeper ile Karadeniz arasında kalan sahayı içeren bölge) valisi yarımadayı buradan idare etmiştir. Sovyet İhtilali’nden sonra da milli Kırım hükümetinin, bilahare de Sovyet idaresinin merkezi olarak devam etmiştir, bugün de öyledir.

Simferopol’ün yakınındaki Bahçesaray ise özellikle Kırım Türklerinin yoğun olarak oturduğu ve nüfus itibariyle yarıya yakın kesimini meydana getirdikleri, belediyenin de bu nedenle Türk unsura yakınlık duyduğu, yakınlık duymak zorunda kaldığı bir yerdir.

Akyar, Ukrayna’nın ortasında halen eski Rusya’nın araştırma kurumlarının bulunduğu, -Moskova Lomonosov Üniversitesi’nin şubesinin burada bulunduğunu bilelim- bir yer. Asıl önemlisi Ukrayna donanmasıyla birlikte Rus donanmasının da burada yer alması nedeniyle yarı askeri bir bölgedir ve Rusya burada yaşamaktadır.

Kırım’ın sahil kesiminin sayısız turistik problemleri vardır. Fakat bu bölgeler eski Romanovlar Rusya’sının ve bizim anladığımız Tolstoy, Puşkin, Çehov kültürünün yaşadığı yerdir. O kadar ki, Eski Rusya’da, Kırım’da bir daçası, bir köşkü bulunmak herhangi büyük aristokrat aile için bir imtiyazdı. Buna 19. asırda Ruslar tarafından ilhak edilen Orta Asya hanlıkları da dahildi. Mesela Buhara emiri, Kırım’da bir saraya sahiptir.

En önemli eser Voronzovların köşküdür. 1837’de 3 milyon altın ruble sarfıyla yüzlerce dönüm araziyi bahçe kültürü bakımından, ağaç çeşitleri bakımından ıslah eden ve burada Anton Keebach gibi ünlü bir Alman botanikçiyi kullanan ve bölgede hakikaten bugün bile bir korunmuş saha yaratan Prens Voronzov’un ismini burada belirtmeliyiz.

Suğdak, Cenevizlilerin müstahkem kalesiydi ve daha Selçuklular devrinde Anadolu’nun hâkimiyetinin duyulduğu bir yerdi. Çünkü 13. asırda Kırım’ın sahil kesimi Selçuklu dünyasının yönetimine, ticari ağına, askeri kontrolüne tabi olmuştur. Kefe’de ise birçok halkla birlikte Cenevizlilerin hâkimiyeti vardır. Fatih Sultan Mehmet devrinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’na katılmıştır. Osmanlı döneminde Kefe ve civarındaki Suğdak, Kerç ve Azak gibi yerler doğrudan bir sancak olarak merkeze tabidir (Kefe sancağı). Hepimiz biliyoruz; burayı Yavuz Selim Han şehzadeliği zamanında sancak şehzadesi olarak yönetti. Çok serbest hareket ederdi. Kafkasya taraflarında fetihlerde bile bulundu. Bu bir aşırı hareket değildir. Çünkü Budin beylerbeyi, Van beylerbeyi, Azak beyi ve Kefe sancakbeyinin komşu ülkelerle diplomatik ilişki kurma, sınır tashihi konusunda anlaşmalar yapma ve hatta bazı halde merkezi beklemeden geçici, çok ani durumlarda silahlı mücadeleye girebilme hakkı vardı. Yavuz Selim Han bunu Kırım Hanlığı’nın kıyısında kullanmıştır.

Kırım Hanlığı Osmanlı idare sistemi içinde tıpkı Erdel (Transilvanya) krallığı, Eflak, Boğdan gibi mümtaz eyaletlerdendi. Mümtaz eyalet ne demektir? Bunu bugün anlatmak için çağdaş bir örnek vermek gerekirse eski Doğu Bloku Varşova Paktı üyeleri gibi düşünmeliyiz. Silahlanma konusunda belirli sınırlamalar vardır. Ve kesinlikle Devlet-i Aliyye’nin koyduğu normlar geçerlidir. Kırım süvari ülkesidir. Ağır ateşli silahlar kullandırılmaz, hafif ateşli silahlara izin verilir ve burada yerli askerin yanında asıl silahlı kuvvet sancaktaki yeniçeri garnizonudur. Tabii merkezden, İstanbul’dan tayin edilen kadı hukuk işlerini düzenler ama bunun yanı başında yerli ulemanın kadı naibi olarak ve bürokraside çok önemli rolü vardır. Nitekim Kırım Yarımadası daha ahidnameden yani II. Mehmet’in ilhakından evvel Osmanlı ülkesine önemli ölçüde âlim ve fakih sevk eden bir bölge olarak tanınır. Gene aynı şekilde Kefe sancağının bazı görevlileri vardır. İstanbul’daki Balkapanı ve Yağkapanı, çarşı ve depolar büyük ölçüde Kefe’den gelecek denizaşırı yiyeceğe bağlıdır; yani Kefe payitahtın beslenmesinde tıpkı Dobruca’nın buğday ve et konusundaki rolü gibi besinlerde, süt gibi ürünlerde, bazı meyvelerde çok önemli bir rol oynamaktadır.

Kırım Yarımadası’nda bilhassa 16. yüzyılda Osmanlı mimarisinin etkileri görülmektedir. Bunu Gözleve’deki camide görmek mümkündür. Hansaray civarında görmek mümkündür. 15. asırdaki bütün eserlerde artık Anadolu mimarisinin etkilerini görmeye başlamak mümkün olmaktadır. Kırım halkının mutfak zevki, bilhassa Bahçesaray’da, Osmanlı Anadolu ülkesiyle, Balkanlar’la büyük bir benzerlik içindedir ve bu konuda bir yabancılaşma görülmez.

Bu ülkenin, Rus Çarlığı tarafından ilhak edilmesinden, yani 1783’ten sonra da Osmanlı ülkesiyle yakın ilişkileri olmuştur. Her şeyden evvel çok büyük ölçüde göç meydana geldiği görülmektedir. İnsanların eğitim için gittiği görülmektedir. Kırım Savaşı’ndan sonra gene büyük bir göç dalgasıyla Bulgaristan ve Romanya’da Dobruca bölgesi Kırımlılarla dolmuştur. Mithat Paşa’nın bu iskânda büyük bir rolü vardır. Şunu belirtelim; Kırım Yarımadası’nın eğitim konusundaki bağı sadece Müslüman din görevlisi, medrese konusunda değildir. Askeri okula giden, hukuk eğitimi gören, Darülfünun’da, Tıbbiye’de okuyan gençler de her zaman olmuştur. Sovyet devrinden evvel Kırımlı münevverlerin Osmanlıca diyebileceğimiz İstanbul lehçesi ve jargonu ve yazı diliyle çok iyi yetiştirildikleri, hatta uzun bir dönem Kırımlı münevverlerin, benim tanıdığım yaşlıların İstanbul Türkçesini çok iyi kullandıklarını hatırlamak mümkündür.

Kırım’a yapılacak bir seyahatte Kefe’nin mutlaka görülmesi gerektiğini söyleyelim. Karaulov ve Sosnogorova adlı iki seyahat yazarının 1883’te bastırdıkları Kırım rehberinde şöyle bir ibare var. “Kefe” diyorlar “bugün on bin nüfusu olan güzel bir sayfiye yeri, mazide ise bu Cenova medeniyetinin parlak bir merkezi”. Gerçekten de şehirdeki en eski kalıntıların bulunduğu küçük Cenova Mahallesi bile hakikaten Cenevizlilerin önemini göstermektedir. Şehirdeki sinagog ve mescit kalıntıları da buranın bir zamanlar adeta Beyrut, Selanik, İzmir gibi kozmopolit bir Karadeniz şehri olduğunu ve iç kesimlerin zenginliğini dünyaya aktaran bir liman halinde geliştiğini göstermektedir. Bugün buranın bir sayfiye şehri olma özelliğini sürdürdüğünü de belirtmek gerekir.
Buradaki Ayvazovski Müzesi bizim Dolmabahçe Sarayı’ndaki koleksiyonlarından tanıdığımız ve Sultan Abdülmecit’in hediye ve nişanla taltif ettiği Ayvazovski’nin eserlerinin en geniş toplandığı yerlerden birisidir. Kefe’ye kadar uzanan demiryolu Kırım Savaşı’ndan sonra yapılmıştır. Bu da ülkeyi çok erkenden iç taraflara bağlamakta rol oynamıştır.

Gene aynı şekilde Bahçesaray gezisini yaptığınız zaman Hansaray’a bakmak gerekir. Esas olarak çok eskiden, 15. asırdan kalma bölümleri olmasına rağmen Hansaray, Kırım hanlarının ikametgâhıdır. Mirzalarla birlikte namaz kıldıkları cami buradadır. Hansaray’ın haziresi çok önemlidir, hanlığın tarihi ve şecere tespiti yönünden. Bu bina tıpkı Lübnan’daki Beytüldin (Maanoğullarının Dürzi emirlerinin sarayı) veya Balkanlar’daki daha küçük çaptaki binalar gibi büyük bir Topkapı Sarayı taklidi olarak düşünülmelidir. Çok canlı olarak geçmiş asırlardaki ressamlar tarafından yapılan resimlerde, halkın daima Hansaray’ın önünde yerleştiği, pazar faaliyeti yürüttüğü görülür. Belirli zamanlarda Kafkasya’dan Karaşay kabilelerinin ziyaret ettiği, bilhassa yeni doğan hanzadelerin 6-7-8 yaşlarına geldiği vakit bunlar tarafından alınıp Kafkasya’ya götürüldüğü, binicilik ve silah eğitimi aldıkları ve on sene kadar sonra geri getirildikleri bilinmektedir. Bahçesaray gezisinde en çok dikkat edilecek şey, elçi kapısı denen yerdir. Çünkü Kırım Hanlığı mümtaz bir eyalet olarak tıpkı Eflak Buğdan, tıpkı Transilvanya (Erdel) gibi dış ülkelerle elçi teatisinde bulunabilmektedir. Hatta bunların dış ülkelerde mukim elçileri vardır. Dış ülkelerde mukim elçilik Bab-ı Âli’nin tenezzül etmediği bir kurumdur. Bu nedenle Kırım Hanlığı elçileri bu görevi yerine getirirdi. Bu elçi kapısında Kırım hanlarının Moskova, Polonya, Litvanya, Macaristan’ın Erdel, Eflak, Buğdan gibi ülkelerle temasını görmek mümkün olmaktadır.

Kırım’ın sahil kesimindeki, Yalta Konferansı’nın yapıldığı II. Nikola’nın yazlık sarayı görülecek yerlerdendir. Kırım’ın en güzel manzaralarından biri buradadır ve yanı başındaki kilise bir hazin tarihi sayfayı hatırlatmaktadır. Hesse Prensesi Alice -ki aynı zamanda II. Nikola’nın biraz uzaktan kuzenidir, çünkü her ikisi de Kraliçe Victoria’nın torunlarıdır- ailesinden getirdiği ırsi hemofili hastalığıyla Rus tahtına hasta bir veliaht doğurmuştur. Kadıncağızın çilesi bu kadarla bitmez. Ortodoks mezhebine geçtiği veya adeta yeniden vaftiz edildiği, kutsandığı kilise –ki burada Aleksandra Feodorovna adını almıştır- bir daha kullanılmamıştır. Bu kilisede galiba en son ibadet eden ana imparatoriçe Maria Feodorovna’ydı. Rus Devrimi’nin ardından meydana gelen iç savaşta bazı hanedan üyeleri ve aristokratlarla buraya sığınmıştı. Ana imparatoriçe, çar ailesinin, yani oğlu, gelini ve torunlarının Yekaterinburg’daki feci akıbetlerini, hapsedilip nihayet kurşuna dizildiklerini buradaki sarayda öğrenmiş ve adeta “Kızıllar gelip beni de öldürsünler” diye ölümü beklemek istemiştir. Çar ailesine iltica hakkını esirgeyen İngiltere, bu olaylar üzerine geride kalan hanedanın ve akraba olanların hepsini bir savaş gemisiyle alarak Avrupa’ya iltica etmelerini sağladı. Saranda’daki saray ise son çarın babası III. Aleksandr’ın yazlık ikametgâhıdır.

Mimari itibariyle hükümdarın mizacına uygun olarak fevkalade mütevazı bir yapıdır. Bu tabii ki Voronzovların yazlığıyla tezat teşkil etmektedir. Kırım’ın bu bağlık ve meyvelik kesimi bugün yoğun bir iskâna konu olmaktadır. Buralarda Çehov Evi’ni görmek gerekir. Unutmayalım tüberküloz (verem) hastası olan Çehov, burada bir süre oturmak zorunda kalmıştı. Karısı Bolşoy tiyatro artistlerinden Olga Knipper Çehova’nın ve zaman zaman Çehov’un ziyaretine gelen Gorki ve Tolstoy’un buradaki münakaşaları bilinmektedir. Bilhassa Gorki’nin yazdığı anılara bakacak olursak bu üç ayrı dünyanın adamı arasındaki müşterek noktalar ve tezatlar çok ilginç bilgiler edinmemize neden olacaktır.

19. ve 20. yüzyıl başlarındaki Kırım, yurtdışına bilhassa meyve sevkıyatının, şarap sevkıyatının yapıldığı zengin bir bölgeydi. Buradaki toprak sahipleri de buna bağlı olarak zengindi. Yerli soylular Mirzalar idareye belirgin ölçüde katılmışlardır. Bunların başlarında bir ayan temsilcisi olurdu, ona “prevoditel dvoryanstvo” (reisü’l-ayan) denirdi. Duma meclisine buradan üyelerini gönderebilmişlerdir. Çünkü kıtanın içinde sözü geçer. Bir araştırmacımızın Hakan Kırımlı’nın belirttiği gibi çar ailesine gayet cömert hediyelerde bulunanlar da bunlar arasından çıkıyordu. Burası zengin bir bölgeydi ve buradaki yapılanma enteresandı. Kırım’a getirilip yerleştirilen Katerina devrindeki Ruslar çok kısa zamanda kendi Rusçalarını ikinci plana ittiler. Yerel Tatar lehçesini konuşmaya başladılar. Tatar âdetlerini benimsediler.

Gelen Almanlar için de bu geçerlidir. Dil öğrenmeye başladılar. Tabii kendi çalışkanlıkları ve teknikleriyle ziraat alanında Almanlar zenginlik meydana getirdiler.
Kırım’ın asıl değişimi Sovyet devrinde olmuştur. Yoğun Rus iskânı burada eski yapıyı bozmuştur. Yeni bir bünye. Bilhassa İkinci Harp’ten sonra gelenlerin, bölgenin ziraatı ve yerel kültürüyle, ziraat kültürüyle pek bağdaşamadıkları görülür. Kırım’ın eski sakinleri Cenevizliler ise Kırım Hanlığı devrinde de orada yaşamaya devam ettiler. Mesela Kırım Hanlığı’nın Litvanya’daki elçisi Mirza Vincenti, Cenevizli bir yerel patriçi idi.

Şu konu üzerinde durmak gerekir; bu yarımada çeşitli ulusların, dillerin, uyum içinde yaşadığı bir yerdir. Aksine dayatmalar, zorlamalar huzursuzluk çıkarmaktadır. Ümit edilir ki bunlar kısa zamanda tasfiye edilecek ve gene eskisi gibi çeşitli renklerin adeta 1918’de Kırım’ın reisicumhuru olan Çelebican Numan’ın dediği gibi bir demet çiçek halinde, halkın bir arada yaşaması mümkün olacaktır.

PROF. DR. İLBER ORTAYLI GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

ATLAS Nisan 2013/SAYI:241

Foto Galeri

Paylaş: