Adana, Nehrin Tacı

Adana, Nehrin Tacı

Ağaçları, kuşları, suyu, toprağı ve yüreğiyle güneşi emen bir gezegendir Adana. Türkiye’nin beşinci büyük şehridir. Hem ışıktan, hem serinlikten, renkten ve buğudan oluşmuş Seyhan Nehri’nin ışıltılı tacıdır. Pamuk, buğday, soya fasulyesi, arpa, üzüm, yerfıstığı ve narenciyenin büyük miktarlarda üretildiği Çukurova’nın merkezidir. Kendine has mutfağı, eğlence anlayışı, kültürel renkliliği ile Adana, edebiyat ve sanatın bölgedeki en verimli sığınağı.

Şafak. Seyhan Nehri pembe ve türkuvaz. Uzaklar gözerimince sarı, uydurukçuluğun “sosyetik pembe” dediği fuşya; doğu yakası şarap, şampanya, kiraz çiçeği. Gökte çok az bulut var, suda bulutlar kayısı rengi… Nehir ve şehir gecenin renklerini silen sabah göğünün altında anbean değişiyor… Açılıyor lacivert. Bakışlarımızda oynaşıp duruyor tel tel beyaz ve bakır kızılı.
Açılıyorum…
İnsan tenini delip geçerken sarardıkça kızışıyor güneş. Açılıyorum ve istiyorum ki kent de açılsın bana, açılsın benimle. Açılıyor kapılar. Varoşlar caddelere iniyor. Kentliler, buna “güne başlamak” diyor. Günü bitirme zamanının renkleri ve yüzleriyle güne başlamanın renkleri, yüzleri, ağaçları, sokakları arasında eşikteyim. İstiyorum ki açılsın kentin kapıları. Onunla oturup kalkayım.
Seyhan Nehri’ni arkama alıp Adana Tren Garı’na doğru yürürken düşünüyorum. Bir insana bir kenti, o kentin edebiyatçısı, sanatçısı sevdirmişse; o insan, o kente edebiyatın şavkıyla gönül bağlamışsa, o kentin içinde yaşayan yüz binlerce insandan daha az ait değildir oraya…
Adana’nın şu salkım sıcağının ortasında, tren garının kenarında gelip geçenleri seyrederken gönül Orhan Kemal’e şükranla başlamayı söylüyor… Çünkü o yalnızca Adana değildir. Çukurova’dır. Irgadı, tanığı, kâtibi, dövüşçüsü, futbolcusu, yazarıdır.
Adana’da tren garının kenarında insanın beynini baykuş gözü gibi fırdöndüren bu sıcağın ortasında bir fotoğraf beliriyor: Yaşar Kemal, Orhan Kemal’le arkadaşlığının ilk gününü anlatırken çekmiş bu fotoğrafı, sözlerle çekmiş:
“O gün Adana istasyonuna gittik. Adana istasyonu bir yırtık pırtık insan pazarıdır. Binlerce insan gece gündüz, toprak gibi, o istasyonda kaynaşır durur. İstasyonun önü o zamanlar boştu. Her gün o düzlükte on beş, yirmi köy kalabalığı hasta sayrı, sıtmalı kaynaşır dururdu. İnsanlıktan çıkmış, kılıktan çıkmış, üstleri başları paramparça binlerce insan… Hayvan hayatından daha aşağı bir durumda… Bir içimlik suya muhtaç insanlar… Orta Anadolu’dan dimdik gelmiş, Çukurova’da hastalanmış, sıtmadan zangır zangır titreyen insanlar…
“Orhan:
“Bak’ dedi, ‘şair arkadaş, bunlardan yana mıyız. Temir ağadan yana mı?”
Şimdi tren garının önündeki boşlukta kaynaşan insan kalabalığının bir kısmı kuşkusuz 1940’lı yıllardan da beter, bir kısmı o yılların kılıksızlığında değil. Ama usta yazarın sorusu değişmiştir diyebilir miyiz?
Bütün ağaçlarıyla, kuşları, suyu, toprağı ve yüreğiyle güneşi emen bir gezegendir Adana. Türkiye’nin beşinci büyük şehridir. O hem ışığın, hem kromun, demir, manganez, kurşun ve çinko yataklarının şehridir; hem serinlikten, renkten ve buğudan oluşmuş Seyhan Nehri’nin şehridir, hem de kızılca kıyamet bir güneşin altında pamuk, buğday, soya fasulyesi, arpa, üzüm, yerfıstığı ve narenciyenin büyük miktarlarda üretildiği Çukurova’nın merkezidir. Bu yüzden her mevsim boydan boya ırgat dolar Adana’ya. Yoksul ve tedirgin; suskun ve hırıldayan; hasta, delişmen; hoyrat, türkü; koşturan, bezgin, umursamaz, dövüşken binlerce, on binlerce insan vagonlarla, kamyonlarla, traktörlerle girer Adana’ya…
Demiryolunun ilk öyküsüne değindi aklım bir an. Temeli, Abidin Paşa’nın döneminde, 1886’da atılan Adana-Mersin demiryolunun açılış günü akla ziyan bir kalabalık toplanmıştır. Lokomotif gara yaklaştığında kalabalık önce dehşetle uğuldamış, sonra çil yavrusu gibi dağılmıştır. Gelen, sonsuz hırıltılarla soluk alıp veren bir ejderhadır. Gelen, insanın söz geçiremeyeceği büyüklüklükte demirden bir şeytandır… Aylarca kimse binmemiş trene, aylarca zarar etmiş tren şirketi. Nice zaman sonra halkı alıştırmanın yollarını bulabilmişler…
İşportacılık yaparken yazdığı öykülerle, Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü kazanan Adanalı yazar Zafer Doruk, “Milli Mensucat Fabrikası’nı mutlaka gör” diye öğütlüyor. Benim can dostum Bülent Mühür “Ben de şimdiye dek gezmemiştim gel beraber gidelim” diyor ve onun bütün aksanıyla orijinal vosvosuna binip Milli Mensucat’ın yolunu tutuyoruz. Millisi de gitmiş, mensucatı da. O olağanüstü büyüklükteki fabrika alanında şimdi bir tekstil atölyesi, bir bisiklet montaj atölyesi var. Geriye kalan binaları çürüyor. Çürüyor geçmiş işçi yevmiyelerinin tutulduğu defterlerin ortalığa saçıldığı atölyeler, hangarlar. Bütün bu binalar bir de film seti oluyor arada bir. Ama kim ne derse desin, resmi prosedürler ne olursa olsun bütün bu yapılara bakıp da içi yanmayacak temiz vicdanlı bir adam olacağına ben inanamam…
Adana insanının, bütün öteki sıcak kentlerin insanı gibi acı yemeye düşkünlüğünün sıcağa karşı koymakla bir ilişkisinin olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Bilimsel olarak nasıl açıklanır sahiden bilmiyorum, ama yoğun acı biber, insanda sıcağa karşı tuhaf bir direnç oluşturuyor. En azından bende etkisi bu oluyor. Bu nedenle, kendimi sıcakla başı belada bir insan olarak duyumsadığım anların çoğunda bir ciğerciye girip tam bir Adanalı gibi bağırıyorum:
“Yap sağlam bir acıllı. Ver bir şalgam acılı…”

Richard Sennett, Taş ve Ten’de sözü, insanın kendi kalıcığından kendisinin sorumlu olduğu dönemlerle, mimari arasındaki ilişkinin kalıcılığına getiriyor. Taşköprü’ye (eski adıyla Iustinianus Roma Köprüsü) bakıp da aklım Seyhan üzerine kurulmuş diğer “modern” köprülere gidince hatırladım Sennett’in çıkarsamasını; insan ister istemez düşünüyor: Biri Roma dönemi eseridir. Roma İmparatoru Hadrian tarafından yaptırılmış. Roma’nın öteki imparatoru Iustinianus zamanında onarılmış. Bundan birkaç yıl önceye dek üzerinden kamyonlar, otomobiller geçiyordu. Şimdi yayalar ve bisikletliler kullanıyor. Yirmi bir ayağından yedisi, Seyhan’ı ıslah etme çalışmaları sırasında toprak altında kalmış ve şimdi, on üç metre yükseklikte, on dört gözle yaşama bakıyor ve bizi kendisine bakmaya ikna ediyor. Yaklaşık on yedi tane yüz yıl geçmiş üstünden. “Moderen” köprülerin en eskisi on beş-yirmi yıllıktır. Çoğu dökülüyor. Taşköprü için kimi kaynaklar “Dünyada hâlâ kullanılan en eski köprüdür” diyor. Ben, Roma devrinden kalma bir şiiri okur gibi bakıyorum. Lukretius’un dizesini Tomris ve Turgut Uyar’ın çevirisinden anımsayarak: “Varlıklar hiçlikten doğamaz, memmius!/ Ve hiçliğe dönmeyeceklerdir doğduktan sonra./ Belki kuşkulanıyorsun dediklerimden/ Çünkü gözle görülmez sözünü ettiğim atomlar/ Sana bir kanıt daha: görülmedikleri halde/ Varlıklarını kabulleneceğin gövdeler üstüne.” Ve başka bir yerde şöyle dediği geliyor aklıma: “İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini/ Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi.” Kalıcılık duygusu, diyorum, bir ömür düşünsen çözemezsin tüm sırrını, sır olur gider ömrün…
Bilinmeyenin cazibesine koşmak mıdır çarşıları dolaşmak? İçimizde anbean kabaran keşif açlığını, çoğunu bildiğimiz tatlarla bastırmak mıdır? Bildiklerimizin içinde, derininde bilmediğimiz bir şeyi görmek umudu mudur? Ne derseniz deyin; ben kalkıp çarşılarına gidiyorum Adana’nın. Ağzımda bir Türkmen türküsü girdim Adana Bedesteni’ne: “Şehirlerde üç kumaş var geyilir/ Biri kutnu biri kumaş şal da var (Türkmen kızı)/ Kutnu sana kumaş ona şal bana/ Şal da size yar bana Türkmen kızı” Aslında buraya arasta demek daha yerinde. Bununla birlikte Büyük Saat semtinde, onca döküntü yeni bina arasında yüzyıllar öncesini söyleyen nadir yapılardan biridir.
İtiraf etmeliyim ki ben, bana rağmen en çok Kasaplar Çarşısı’nda durdum. Hayvan bedenlerinin ve organlarının salkım saçak, tezgâh tezgâh, leğen leğen sergilendiği bir yerde bu kadar duracağım gelmezdi aklıma. Ama her bir köşesi bir Francis Bacon tablosu gibi. Eziyet, hırçınlık ve yaşama güdüsü iç içe. Ölümün kolaylığı, yaşamın zorluğu, suskunlaşmış gövdelerin, canlandıracağı gövdeler imgesi ve nihayetinde insanın yaşama serüveninin olanca tarihi iç içe. Ve eni sonu dedim ki, mutfağını et kültürünün bu kadar belirlediği bir kentte, kuyumcular çarşısından daha anlamsız değildir Kasaplar Çarşısı. Hele de altının kuyumcu vitrinine gelinceye dek öldürdükleri hesaba katılırsa.
Biraz ileride esnafın “Gümrük” halkın “Kaçakçılar Çarşısı” dediği pasajlar…
Gelin görün ki ben en çok Kazancılar Çarşısı’na düşkünüm. Çekicin metalde çıkardığı müzik, us ve dünya arasındaki döngüdür benim için. Dönen, soluyan, dövülen, açılan, şekil değiştiren, havaya karışan ritimle, kalbe ve kana hücum eden seslerdir. Zanaatkârlık yapılan her kazancı dükkânı bir Mevlana ocağıdır. Mevlana’dır, ondan evvel ve sonra… Bu dediklerime bir de haftanın bir günü sabahın beşinde kurulan sofraları ekleyin. Suyla beyazlaşıp berraklaşan kadehler, inceden nağmeler, Yörük’ten, Kürt’ten, Arap’tan gelen türküler, diz dize sohbetler… Dizine ve örsüne yatırdığı bakıra şekil verip nakışlayan ellerin hüneriyle karışır seher vaktinin rengi, kokusu. Başka türlü canlanır dünya.
Şair Süreyya Filiz, bahçelerinde dolaştırdı beni Adana’nın. Bu bahçe miydi bilmiyorum. Ama Osmanlı zamanında dedelerinin valilik yaptığı Adana’ya sürgüne gönderilen iki kardeş, Arif ve Abidin Dino burada bir bahçede bir akademi oluşturmuşlar. Güzin Dino şöyle anlatıyor: “Yaşar Kemal başta, edebiyat ve sanat meraklısı birkaç genç daha Abidin ile Arif’in tiryakisi olmuşlardı çok geçmeden. (…) Orhan Kemal de bunlara katılınca büsbütün ilginç olmuştu ‘Adana Akademisi’. Şiir, düzyazı ve resim konuları neredeyse her gün gündemdeydi.”
Bu sanat akademisinin malum sonuçlarından biri sürgündeki Dino ailesinin evlerinin taşlanması, sokaklarda polisin, Hızır Paşa’ların saldırısına uğramak olmuş. Zira Dino kardeşler Alman faşizmine karşı çıktıkları için almıştır bu sürgün cezasını. Süreyya’yla Abidin Dino adına yapılan parka, oradaki heykellere bakarak konuşuyoruz bunları. Adanalılar o zamanlardan kalan kötü anıları, şimdi sahiden güzel, sükûneti ve yeşiliyle dinlendiren bir park yaparak silme yolunu seçmişler.
Adanalıların yaptığı bu park, Abidin Dino gibi dünya ölçeğinde bir sanatçıyı akılda tutmanın güzel bir yolu olmuş. Üstelik yaşasaydı Dino da bunu isterdi; çünkü Adana pek çok bakımdan onun yaşamında ilkleri getirmiştir. İlk kitap, ilk tiyatro oyunu, ilk senaryo… Sözü Abidin Dino’ya bırakmalıyım:
“Benim için önemli olan burada ilk kez Türk köylüsü ile karşılaşmam, onu tanımamdır… Tüm gördüklerim beni resme daha çok bağlıyordu. Sanki içinde yaşadığım Anadolu gerçeğini burayı resmettikçe görüyordum.
“Tarlada dolaşan bir kadının önlüğündeki şekiller, testicilerin kalçalı eserleri. Köyden köye ağızdan ağza yayılan şarkıların yekûnu, kafamda bir katedral kadar, dört minareli bir cami kadar yer tutuyor. Tıpkı ortaçağ katedrallerini yapanlar gibi, meçhul kalan bu yaratıcıların bazılarını tanıdım. Türkiye’nin rastgele bir ovasında, rastgele karşılaştığım bir köyünde işittiğim şarkılar, sanatın nerede saklandığını bana ifşa etti.”
Adana’nın tarihsel mimarisinin görülebildiği çok az mahalle vardır; Kayalıbağ, Kuruköprü, Ulucami, Sarıyakup ve Alidede gibi. Ama Tepebağ bunlar arasında ayrı bir yere sahiptir. Tepebağ’ı bana o mahallenin demircisi Mehmet Yoldaş analattı. “Burası bir höyüktür” diye başladı söze. “Atatürk Müzesi’nden başlar, Yeni Cami’ye kadar, oradan Helvacılar, Yeni Hamam dediğimiz semte kadar uzanır.” Duruyor bir süre. “Adana’nın tarihi 3 bin yıldan fazladır. Arkeologların buldukları işler Paleolitik Çağ’a dayandı. Burada, Tepebağ’da taş bir duvar ve bir şehir merkezi bulundu. Neolitik zamanda yapılmış. Buranın, Çukurova’nın en eski şehri olduğunu düşündürüyor.”
Gidip demir dövdüğü tezgâhın yanında fotoğraflarla Adana’nın tarihini anlatan bir kitap getiriyor, Mehmet Baltacı hazırlamış… “Gidin, Kızılay Caddesi’ndeki eski İstiklal İlkokulu’nun binasını görün. Şimdi bir Hırdavatçı. O bina eski bir Ermeni kilisesidir.” Ben eski Tepebağ evlerine baka baka gidiyorum. Kalıcılık duygusu, diyorum, insanların işlerine sinince sanatın yolu da açılmış oluyor. Bu düşünceyi, Bebekli Kilise’de (İtalyan Katolik Kilisesi), eski bir kilise olan Yağ Camii’nde (Ramazanoğulları), Adana Ulu Cami’de (Ramazanoğlulları) tekrarlayıp durdum. Ama kim söyleyebilir ki Sabancı Merkez Camii’ni tasarlayan mimarların, yapan ustaların bu duyguyu vermekten uzak olduğunu. Bu yapı da, güzel yapılmış bütün işler gibi, çekiyor kendine insanı.

Bir alfabenin işaretleri hareketsiz, durgun şekillerdir. Ama bir süre sonra zihnimizde oluşan anlamlarla bağıntıları gelir akla. Konuşma yeteneğimizin kökleri, seslerimizin simgeleri. Adana Arkeoloji Müzesi’nde Hitit yazıtlarına bakarken, tarih denen işler toplamının anlamlı olabilmesi için gereken şimdiyi düşündüm. Dışarıda Büyük Saat, zamanın şimdisini söylüyordu.
Kalkıp Karataş beldesine gidiyorum. Orada Karagöçer köyünün kıyısında başka bir köy daha oluştu. 1992’de Şırnak’ta köyleri boşaltılanların oluşturduğu bir köy. Hititlerden kalma değil. Bugünün savaşından ve yoksulluğundan kalma. Tam yirmi yıldır saz damlarda yaşıyorlar. Susuz, elektriksiz, tuvaletsiz. Burada bir kuşak büyüdü. Burada doğan çocukların bazısı şimdi liseyi bitiriyor. Hanife Aydın sokağın kenarına kurduğu saçta ekmek pişiriyor. Çok pişiriyor. Temel gıda bu çünkü. Burada yaşayanların kendi köylerindeki kadar koyunu, kuzusu yok. Tarım işçiliğinden gelen gelirden gayrısı yok. Hanife Hanım’ın verdiği sıcak yufkayı yerken Halit Bildi’yi dinliyorum: “Ben 2012’de gaz lambasıyla ders çalışan birisiyim. Okulda arkadaşlarıma anlatıyorum şaşırıyorlar. Ne yaparsın bu da benim ayrıcalığım oldu” diyor. Yüzündeki gülüşe saklıyor yoksulluğu.
Gidip edebiyata sığanayım diyorum. Süreyya, bizim edebiyatımıza yaptığı sayısız çeviriyle, öyküyle, romanla olağanüstü katkılarda bulunmuş Adanalı aydın Kamuran Şipal’le buluşturuyor bizi. Eski Baraj’da bir balkonda, dilin içinde ne diller olduğunu bir kez, bin kez düşündüren bir sohbetle çay içiyoruz.
Seyhan’a bir de yükseklerden bakmak istiyorum. Şair Hüseyin Ferhad’ın ağabeyi Halil Hameş bizi Dilberler Sekisi’ndeki evine götürüyor. Buradan bakınca Adana, dünyanın pek çok güzel kentini birden akla getiriyor. Sonunda karar veriyorum. Adana kendine benziyor.
Kimi gezginlerin, kimi kentlerde dönüp dolaşıp oturdukları, tutunup dinlendikleri bir mekânı vardır. Benim, Adana’daki yerim Taş Mekân oldu. Taş Mekân’ın arka sokağındaki tabelayı görünce hem sevindim, hem hüzünlendim: Can Yücel Sokağı. Gidip Adana Cezaevi’ni göreyim dedim. Bülent Mühür, “Gitme” dedi, “Orada şimdi vergi işleri yapılıyor.”
Can Yücel düştü bir kez aklıma. “Ortada Kal-û Beladan kalma bir Arnavut kaldırımı/ Kimi kör, kimi şaşı iki sıra ev, iki sıra surat…” diye şiire döküyordu Adana’daki hapislik günlerini. O hapishanede yön verdi o büyük usta şiirine. “Kadınlar oturuyor eşiklerde/ Kocalarını çekiştirerek/ Göğün sulu sepkenle tiftiklenmiş/ Mavisini örüyorlar kazak diye.”
Kimileri, Denizli semtinde, Yeşilevler’de kimi kahvelerde hâlâ horoz dövüşleri yapıldığını söylüyor. Gitmedim. Birbirine horozlana horozlana dünyayı çekilmez kılanlar yeter, bir de zavallı horozların kanını görmeye dayanamam.
Ozan Ceylan gençliğinin heyacanıyla “Gelin size başka bir tarih göstereyim” diyor. Eski Sibaş çırçır fabrikasına gidiyoruz. Burada dünya otomobil tarihinin, hiç de kısa olmayan bir kesiti var. Burada tutkusuyla yaşayan Recai İpekbayrak, 1929 modelden başlayan arabalarla iç içe yaşıyor. Otomobillerin dilini bilen, bilmediklerini çözmek için akla karayı seçen iki adam İpekbayrak ve Esat Özonur usta dünyanın geri kalanını unutmuşlar. Bıraksalar çöplük olacak onlarca arabayı yaşama kazandırıyorlar. Her birinin orijinal parçasını arayarak, bularak, sevinip üzülerek. Tutkularının ışığı içinde pırıl pırıl arabalar çıkararak.
Reşatbey, Cemalpaşa, Kurtuluş ve Çınarlı kentin modern mahallelerinin ilk akla gelenleridir. Ben, Ziyapaşa Bulvarı’ndaki kafeteryalardan baktım bir süre Adana’ya. Burası yeni Adana, kentin gençliği, seçkin tabakaların gündelik oturup kalkma mekânları… Ama herhalde en lezzetli çayı, Pala Kıraathanesi’nde Dede’nin elinden içtim. Harbi bir Adana mekânında, yaşlı ve harbi bir adamın elinden… Helalleşirken bir filozof gibi uğurladı beni: “İnsan, insanın gözüne bakmalı. Sıcaklık da soğukluk da ordadır. Her daim gelin, bu fakir kahve sizindir.”
Süreyya’yla önce her şeyin Amerikan üssüne göre ayarlandığı İncirlik’i gezdik. Adım başı bar. Adım başı hediyelik dükkânı… Sonra kendimizi baraj gölünün kenarına attık. Sıcağı dindirecek bir çare arayarak…
Anadolu’nun köylerinden kentlere, kasabalara gelip ürününü satanlara dostları, ahbapları takılır: “Gel sana bir hayat yaşatayım.” Bunun anlamı, hele gel âlemlere akalım demektir. Sinema ve basın alanında tanıdığımız Ali ve Nebil Özgentürk kardeşler, “Pavyon kapatmak” diyorlar.
Bülent’e takılıyorum, “Gel sana bir hayat yaşatayım.” Gelmiyor. Gecenin loş ışıklı girdaplarında hayatlar dönüyor. İç kamaştırıcı güzelliklerle gürültülü suskunluklar, kararmış, solmuş yüzlerle umut arasında kent kendi gecesinde salınıp sessizleşiyor.
Görüp hissetiklerimizle mi hatırlarız adı Hititlerden kalma bu kenti? Benliğimize yerleşen rüyası ve hayaliyle mi söz ederiz ondan? Homeros’un İlyada’sında dize dize yazdığınca mı düşünürüz burayı? Bir bardak kırmızı, dumanlı çayın eşliğinde sorularla büyüyor, buradan ayrılmanın anlamı. Bülent sarılarak uğurluyor beni. Dost sefa geldin diyerek.

Fotoğraf: Adana’nın Reşatbey semtindeki Sabancı Merkez Camii, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en büyük camisi olarak biliniyor. Proje mimarlığını Necip Dinç’in yaptığı cami, 32 metre çapındaki ana kubbesi ile kente ve Seyhan Nehri’ne hükmediyor. Klasik Osmanlı mimarisi tarzında yapılan ve 1988 yılında hizmete açılan cami, genel görünüm olarak Sultanahmet Camii’ne, plan ve iç mekân olarak Selimiye Camii’ne benzetiliyor.

Yazı: Tevfik Taş / Fotoğraflar: Umut Kaçar

ATLAS EYLÜL 2012 / SAYI: 234

 

Paylaş: