Ayvalık, Denizin Çocuğu

Ayvalık, Denizin Çocuğu

İmbatı, sarmısaktaşından yapılma evleri, kekik kokulu tepeleri, adaları ve elbette balığıyla tam bir sahil çocuğu o. Cunda Adası’nda zaman dururken Şeytan Sofrası’nda günbatımı göreni büyülüyor. Balıkesir’in Ege Denizi’ndeki iskelesi Ayvalık; bir köşesinde göç hikâyeleri ve eski şarkılar, bir köşesinde dalgalar ve rüzgâr çınlıyor.

Yazı: Mehmet Sait Taşkıran / Fotoğraf: Sinan Çakmak

Gümrük Meydanı’nda, önce sırtımı Ayvalık’a verip karşımda duran dingin Ege’yi ve denizin üstünde sekerken donakalmış yeşil çakıl taşlarına benzeyen adaları izledim. Sonra denizden esen imbatın kulağıma fısıldadığı öyküleri dinledim. İmbat yeli melteme dönünce keskin iyot ve çam kokularıyla dolan nefesimle kendime geldim. Ayvalık’ı keşfe çıkmanın vaktiydi artık.

Kıyıdan uzaklaşıp eski mahallelere açılan sokaklara girmiştim. Arnavutkaldırımlı sokakların birinden geçerken morsalkımların altında karşılıklı birkaç kahvenin bulunduğu bir dönemece gelmiştim. Köşedekinin, bulunduğum sokağa adını veren Camlı Kahve olduğunu öğrenince soluklanmak istemiştim. Çünkü ilçenin çok eski sosyal mekânlara sahip olduğunu duymuştum. Adını, önceden etrafını saran geniş pencerelerden alan kahvenin otuz beş senelik işletmecisi Şeref Oral’la sohbet etmiştik.

Geçmişte Rumların “Gümüş’ün Kahvesi” dedikleri yer kaçakçıların toplanıp zaman geçirdikleri mekân olarak da bilinirmiş. Bunun gibi Ayvalık’ta bilinen ve hikâyesi olan bir diğer mekân da Şeytan Halil’in Kahvesi. Eski İzmir Yolu üzerinde yer alan kahveyi işletenler Şeytan Halil’in torunları. Kahveye uğradığımda torunlardan Murat Karadaş ile karşılaşmıştım. Kahvenin duvarlarında eski fotoğraflar, en başta da Şeytan Halil’inki yer alıyordu. Torun Karadaş, dedesine “şeytan” denilmesinin nedenini onun cevval, cesur ve biraz da muzip oluşuna bağlıyordu.

Kentte, Çeşme Sokağı’nda kapı girişindeki levhada “L’union d’Paris” yazan pansiyonda konaklamıştım. Bu bina aynı zamanda Ayvalık’a özgü mimarinin en güzel örneklerinden biriydi. Hani şu işlemesi kolay sarmısaktaşından yapılan kırmızı renkli, yüksek tavanlı, cephesi işlemeli evlerden. Kaldığım pansiyonun sahibi Hatice Arga ile bir sabah kahvaltıda yaptığımız sohbette evin başka özelliklerini ve hikâyesini dinlemiştim. Ev Ayvalık’ın en eski yapılarındandı ve bir zamanlar Fransız Konsolosluğu’nun mekânıydı. Sonraki süreçleri ailesi üzerinden anlatmıştı Arga.

“Eşimin ailesi mübadele sonrası Midilli’den gelmiş. Kayınvalidem çok zengin bir ailenin kızıymış. Önce Edremit’te küçük bir ev verilmiş onlara. Geniş nüfusa sahip aile evi küçük bulup Ayvalık’a ev bakmaya gitmişler. Sonra bu evi almışlar. Ben de 70’lerde buraya geldiğimde evi görmüştüm. Başkasına kiraya verilmişti ama yarı harabe bir halde izbe bir yerdi. Çok duygulandım. Eşimle beraber 1986 senesinde evi biz satın aldık. Bütün dünyayı gezme hayalimiz olsa da gezemeyeceğimizi bildiğimizden bütün kültürleri misafir etme isteğiyle pansiyona dönüştürdük.”

Bunun gibi sayısız mübadele öyküsü var Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde. Her sokakta, meydanda, hemen her evde ayrılıklara tanık olmuş kişiler var. Ayvalık üzerine çok sayıda kitap yazan, bölgenin tarihi denince akla gelen yazar Ahmet Yorulmaz’la görüşmek için Balıkesir’in Gömeç ilçesine bağlı Dursunlu köyüne gitmiştim. Yorulmaz, yaşlılık dönemi ve sağlık sorunları nedeniyle doğanın ortasındaki bu köyde yaşamayı seçmişti. Tek katlı evin bahçesinde oturmuş sohbete başlamıştık. Söz mübadeleden açılmıştı.

“Ayvalık, dokusu itibariyle Midilli’den, Girit’ten, Yunan adalarından gelenlerin getirdiği farklı kültürlerle karmakarışık olmuştur. Buradaki yapıyı belirleyen en temel unsur kuşkusuz mübadeledir. Gerek mimarisi gerek kültürel yapısıyla Rum kültürüyle iç içedir.”

Ayvalık’ın tarihi ile ilgili farklı görüşler var. Ahmet Yorulmaz’ın yazdıklarından hareketle Rum ve Türk tarihçilerinin farklı görüşe sahip olduklarını okudum. Tarihçi Yorgo Sakkari’ye göre Ayvalık, korsanların sürekli saldırıları sonucunda civardaki adaları bırakıp buraya göç edenler tarafından kurulmuş. Bir diğer görüşe göre de Ayvalık Türkmenler tarafından kurulmuş. Ama bu görüşü doğrulayan çok kanıt yok.

Zamana Direnen Durak “At Arabacılar Durağı”, Ayvalık’ın At Arabacıları Meydanı’nda. Bu kıyı ilçesinde taşımacılıkta uzun yıllar önemli rol oynayan at arabacıları, motorlu taşıtların işlerini almasından şikâyetçi ama atlarından vazgeçmemekte de kararlılar.

Zamana Direnen Durak
“At Arabacılar Durağı”, Ayvalık’ın At Arabacıları Meydanı’nda. Bu kıyı ilçesinde taşımacılıkta uzun yıllar önemli rol oynayan at arabacıları, motorlu taşıtların işlerini almasından şikâyetçi ama atlarından vazgeçmemekte de kararlılar.

Kimi kaynaklarda gerçek bir bilgi, kimilerinde rivayet olarak aktarılan hikâyeye göre Cezayirli Hasan Paşa’nın gemisi 1770’teki Rus donanması ile yapılan savaşta hasar görür. Birkaç askeriyle birlikte karaya çıkan paşa Ayvalık’ta çiftlik sahibi Papaz İkonomos’a sığınır. Papaz onlara evini açar ve İstanbul’a gidebilmeleri için yardımda bulunur. Hasan Paşa, İstanbul’a ulaştıktan sonra gazi unvanı alarak sadrazamlığa yükselir. Bir süre sonra kentin dertleriyle başı çok ağrıyan Papaz İkonomos, Hasan Paşa’yı hatırlayarak İstanbul’a gider ve kendisinden kentine özerklik verilmesini ister. Kurtuluşunu kendisine borçlu olduğunu ve ne dilerse yapacağını söyleyen Hasan Paşa, papazın isteğini gerçekleştirir, kente özerklik verir. İşte bu özerklikten sonra Ayvalık’a yerleşen zenginler, sanatkâr Rumlar kenti daha da geliştirip ünlendirir. Bu, 1821 Yunan İhtilali’ne kadar sürer. Ayvalık’ı özel kılan tarihindeki en büyük detay da bu olur. Bu otonominin sonrasında 1900’lü yıllarda da adından çok söz edilen Ayvalık’ta başta Yunanistan olmak üzere İngiltere, İtalya, Fransa ve Norveç’in konsoloslukları bulunurdu.

Ayvalık, küçük bir tepeden denize doğru inen yamaç üzerine kurulmuştur. Kurtuluş Savaşı yıllarında ilk asker kurşununun atıldığı bu tepe İlk Kurşun Tepesi olarak anılır: 29 Mayıs 1919’da Yunan kuvvetlerine 172. Alay Komutanı Yarbay Ali Bey komutasında karşılık verilmişti. Yunan kuvvetlerinin ilerlemesi durdurulmuştu. Ayvalık’ın yakınında yer alan Cunda Adası’na daha sonra Alibey Adası isminin verilmesi de buna dayanır. Hatta hemen her caddenin, büyük sokağın eski isimleri de Milli Mücadele’de bilinen komutanların isimleriyle değiştirilmiştir. Önceden nüfusunun büyük çoğunluğu Rum olan Ayvalık, Cumhuriyet sonrası Midilli’den, Girit’ten, Rodos’tan, Selanik’ten, Makedonya’dan gelen Türklerin yaşadığı yer haline gelir.

Ayvalık kıyılarında irili ufaklı toplam yirmi dört ada bulunuyor. Cunda dışında kalan bütün adalar 1995 yılında sit alanı ilan edildi. Yöre, bitki çeşitliliği açısından çok zengin. Ayrıca hemen her adada ya bir kilise ya da manastır kalıntısına rastlamak mümkün. Ama yörenin sit alanı ilan edilmesi bazı çevre sorunlarının son bulmasını sağlamamış. Uzun süre Çevre Koruma ve Ayvalık’ı Güzelleştirme Derneği’nde başkanlık yapan, şimdi ise üyeliği bulunan Nuray Özer, sorunların temel sebebi olarak bilinçsizliği ve kontrolsüzlüğü dile getiriyor.

“Ayvalık sit alanı ilan edilince çevre sorunları daha da arttı. Öncelikle adalarda arazisi olanlar, zeytinlikleri olanlar yasanın içeriğinden habersiz olduklarından karışıklıklar yaşandı; çünkü bundan sonra arazilerine ulaşamayacaklarını sandılar. Daha sonra bizlerin de çabasıyla az da olsa bilinçlenme sağlandı. Yakın zamandaki en büyük sorun ise Cunda Adası’nda yer alan Ayışığı Manastırı’nın durumu ve tatil dönemlerinde yaşanan kirlilik. Manastırı alan kişiler tadilat çalışmalarına başlamıştı. Bizim asıl sorunumuz manastırda başlayan tadilatın denetlenmiyor oluşu ve çevresindeki genişleme çalışmaları. Bunun için yakın zamanda birçok sivil toplum kuruluşuyla bir araya gelip resmi mercilere başvurduk.”

Bölgeyi tepeden görmek ve sit alanını boylu boyunca izlemek için en uygun yer de Sarımsaklı yolu üzerindeki tepede yer alan Şeytan Sofrası. Sarp kayalıkların üzerinde dev bir masa gibi. Üzerinde demir kafesle çevrili büyük bir ayak izine benzeyen şekle, “şeytanın ayak izi” denmiş; denizi ve adaları gören tepe mesire alanı olmasının yanında bu rivayetle de ünlü. Tepeden bakıldığında hemen hemen bütün adalar, ünlü Sarımsaklı Plajı’nın bir kısmı ve Ayvalık ilçe merkezi görülebilir.

Cunda Adası’nda yer alan ve halkın Âşıklar Tepesi dediği yükseltiye çıktığımda ızgara planlı, yine denize doğru inen dar sokaklara tanık olmuştum. Bölgeyi bilen ve bana yardımcı olan Kadri Kaya ile birlikte tepede soluklanmış, elimizdeki kaynaklara bakıp çevremizdeki kiliseleri seçmeye çalışmıştık. Sokakların birleştiği geniş meydanlarda yükselen eski kiliseler adanın dört bir tarafına dağılmıştı. Tepeye en yakın olan Taksiyarhis Kilisesi’ydi. Adada bir zamanlar Aya Triyada, Dimitriyos, Panaya, Pandaleymonas, Nikolaos kiliseleri de yer alıyordu, şimdi çoğunun izi bile yok. Bunların dışında Çamlı Manastır, Laka Panaya, Ayışığı ve Ayos Apostolos adada yer alan manastırlar.

Âşıklar Tepesi’nde yer alan ve yanındaki yel değirmeniyle birlikte restorasyonu Rahmi Koç tarafından yapılan Ayos Yannis Kilisesi, Necdet Kent’in kitaplığının bulunduğu küçük bir kütüphane görünümünde. Bunun dışında Tavuk, Güvercin gibi adalarda manastır kalıntıları var. Ayvalık’ın güneyinde yer alan Çamlık Koyu’nun tam karşısındaki yarımadanın ucunda ise Tımarhane Adası olarak bilinen yerde, geçmişte akıl hastalarının tedavi edildiği “Tımarhane Manastırı”nın kalıntıları bulunur.

Âşıklar Tepesi’nden kıyıya doğru yürümüş, biraz dinlenmek ve kıyıdaki hareketliliğe tanık olmak için meşhur Taş Kahve’ye geçmiştik. Kahve, ada mimarisinin en güzel örneklerinden biriydi. Suat Bardakçı burada Ayvalık’a yerleşme nedenini, yaşadığı bir aşk hikâyesiyle dile getirmişti. Yıllarca, Ayvalık Belediye Bandosu’nda müzisyenlik yapmış Bardakçı, kente yerleşme sebebini de sanatçı inceliğinde anlatmıştı.
“Ben esasen Burhaniyeliyim. Bir dönem İstanbul’da yaşadım.

İstanbul’da terzilik yapıyor, aynı zamanda akordeon çalıyor ve geceleri pavyonlarda, barlarda programlara çıkıyordum. Bir gün Ayvalık’a asker arkadaşımı ziyarete gelmiştim. Arkadaşımın dostlarıyla karşılaşmıştık. Akşam bir programları olduğunu fakat bütün müzisyenlerin başka etkinliklere gittiklerini söylemişlerdi. Arkadaşım da beni göstermiş, ‘işte size müzisyen’ deyip akşamki programa beni de dâhil etmişti. Program başladığında ben rutin bir biçimde akordeonumu çalıyordum. Bir süre sonra sarışın güzel bir kız yanıma gelip o dönemler moda olan ‘Papatya Gibisin, Beyaz ve İnce’ şarkısını çalmamı istemişti. O gece bu sarışın kıza vuruldum…”
Arkadaşından kızın ailesinin kim olduğunu öğrenen Bardakçı, bir gün sonra kızı istemiş. Aile Ayvalık’ta kalmaları şartıyla delikanlıdan hoşlanan kızlarını Bardakçı’ya vermiş. Şimdi üzerinden kırk sene geçmiş. Dört çocukları olmuş. Bardakçı on yıldır sarışın kızın yokluğunda bir başına yalnız kalmış. “İyi ki İstanbul’a dönmedim de burada kaldım” deyip uzaklara dalmıştı.

Ayvalık’ta yaşayan mübadil halk yanlarında gelirken müzik kültürünü de getirmişti. Geçmişte kordon boyunda matineler düzenlenmişti, kayıklarda ut-keman sefaları bile yapılmıştı. Tam seksen yıllık bir belediye bandosuna sahip olan Ayvalık’ın hemen herkes tarafından bilinen şefi Ergün Tekincan anlatmıştı:
“Bandomuz 1932 yılında kuruldu. O zamanlar Ayvalık İdman Yurdu Spor Kulübü bünyesinde kurulan bando, dört sene sonra belediye bünyesinde çalışmalarını sürdürmeye başladı. Ben de bandoda altmış bir senemi bitirdim. Hemen her etkinlikte, sadece Ayvalık’ta değil civar bölgelerdeki etkinliklerde de yer alan bandomuzu insanlarımız çok sevdi. Bandomuz şimdi de geçmişte de buranın halkından, esnafından oluştu.”

Ayvalık, birçok sanatçının yaşamak için tercih ettiği bir yer. Hatta birçok sanatçı atölyeler, galeriler açmış Ayvalık’ta. Bunlardan en fazla bilineni, gerçekleştirdiği uluslararası etkinliklerle tanınan Prof. Dr. Filiz Ali liderliğinde faaliyet gösteren Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi (AIMA). Akademinin genel sekreterliğini yapan İlke Boran ile hem akademiyi gezmiş hem de kurumun geçmişi üzerine sohbet etmiştik. Akademinin 1998’de kurulduğunu, 2007’ye kadar Cunda Adası’nda bulunan Boyner’lerin evinde faaliyet gösterdiklerini anlatmıştı.

“Haluk ve Tınçay Balıkçıoğlu çifti 2003 yılında evlerini Eczacıbaşı Vakfı üzerinden akademiye bağışladı. Biz de 2007’ye kadar “masterclass” çalışmalarımızı, Cunda Adası’ndaki Boyner’lerin evinde yaptık. Binanın tadilatı bitince bugünkü yerimize geçtik. Ağırlıklı olarak yaz dönemleri, yerli ve yabancı müzisyenlerle “masterclass” çalışmaları yürütüyoruz. Bu çalışmaları yazarlık atölyesi, Ayvalıklı gençlere müzik eğitimi gibi etkinliklerle ilerletiyoruz.”

Akademi, adını eski gümrük binasından alan Gümrük Caddesi’nde. Kıyı boyunca, denize paralel Atatürk Bulvarı’nın altında kalan kısımda çok sayıda tarihi ve kültürel yapıya rastlamak mümkün.

Ayvalık’ın kozmopolit yapısı ve tarihi, kent içinde yer alan mahalleleri de şekillendirmişti. Yamaçtan inen mahallelerin ortasında şimdi cami olarak kullanılan eski kiliseler bulunur. İsmet Paşa Mahallesi’nde Saatli Cami (Ayos Yannis Kilisesi), Hamdibey Mahallesi’nde Çınarlı Cami (Ayos Yorgis Kilisesi), Hayrettinpaşa Mahallesi’nde Hayrettinpaşa Camii (Kato Panaya Kilisesi) yer alır. Kentin eski mahallelerinde, Hamidiye Camii dışındaki camilerin çoğu kiliseden dönüştürülmüştür.
Sokaklarda sarmısaktaşından yapılan büyük evlerin çoğunda zeytinyağı havuzuyla karşılaşmak mümkün. Doğru ya Ayvalık demek bir anlamda zeytin diyarı demekti. Eski taş baskılarla çıkarılan zeytinyağları dünyada bile nam salmıştı. Hâlâ kıyı boyunca, kentin dışına doğru, kullanılmayan, atıl durumda olan çok sayıda zeytin fabrikası bulunuyor. Bu sene belediye tarafından Eski Vakıflar Zeytinyağı Fabrikası’nda açılan Zeytin Müzesi görülmeye değer. Müzede, tavan arasında unutulmuş binlerce belge, şişe, etiket, yazışmalar, fotoğraflar, eski mekanizmalar, ambar defterleri sergileniyor.
Talatpaşa Caddesi’ndeki Bedesten Çarşısı’nda yer alan Girit Mutfağı isimli işletmenin sahibi Fatma ve Bekir Karakuş çiftinin misafiri olmuştum. Lokantanın vitrininde sergilenen ve ilk defa gördüğüm yemekler birbirinden farklı ot türlerinden yapılmıştı. Aile, 45 senedir bu işin içinde olduklarını, önceleri gıda ve şarküteri dükkânı işlettiklerini, daha sonra da işi mutfağa taşıdıklarını anlatmış ve yöre mutfağının püf noktalarından bahsetmişti.

“Biz ailece Girit kökenliyiz. Girit ve Midilli mutfağının zenginliğini birleştirdik. Bitkilerden yaptığımız yemeklerimiz her mevsim, hatta çoğunlukla her ay değişik mönülerden oluşur. Çünkü adalardan toplanan her otun farklı bir dönemi vardır. Biz kendiliğinden yetişen yabani otlardan yemeklerimizi yapıyoruz. Zeytinyağı ile birleşen bu lezzete doyum olmaz.”
Aklıma yöre mutfağının şu anda Girit’te yaşayan mutfakla aynı olup olmadığı sorusu gelmişti. Fatma Karakuş, Midilli ve Girit’in bu konuda daha zengin olduğundan bahsetmiş, özellikle balık ve mezede kendilerinden ileride olduklarını eklemişti. Fakat sebze ve meyve açısından Ayvalık daha zengindi. Çarşı arkasındaki sokaklarda kurulan Perşembe Pazarı’nda Türklerden çok Midilli’den sırf alışveriş için günübirlik gelenleri görünce bunu anlamıştım.

Balıkçılığın durumu ortadaydı. Balık Hali’nde tanıştığım Kaptan Mustafa Zincir bilinçsiz avlanmanın, denetimsizliğin yol açtığı sorunları dile getirirken biraz da öfkeliydi. Ayvalık, denizkestanesi ve tekir balığıyla meşhurdu. Şimdi tekneler denizden iki üç kilo balıkla dönüyor, denizkestanesi de eskisi kadar çıkmıyordu. Balık restoranlarında ise bir zamanlar ucuzluğuyla bilinen ve hazırlanışı kolay olan, sardalye balığı yavrularından yapılan papalina yemeği meşhur olmuştu. Tabii bu da eskisi kadar ucuza gelmiyordu.
Atatürk Bulvarı üzerinde hemen her akşam Girit leblebisi satan seyyar satıcı Mustafa Kidir belki de hüzünlü bir öykünün yaşayan son karakteriydi. Evde eşi Kıymet Kidir’le hazırladığı leblebiyi satmak için yıllardır aynı yere geliyor, kısmetini bekliyordu. Aileden kalma bu işin serüvenini biraz da gözleri dolarak anlatmıştı.

“Anam babam Girit’ten gelme mübadillerdi. Girit’in varlıklı ailelerindendi. Babamın Girit’ten adalara, Yunanistan’a erzak ve yük taşıyan yelkenli tekneleri vardı. Anam ise deniz kıyısında büyük bir çiftlikte yetişmişti. Buraya göçtüklerinde kendilerine küçük bir ev verdiler. Anlayacağın varlıktan yokluğa düştüler. Babam evi geçindirmek için hamallık yapmaya başladı. Şu leblebiyi de Girit’teyken zevk için, kendileri için yapar, konu komşuya dağıtırlardı. Hem de bizim evin leblebisi meşhurdu, Girit’te bilinirdi. Burada hamallık yapan babamın aklına gelmiş daha sonra leblebi yapıp satmak. O gün bugündür anamdan babamdan sonra ben ve eşim yapar olduk bu işi.”

O kadar önemsemiş ki Kidir leblebiciliği, en iyi nohutu almak için İzmir’e gidiyormuş. En temiz deniz kumunu demir kovada ısıtıp salamuraya yatırdığı nohutları, suyu çekildikten sonra kumda pişiriyormuş. Sonra da elekten geçirip, eşiyle beraber poşetleyip iş arkadaşı tepsisiyle birlikte hemen her gün buraya geliyormuş.

Ege’nin bilinen en yakın ve en eski masalıdır Ayvalık. Assos’tan, İda Dağı’ndan esen meltem yeli, adalardan kekik kokularını da alınca yanına, adına Tanrıların Hekatonisa dedikleri dağınık kara parçaları birleşiverir. Çünkü görünmeyen ince bir deniz çizgisiyle ayrılır bütün tarih. Gelmelerin, gitmelerin, ayrılıkların izleri öykü olup kalmıştır sokaklarda. Geçmişteki boşluk ise özlem dolu öykülerle ve eşsiz denizinin dinginliğiyle dolmuştur.

ATLAS Nisan 2013/SAYI:241

Foto Galeri

Paylaş: