Burdur: Anadolu’nun Müzisyeni

Burdur: Anadolu’nun Müzisyeni

Anadolu’nun en çarpıcı seslerinin yankılandığı bir coğrafyadır Teke Yarımadası. Müzikal bir havzadır. Burdur da bu müzikal coğrafyanın başkenti! Halk sanatçıları boğaz havasıyla, icrası zor türkülerle; sipsi, cura, üç telli gibi enstrümanlarla ilin sesini dünyaya duyuruyor.

Burdurlu halk sanatçısı Hacı Ali Yılmaz (Haceli), kentin en eski radyosu Burdur FM’de canlı yayında. Burdur’da Neşet Ertaş tarzı bağlama çalışıyla bilinen Haceli aynı zamanda Teke Yöresi türkülerini başarıyla icra ediyor. Program; söyleşi ve türkülerle devam edip gidiyor. Spiker Serkan Şimşek, Mandırna Ovası’ndaki işçilerden gelen isteği iletiyor. “Mandırna Ovası’ndaki fasulye toplamalarda çalışan işçi Gülten Güler ve arkadaşlarına.” Serkan’ın kadın işçilerin dayıbaşlarından bir ricası var. “Türkü süresince bir mola veriverin gali.” Burdurlularca “Türkiye’nin en iyi fasulyesinin yetiştiği” kabul edilen Mandırna Ovası göllerin evrimindeki Burdur coğrafyasının ovalarından birisi. Doğanın ve tarihin çok şey bahşettiği bu topraklarda deniz yok ama kent topraklarının hiç deniz görmediği anlamına gelmiyor bu. Jeologlara bakılırsa yaklaşık 35 milyon yıl önce Akdeniz Geç Oligosen’de Burdur içlerine kadar ilerlemiş ve ovaların en çukur yerlerinde birer göl bırakarak geri çekilmişti. Akdeniz’in ziyaretinden geriye 14 göl kalmıştı. Göllerin sayısı günümüzde yarı yarıya azalarak yediye düşmüş durumda.

Göl kenarlarına kurulan birçok yerleşim vardı. Gölhisar Gölü üzerindeki yarımadada Sinda, kurutulmuş olan Söğüt Gölü’nün eski kıyılarında Eukereia-Manay Asarı, Yazır Gölü çevresinde Roma yerleşimleri, Salda dolaylarında Aulindenos ve Kayadibi’nde Diocaserea, Yarışlı Gölü kıyısında Tymbrianassos, Karataş Gölü yakınlarında Olbasa, kurutulmuş olan Kestel Gölü etrafında Komama, Kretapolis, Kolbasa ve Burdur Gölü’nün eski kıyılarında Polydorion bunlardan başlıcalarıydı.

Bir Burdur türküsü; “Şu Burdur’dan gece geçtim görmedim/ Beş çeşmeden su içtim kanmadım” diyordu. Burdur’u gece ya da uğramadan geçerseniz bir şey göremezsiniz. Ama sapıp da çeşmelerinden su içmeye başlarsanız kanılmaz bir yerdir. Aslında Burdur’un transit geçiş yeri olması tarihinden gelen bir özelliğiydi. Burdur; İÖ 5’te Anadolu’da yapılan ilk yollardan biri; Via Sabaste’den bu yana iç bölgeleri Ege ve Akdeniz’e bağlayan geçiş yolları üzerindeydi.

Tınıların Coğrafyası
İyice görmek, anlamak için, kenti panoramik görebileceğimiz Susamlık Tepe’deyiz. Önümüze serilen manzara müthiş. Batı Toroslar’ın uzantılarında Söğüt Dağları’nın gölgesindeki “A sınıfı” bir sulak alanın güneyinde bir kent Burdur. Farklı uygarlıkları besleyen bu topraklar, kıraç tepelerdeki ağaçlandırma çalışmalarına yaşam vermeye çalışıyordu şimdi. Yaşam vermeye çalıştığı dövme bakırcılık ve alaca dokumalar gibi geleneksel üretim biçimleri de vardı. Bir zamanlar Burdur, yüzlerce bakırcı dükkânından çıkan çekiç sesleriyle güne başlardı. Burdur alaca dokumaları tezgâhlarından çıkan sesler, neredeyse her evde dokunan halı tezgâhlarından çıkan seslere karışırdı. İstasyona giren trenin sesleri tüm kente yayılır, Burdurspor’un ikinci ligi salladığı dönemlerde “Mavi pembe, gönlüm sende” tezahüratları kentin halı ve gülüne vurgu yapardı. Akan trafiğin, insanların sesleri bulunduğumuz tepeye kadar ulaşıyordu ama biz Burdur’a ait olduğu müzikal coğrafyanın, Teke Yöresi’nin tınılarını dinlemek için gelmiştik.

Kente serpiştirilmiş müzik evleri ve geleneksel enstrümanlar üreten atölyeler arasında biri diğerlerinden ayrılıyordu. Organize sanayi bölgesinde Küçükkaya firması keman, viyola, viyolonsel, kontrbas gibi enstrümanları el emek üretip ihraç ediyordu. Türkiye’nin alanında tek üreticisi olan Küçükkaya daha çok yurtdışında tanınıyordu. Hakan ve Erkan Küçükkaya kardeşler, Münih’teki Fischbach firmasıyla birlikte çalıştıklarını, Burdur’da Stradivari, Gasliano, Guarneri, Montagnana ve Gofriller gibi ustaların çalışma kalıplarına göre üretilen enstrümanların Almanya’da telleri takıldıktan sonra tüm dünyaya ihraç edildiğini anlatıyorlardı. Erkan, Almanya’da bir süre çalıştıktan sonra ustalığa yükselmişti. “1992’de işyerini Antalya’ya açtık ama kentin nemli havası iyi kuruması gereken akçaağaç, ladin ve abanozdan yapılan enstrümanların ölçülerini bozmaya başlayınca 1996’da buraya taşındık. İki usta, beş kalfa ve iki çırakla 700 metrekarelik alanda çalışmalarımızı sürdürüyoruz.” Erkan keman ve viyolonsel yapımında dünyanın sayılı ustaları arasına girmeyi başarmıştı. Özellikle viyolonsel ile çello sırt ve göğüs tahtası konusunda dünyanın en iyi üç ustasından biri sayılıyordu. “Bu tür müzik aletlerinde en önemli yer göğüs tahtasıdır. Almanya’da üretilen viyolonsellerin yüzde 80’inde benim imzam var” diyordu. Alman iş disiplinin sindiği işyerinden ayrılırken ağabey Hakan’ın “Gelecekte dünya bizim kemanlarımızı kullanacak” dileğine katılmadan edemedim.

Lir ve Flüt Kenti
Küçükkaya dünyada tanınma yolundaydı ama arkeolojik olarak Burdur; Sagalassos, Kibyra ve Hacılar gibi dünyaca tanınan merkezlere sahipti. Neolitik dönemden bu yana yerleşimlerin olduğu bir yerdi Burdur. Buluntular Burdur Arkeoloji Müzesi’ni zenginleştirirken bazen yurtdışı sergileriyle kenti tanıtıyorlardı. 2012 yılında müzeden ve Sagalassos’tan götürülen 238 parça eser Belçika’nın Tongeren kentinde bulunan Galya Roma Müzesi’nde bir yıl boyunca sergilendi ve 150 bin Belçikalı tarafından ziyaret edildi. Müzede sergilenen eserler arasında müzikal olanlar da vardı. Sagalassos heroonunda (zafer anıtı) bulunan dans eden kızlar kabartması gibi. İnsan boyutlarına yakın kabartmada lir çalan bir kızın yanı sıra dans eden kızlar betimlenmişti. Daha küçük boyutlardaki bir kabartmada ise el ele tutuşup adeta halay çeken kızlar vardı. Lir çalan Apollon heykeli, bir heykelde Pan flüt, üçgen alınlıkta kitara çalan bir figür, yan flüt çalan melek, kandillerde flüt çalan, lir çalan figürler, pişmiş toprak düdük başlıca müzikal eserleri oluşturuyor. Müzikal eserlerin en ilginci ise Sagalassos’ta bulunan İÖ 5. yüzyıla ait kuş kemiğinden flüt. Günümüzde Aziziye’de Şevket Çeler’in kartal kanadından yaptığı düdüğün aynısı olan flüt, kartal kanadı düdüğünün yörede oldukça köklü olduğuna dair bir kanıt sunuyor. Burdur Müzesi’nde açılan bir sergide yer bulan kemik düdük, sergiye Türk Dünyası Enstrümanları koleksiyonundan katkılar sunan Güner Özkan tarafından binyıllar sonra tekrar icra edilme ayrıcalığını yaşadı. Görüldü ki antik dönemlerin kemik düdüğü günümüzdeki ile aynı sesi vermektedir. Müze çalışanı Ahmet Men, Burdur’a bir müzik müzesi gerektiği görüşünde. “Teke Yöresi kültürünün eskisi gibi yaşayabilmesi için gerekli bu” diyor. “Antik kalıntıları sergiliyoruz ne güzel. Bir etnoğrafya müzesinde yöre çalgıları sergilense fena mı olur.”

Tarihöncesinden bu yana yerleşimlere sahne olan Burdur zengin bir geçmişe sahip. Dereköy Karain’de yapılan kazılarda Paleolitik Çağ’a ait taş aletlerin yanı sıra, Kalkolitik ve Geç Roma dönemi buluntular ile Burdur istasyonu yakınlarında İlk Tunç Çağı’na tarihlenen bir yerleşim bulunuyor. Kent, sırasıyla Hitit, Frig, Lidya, Pers, Bergama Krallığı, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı egemenlikleri altında kaldı. Burdur, tarihi boyunca değişik adlarla anıldı. Limobrama, Polydorion, Bzostas, Tirkemiş ve Buldur. Kent günümüzdeki adını 1329’lardan itibaren aldı. 1329’da Burdur’a gelen İbn-i Battuta, Burdur Kalesi’nden ve çevresindeki bağlardan, bahçelerden, ahilerin onu ağırlama yarışına girdiklerinden söz ediyordu. 1522 tarihli Defter-i Mufassal-ı Liva-i Hamid’de Burdur merkezinde Yeni Mescit, Çukur ve Cami adlarında üç Müslüman mahallesi ile sur dışında 41 evlik Rum ve Ermenilerin oturduğu Hıristiyan mahallesinin bulunduğu kaydedilmişti.

Günümüzde kentin nabzı Gazi Caddesi’nde atıyor. Cumhuriyet Meydanı çevresindeki barlar, pastaneler, lokantalar, kahveler, bilardo salonları daha çok genç nüfusun ve üniversite öğrencilerinin tercih ettiği mekânlar. Cumhuriyet Meydanı, Kültür Sanat Şenliği’nde, İnsuyu Festivali’nde, bayramlarda ve politikacılar geldiğinde geçici bir süre canlılık yaşıyor ve daha sonra sakinlik tekrar başlıyor. Kültür Park, Müze Parkı ve Demokrasi Parkı daha çok yazın tercih edilen yerler. 58. Topçu Tugayı askerlerinin cumartesi pazar günleri kentte yarattığı hareketliliği göz ardı etmemek gerekiyor. Pazartesi salı günleri kent, çevre illerden, merkeze bağlı köylerden Burdur pazarına alışveriş yapmaya gelenlerce dolup taşıyor. Yaşam döngüsünde festivaller, şenlikler, konserler önemli yer tutuyor. Hemen hemen her ilçe yılda en az bir kez bir etkinlik düzenliyor ve halk sanatçılarını konuk ediyor. İnsuyu Festivali son yıllarda yabancı folklor ekiplerini ağırlamaya başlamış. Tüm bu etkinliklerde Burdur’un müzik grupları; Avşar, Ezgi, Muhabbet, Yarenler ve Yayla, bağlantılı sanatçılarla çalıp söylüyorlar.

Folklor Zengini
Politik olarak Isparta’nın, ekonomik olarak Denizli’nin, turistik olarak da Antalya ve Muğla’nın arasında bir geçiş bölgesinde yer alan kent, arkeolojik potansiyeli, turizm kapasitesi, bedelli askerlik ve havalimanı ile kabuğunu yırtmaya çalışıyor. Değeri ön plana çıkmamış, hakkında pek fazla şey söylenip, yazılıp çizilmemiş, bekleyen bir kent Burdur. Burdur’un günümüzde en dikkate değer yönü zengin folkloru. Çalgı kültürünün hiçbir yerde gelişmediği kadar geliştiği Burdur’da çalgı yapan, çalan ve pazarlayan otantik birçok halk sanatçısı bulunuyor. Hada-boğaz havası, uzun havaların Burdur versiyonu gurbet havaları, sadece Teke Yöresi’ne özellikle de Burdur’a özgü “Teke Zortlatması”, Dirmil ilçesiyle özdeşleşmiş sipsi, sipsi cura birlikteliğiyle yapılan müzik, dünyanın tanıdığı Aziziye Folklor Ekibi, söz yanında enstrüman icrasının zorluğuyla öne çıkan türküler, Burdur’u Teke Yöresi’nin müzikal başkenti yapan unsurlardan birkaçı. Müzikal Teke Yöresi; Fethiye, Ortaca, Acıpayam, Kızılhisar, Çameli, Honaz, Dinar, Başmakçı, Yalvaç, Şarkikaraağaç, Cevizli, Akseki, Manavgat, Korkuteli, Alanya’yı kapsayan bir bölge. Bu coğrafyadaki müzikal ve folklorik zenginlik halk müziğinde önemli bir yere sahip. Yöre, bir anlamda Ege, Akdeniz ve İç Anadolu kültürlerinin sentezi konumunda. Bu sentezden de ortaya muhteşem bir müzikal yapı çıkmış. Burdur özelinde Dirmil, Aziziye ve Kozağacı dikkat çekici folklorik merkezler.

Burdur’da halk sanatçıları baba oğul ilişkisinden daha ileri olduğu söylenen usta çırak ilişkisiyle yetişiyorlar. Ali Bedel “Önceden beridir usta çırak ilişkisi vardır Burdur’da. Bir türkü duydun mu makamını yitirmecen, söyleye söyleye şaşırmadan eve gelecen, çalacan. Sabah kalktığında hatırlayıp tekrar çalacan. Ezberine aldın mı tamam” diyor. İnanması güç ama önceden böyle bir gelenek vardı. Ustalar çıraklarını bu yöntemle alıyorlardı. Türküyü uzaktan dinleyip şaşırmadan belleyen “İyi kulağı var, olur bundan bir şeyler” denilerek çırak alınıyordu. Çırak ustanın yanında onun işlerini yaparak, adap usul öğrenerek, enstrümanlardaki tavırları pişirerek yetişiyordu. Usta belli bir noktadan sonra çıraklara el veriyordu. El vermenin anlamı “Sen artık düğün yapabilirsin, toplumda çalabilir, söyleyebilirsin” demekti.

Burdur’da icra edilen müziğin genelde Yörük-Türkmen etkisinde olduğu söylenebilir. Cura, kabak kemane, sipsi üçlüsüyle icra edilen türkülere başta bağlama olmak üzere diğer enstrümanlar eşlik ediyor. Alevi köylerinde deyişler, nefesler ve mengiler söyleyen ustalar var. Cumhuriyet Dönemi Teke Yöresi Burdur Halk Sanatçıları kitabımın on yıllık alan araştırmaları sırasında kentte mübadele öncesinde Rumların çalgı takımlarının olduğunu saptamıştım. Düğünlerde oturak âlemlerinde çalanlar arasında Hampos ve Yaguli gibi “Dehşetli keman çalan” ustalar vardı. Ünlü Kos ise yine “dehşet klarinet çalıyordu”. Sağlam yöre sazı icrasıyla bilinen Ahmet Turgut bir dönem Burdur’da bir şeyler çalanların baskı gördüğünün altını çiziyordu. “Çünkü günah sayılırdı bağlama gibi perdeli çalgı çalmak.” Burdur şehir kültürünü özümsemiş Cahit Anık “Şeytan işi diye yasaklanmış bağlama, ud. Cumhuriyet döneminde ‘Türkiye’de çıkmayan ud, Burdur’da çıkmış’ denilir. Hâlâ tavan aralarında, eski evlerde ud çıkar. Ben mesela babamın tavan arasındaki udunu bulup öyle öğrendim” diyordu.

Müzikal Burdur
Müzikal Burdur’u anlatırken daldan dala konma pahasına kentin bu yönünü vurgulayan değerleri özetlemek gerekiyor. Öncelikle türkünün eski adı olduğu söylenen “hada-boğaz havası”na değinmeli. Müzik tarihine baktığımızda önce söz, sonra boğaz havaları ve çalgı sıralamasını görüyoruz. Sözü anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Ama uzun çalgı geçişleri önemli olan boğaz havaları üzerinde durulmaya değer. İnsanoğlunun kendi vücudunu kullanarak ortaya koyduğu müzik ürünlerinin günümüze bir yansıması olan boğaz havası Burdur’da Sarıkeçili Yörüklerinde görülüyor. Ahmet Can, Osman Ceylan bu geleneği yaşatan ustalar. Hada parmakla gırtlağa çeşitli şekillerde bastırılarak yapılıyor. Burdur’da derlemeler yapan etnomüzikolog Jérôme Cler hazırladığı “Güney Türkiye’de Müzik ve Köy Müzisyenleri” tezinde boğaz havalarının yöredeki türkülere ezgisel temel oluşturduğunu yineliyordu. Orta Asya orijinli boğaz havaları, Yörüklerce Anadolu’ya getirilip uzun yıllar boyunca gırtlakta uygulanan ilkel tipinden çıkıp çoban düdüğüne, sipsiye, kavala ve en son üç telli bağlamaya uyarlanmıştı. Bu enstrümanlarda başlangıçta hadayı taklit eden ustalar, zamanla farklı sazlara özgü ifadeleri yakalamışlardı. Boğaz havaları üç telli bağlamada icra edilirken dünyada yalnızca bu yörede görülen parmak vurma tekniği oluşmuştu. Yörede yaygın olarak çalınan “Çömlek Kırdıran Boğazı”, “Çörten Boğazı”, “Dirmil Boğazı”, “Duguk Boğazı”, “Geyik Boğazı Havası” ve “Kozağacı Boğazı” hadaların enstrümanlara uyarlanmış örnekleriydi. Çörtenli Hüseyin Karakaya’nın boğaz havalarında tüm ustalardan daha iyi olduğu biliniyordu. Onun ustası olan Şakir Önal “Duğuk Boğazı”nın bestecisiydi. Oğlu Halil İbrahim Önal bana boğazın besteleniş öyküsünü anlatmıştı. “Babam Dirmil, Alıveren Yaylası’nda çobanlık yaparken bir duguk kuşu gelip meşenin başında ötmeye başlamış. Babam torbasında taşıdığı üç telli bağlamasını çıkarıp duguğun sesini bağlamaya uyarlamış. Duguk kuşu ötmüş o aynı tonda bağlama çalmış.” Osman Şimşek mitolojik bir öykü gibi insanı çarpan öyküyü tamamladı. “Meşeden bir örümcek sallanmış. Gök Şakir örümcek ne yapacak diye beklemiş. Örümcek meşeden çıkan yılanın tepesine inmiş, yılan serpilip ölmüş.” Boğaz havalarının ortaya çıkışının bir örneği olan bu olay, boğazların zorlamadan uzak doğal bir biçimde vücut bulduklarının delili gibiydi. Boğaz havaları belki bu nedenle yalın ve etkileyiciydi.
Teke Yöresi halk sanatçıları örneğin Emin Demirayak ve Osman Ali Arslan icra ettikleri müzikte; keklik, bülbül, duguk kuşu, kuzu melemeleri ve çan seslerini kullanmışlardı. Çoğunluğu keçi çobanı olan müzisyenler diğer yöre çalgıcılarının üstesinden gelemeyeceği çalış tekniklerini icra eden ustalardı.

Avşar Beyleri
Bu ustalarımızın kotardıkları bir şey de ses genişliğine sahip armonik türküleri bile rahatça çalabilmeleriydi. Hele bir tarihi “Avşar Beyleri” türküsü vardı ki; ta beylikler döneminden kalma 800 yıllık bir türküydü. Yörede “Avşar Beyleri”ni çalamayana halk sanatçısı denmiyordu. Ege yöresinin yetiştirdiği “Bağlamaya itibarını iade eden büyük virtüöz” Talip Özkan köylü nasıl çalıyorsa öyle çalan bir ustaydı. Özkan, “Avşar Beyleri” konusunda bakın neler söylüyordu: “Avşar Beyleri’nde bir yedili armoni var. Oraya basmazsanız eğer köylü sizi dinlemez, `Sen öğrenememişsin daha’ derler. Batılının büyük bir icatmış gibi bulduğu şeyi, yedili armoniyi yüzyıllar önce bizim köyde Avşarlar basıyor.” Yörenin özelliklerinin derlemecilerin ilgisini çekmemesi düşünülemezdi elbette. Muzaffer Sarısözen’in derleme ekibinde bulunan Halil Bedi Yönetken, belediyede süpürgecilik yapan Süpürgeci Mehmet’in “Avşar Beyleri” icrasını Derleme Notları’nda öve öve bitiremiyordu. Burdur Halkevi’nde ondan derlemeler yapan Muzaffer Sarısözen, Süpürgeci’ye Ankara Radyosu’nda çalışma teklif etmişti ama Süpürgeci ailevi nedenlerden dolayı radyoya gidememişti.

Ülkemizin önde gelen etnomüzikologlarından Sarper Özsan 1967’de TRT için Burdur’da Ülkün Aydoğdu ile derleme yapmıştı. Bir görüşmemizde ona derleme için neden Burdur’u tercih ettiğini sorduğumda “Anadolu’nun diğer yörelerine göre daha gelişmiş bir müzik var Burdur’da” demişti. “Burdur yöresinde yapılan müziklerde çalgı çok önemlidir. Çalgı kültürünün çok geliştiği bir yer Burdur. Burdur’da çalınan çalgılar çok canlı. Hiçbir bölgede çalgının bu derece fonksiyonel olduğunu görmüyoruz” demişti.

Derlemecilerin özgünlüğünü dile getirdiği Burdur bazı değerlerinin çevre illerce sahiplenilmesini de yaşamıştı. Güzelim Burdur türküleri de bu durumdan azade değildi. Fakir Baykurt “Şu Burdur” makalesinde soruna değinmişti. “Kimi zaman gücenirim ama belli etmem. Dirmil, Çavdır, Yeşilova türkülerini yeterince inceleyip çözümleyebilmek için özel enstitüler kurmak gerekir. Çalgıcılarımız çalar, türkücülerimiz söyler. Yeşilovalı Sarı Salih, Kocayakalı Çil Ali hemşerilerim hem çalar, hem söyler. Denizlililer tutar, ‘Bu türkü bizim!’ Muğlalılar tutar, ‘Bu türkü bizim!’ derler. Burdur insanı eskiden beri yüce görgü, varsıl gönül insanları olduğu için ses çıkarmaz. Hem dert bitti, türkü çekişine mi kaldık? Burdur sadece komşu il insanlarıyla değil, bütün Türkiye’yle dünyayla paylaşır güzelliklerini.”
Kentin dünya ile paylaştığı güzelliklerden biri “Teke Zortlatması”ydı. Burdur, 25 eylül 2005’te Guinnes rekorlar kitabına girmek için rekor denemesi gerçekleştirdi. Gazi Atatürk Stadı’nı dolduran 20 bin 328 kişi Burdurlu Sümer Ezgü’nün söylediği “Hadi Gali Sen de Gel” Teke Zortlatması’na oynadı. “En Kalabalık Halk Oyunları Gösterisi” dalında katılım rekor için yeterliydi. Fakat Guinnes, zortlatmanın “yerel bir dans” olmasını gerekçe göstererek rekoru kabul etmedi. Rekor kabul edilmese de deneme “Teke Zortlatması”nı gündeme getirmişti. Sümer Ezgü “Burdur’un çığlığıydı deneme. 20 bini aşkın kişinin aynı anda dönmesi, çökmesi, kitlesel Teke Zortlatması müthiş etkileyiciydi” diyor.

Fotoğraf: Çalgı kültürünün en çok geliştiği yer Burdur. “Teke Yöresi’nin müzikal başkenti” unvanını çalgı yapan, satan ve çalan birçok otantik usta sayesinde elde etmiş durumda. Sayıları giderek azalsa da bu ustalar, yöreye özgü müzik kültürünü yaşatmak için büyük çaba gösteriyorlar. Aralarındaki rekabet bile birbirlerinden öğrenmeye, geleneği devam ettirmeye dayalı.

Yazı ve Fotoğraf: Umut Kaçar

Atlas Ocak 2013 / Sayı: 238

Foto Galeri

Paylaş: