Yâranlar Diyarı

Yâranlar Diyarı

Bereketli akarsuları, ormanlarla çevrili karlı zirveleri, tuz odaları, geçmişten bugüne taşınan yâran kültürüyle bir dostluk diyarı Çankırı…

Yazı: Tevfik Taş / Fotoğraf: Cüneyt Oğuztüzün

O gergedanın göz çukurlarına milyonlarca yıl öncesini düşündüren o müthiş boşluk yerleşmemiş olsaydı, bilmem ki ben yine böyle hayallere tutulur muydum? Çankırı Müzesi’nin bana göre en güzide bölümü olan miyosen devri (günümüzden 25- 5 milyon yıl öncesine karşılık gelir) kazılarından gelen fosillere bakıyordum. İşte ne olduysa tam bu bölümü gezerken oldu; bir süre sonra izleyen, anlamaya çalışan değil de bakılan, izlenen olduğumu ayrımsadım. Dahası; camekânın içinden bir ses: “Tetis Denizi bu topraklardan ne zaman çekildi” diye sordu.

Afalladım. O, sanki soruyu soran kendisi değilmiş gibi: “Ben yaklaşık 8 milyon yıl önce öldüm. Ama benim ve arkadaşlarımın serüveninde, Tetis Denizi’nin, yani handiyse 250 milyon yılın hesabı kitabı vardır.”

Dudağımda hayret, irkilme ve belli belirsiz bir gülümseme birbirine karışıyordu. “Siz” dedi gergedan, “buraların bir zamanlar bir okyanus olduğunu, sonra nasıl akıl almaz ormanlık bir dünyaya dönüştüğünü bilir misiniz?”

Bakışlarımı gergedandan file, ondan ata ve zürafagillere çevirdim ve sonra kılıç dişli kaplana baktım. -Kılıç dişli kaplan ki bir benzeri bizim ülkemizde henüz bulunmuyor.- Ama buradaki en ilginç dostumuz bir zamanlar Anadolu’da yaşamış olan kuyruksuz maymundur diye düşünürken yeniden yakalandım gergedanın bakışlarına. “Ah şu Anadolu!” diye iç çekti; “Siz onun sadece onlarca insan medeniyetine ev olduğunu bilirsiniz. Oysa ne çok canlı ağırladı. Bugün de ormanlara ve canlılara bunca saldırı olmazsa kim bilir daha nice canlıya kucak açacak!” Bütün bu fosillerin yaşamına dair o kadar çok soru dönüyordu ki aklımda ve öyle nafile, öyle biçareydim ki 8-7 milyon yılı aşıp gelmiş bu bakışların sorularını karşılayamıyordum.

Ayla Sevim Erol’un birikimini, verimini yardıma çağırdım. Çankırı’nın doğasıyla birleşip yaşlarını saklamayı beceren bu dostlarımızı bize anlatsın diye: “Çorak yerler dediğimiz alanlar bu bölgede, Tetis Denizi’nin çekilmesiyle oluşan Çankırı-Çorum havzasıdır. Bu dostlarımızın buradaki kemikleri, Çankırı’nın Yapraklı ilçesine yakın alanlardan getirildi. Yaklaşık, 16 milyon yıldan itibaren karasal omurgalılar bu havzada yaşamaya başlamıştır. Başlangıçta ormanla kaplı olduğu bilinen bu havzada, miyosen dönemin son aşamasıyla birlikte kurak/yarı kurak bir iklim ile savana tipi bitki örtüsü hâkim olmaya başlamıştır. Bu dönemde havzada bir iç deniz görünümünde olan Messiniyen Denizi’nin kurumasıyla birlikte başlayan kuraklık krizi, bölgede yaşayan canlıları da etkilemiş ve toplu ölümler olmuştur. Ancak şunu da vurgulamak gerek, o dönemde pek çok canlı fizyolojik olarak bugünkü modern görünümüne kavuşmuştu. İşte biz şimdi bu dönemden kalan canlılarla birlikteyiz.”

Çankırı’nın Zirvesi Çankırı ilinin yaklaşık yüzde 26’sı ormanlık ve yüzde 60’ı da dağlık. Ilgaz Dağları’nın ikinci en yüksek zirvesi olan Küçük Hacettepe (2 bin 546 metre) Çankırı ile kuzeyindeki komşu Kastamonu arasında sınır oluşturuyor. Fotoğrafta görülen dağın güney yüzü Çankırı tarafında kalıyor. Ormanlarla kaplı ve daha ekimin ortasında karla örtülen bu yöre milli park ve kış sporları turizm merkezi.

Çankırı’nın Zirvesi
Çankırı ilinin yaklaşık yüzde 26’sı ormanlık ve yüzde 60’ı da dağlık. Ilgaz Dağları’nın ikinci en yüksek zirvesi olan Küçük Hacettepe (2 bin 546 metre) Çankırı ile kuzeyindeki komşu Kastamonu arasında sınır oluşturuyor. Fotoğrafta görülen dağın güney yüzü Çankırı tarafında kalıyor. Ormanlarla kaplı ve daha ekimin ortasında karla örtülen bu yöre milli park ve kış sporları turizm merkezi.

Nusret Acar ve Aydın Demiröz beni Ilgaz ormanlarına götürmek için bekliyor. “Git” dedi gergedanım, “insan görmediği, değmediği, ısısını, rengini hissetmediği yerleri tam sahiplenemez, sevemez, değerini yeterince bilemez.”

Yolda, Nusret Bey, “Bu yolun ülke tarihinde belirleyici bir önemi var” diye başlatıyor sohbeti: “İstiklal Savaşı’nda, İnebolu’ya denizyoluyla gelen bütün cephane, bu yoldan cephelere taşınıyor. O nedenle, bu yolun bir kesiti halk arasında İstiklal Yolu olarak adlandırılıyor.” Aydın Demiröz, “Sadece cephane değil, cepheye varmak, savaşmak isteyen pek çok insan da bu yoldan gelip geçmiştir” diyor. İnebolu’dan başlayan bu yol Kastamonu, Ilgaz, Çankırı ve Kalecik hattından Ankara’ya uzanıyordu.

Yükseldikçe güzelleşen bir orman… İç Anadolu’nun berrak göğünü insana daha derin, esenlik vererek duyumsatan yeşil, kahverengi, kırmızı. Çankırı’nın ileri gelenleri, çağın gelir kaynağı bakımından öne çıkan “turizme” odaklandıkları için, bu ormanlık alanda açılan kayak pistleri, şu sıralar herkesin gözde yeri.

Çankırı’nın kuzey ucunda Ilgaz Dağları’nın doruğunda göğün billuruna bakıyorum. Bu yüksekliğin geleneksel adı Kadı Çayırı. Şimdi “Yıldız Tepe” deniyor. Nusret Acar, “bu yeni ismin bir dönem burada valilik yapmış Ali Haydar Öner tarafından verildiğini ve yaygın olarak da benimsendiğini” söylüyor. Üstümüzde, yanımızda art arda dağlar: Çatalılgaz Tepesi, Küçük Hacet, Kulpi, Altunsivrisi, Kocadağ ve Bulancak… Batıda Köroğlu ve Işık Dağları uzanıyor. Önümüz ise içini koyu kiremit geometrilerin, parıldayan sacların, beton kütlelerin doldurduğu bir çanak gibi.
Yeniden aşağıya, bu kez bir tünelin ucuna iniyoruz. İş makineleri, insanlar, demir, çelik, beton ve kum yığınları arasındayım. “Ilgaz Dağı Tüneli” Çankırı’yla Kastamonu arasını toplam yarım saat kısaltacak. Tünel inşaatının şantiye şefi Ömer Fettahoğlu, “4 bin 700 metre uzunluğuyla ülkenin ikinci uzun tüneli olacağını” söylüyor.

Ben kalkıp Kadir Çağıran’la tuz madenine gidiyorum. Bu madenin Hitit uygarlığından beri işletildiğini, dahası Çankırı’nın kayatuzu bakımından tarihsel önemi olduğunu pek çok kaynaktan biliyorum. Kadir Çağır, “Ama” diyor “sizi orada bir sürpriz bekliyor.” Çankırı tuz madeninin içinden kamyonlar tozu dumana katarak çıkıyor. Kadir Çağıran, beni madenin en diplerine dek götürüyor, burada bir eşek var. Bundan bilmem kaç yüz yıl önce bir gölete düşerek ölmüş. Yakın bir tarihte bulunmuş. Öyle ki derisi, tüyleri handiyse hiçbir eksiği olmaksızın bu zamana dek sağlam kalmış buluntuyu, alıp Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne götürmüşler. Ancak orada bozulmaya başlamış. Sonra tekrar getirip buradaki madene yerleştirmişler. Şimdi kırık ayağı ve masum gözleriyle, tuzun insanoğlunun dış görünümüne olan etkisini anlatmak ister gibi, gelen misafirleri karşılıyor. Yanı başında benzer kaderi paylaşan bir de tavşan var.
Gün bitiminin alacasıyla birlikte kent neredeyse ıssızlaşıyor. Hava kirliliği, bu ıssızlığı daha da yoğunlaştırıyor. “Akşamları vakit geçirecek, oturup iki laf edecek bir yer yok mu” diye soruyorum tezgâhını toplayan balıkçı Hacı’ya. “Yok” diyor. “Çankırı’da öyle mekânlara eskiden rastlanırdı. Şimdi bir tek kahveler var.”

Kentin yakın tarihi bu durumun geçmişte de çok farklı olmadığını gösteriyor. Dışa açık eğlence kültürünün burada pek yeri yok. Bu nedenle olsa gerek Çankırılıların “yâran” dedikleri geleneksel kültür, hem gençliği topluma uygun olarak şekillendiren bir olgu olarak yaşam bulmuş bu topraklarda, hem de içe kapalı eğlence ve görgü geleneğinin gerçekleşmesine yönelik etkinliklerin en önemlisi olmuş. Doç. Dr. Kadir Çayır, “Buradaki yâran geleneğinin köklerini Orta Asya kültürüne dayandığını düşünüyoruz” diyor. “Çünkü burada da her yâran toplantısının kotaranları 24 ile sınırlıdır. Bu 24 rakamı Orta Asya’da 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir.”
Hasan Çağıran yedi yıl yâran başağası yükümlülüğünü yürütmüş: “Benim gençliğimde durum bugünkünden çok farklıydı” diyor. “Nedir temel farklar” diye sorduğumuzda: “Bir kere böyle bir kentleşme yoktu. Öte yandan bir yâran odası, bir yerleşimin her işinde bulunurdu. Düğünü de yapardı, cenazeyi de defnederdi, yoksulu da gözetirdi, tarlada da ortaklaşa çalışırdı. Öte yandan yâran toplamak yemekli içmekli bir eğlenceler silsilesi toplamak demekti ki, bu bütün kış sürerdi. Çünkü aslında halkın, gençliğin gidebileceği iyi bir eğlenti yeri yoktu. Bu nedenle kış akşamları yatma saatine kadar, yâran odalarında toplanır, yer içer, oyunlar oynar, türküler söylerdik.” Sonra “Ama” diyor, “öte yandan görmüş geçirmiş insanlar, yâran başağaları gençliğe bir çekidüzen verirdi. Örneğin bir adamın ayakkabılarının ters çevrilmesi, o adamın bütün toplumdan dışlanması demekti. Kimse artık o adamla konuşmaz, kimse onun işine, içine bakmazdı. Çünkü o adam toplumun kabul edemeyeceği bir ahlaksızlık yapmış, bir suç işlemiştir. Böyle bir cezanın verileceği zaman, bir yâran odası, yakınındaki bütün odaları çağırır, bir nevi mahkeme kurardı.”

Her yerin bir dilek merkezi vardır. Kimi yerde Telli Baba, kimi yerde Koyun Baba; Çankırı’da da bir Kucaklama Taşı var. Dileğinin gerçekleşmesini isteyen insanlar bu taşa iki eli birbirine kavuşacak şekilde sarılmalı. Yoksa dilek gerçekleşmez. Fakat Çankırı’da özellikle gençler, bu ritüeli yapmak için geceyi bekliyor.

Gece uzadıkça insan daha bir vuruluyor kentin sessizliğine. Bu ayazlı, bu dağ esintili sessizlik Nâzım Hikmet’in buranın mahpushanesinde yazdığı dizeleri düşürüyor aklıma: “Bir akşamüstü/ oturup/ hapisane kapısında/ rubailer okuduk Gazalî’den:/ ‘Gece:/ büyük lâciverdî bahçe. …”
Ne tuhaf geliyor şimdi insana; Nâzım Hikmet’le Vâlâ Nurettin, İstiklal Savaşı yıllarında ve doğrudan doğruya savaş nedeniyle geliyor Çankırı’ya; kendilerine cephede bir yer bulmak da var hesaplarında. Savaş yıllarının Çankırı’sı “Yerin altına kazılmışa benzeyen evleriyle ışıksız, suskun bir İlkçağ kasabasıdır.” Sonra buranın hapishanesinde yatıyor Nâzım: “Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da/ hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil/ bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte/ yani yürekte” diye diye…

Çıkıp yükseklerden bakıyorum şairin hapishanesinde yattığı Çankırı’ya. Elbette büyümüş, yenilenmiş bu eski Hitit kenti. “Bugün Çarşamba:/ –biliyorsun–/ Çankırı’nın pazarı.// …Dün/ Köylerden inenleri seyrettim:/ Yorgundular,/ Kurnaz/ ve şüpheli,/ ve kaşlarının altında keder.”
Sonra fesleğen bahçelerine gidiyorum. Bir bardak kırmızı dumanlı çay. Şoseden aşağı tren yolu, öbür yanı Tatlıçay. “Buraları gezeceksen”, demişti bana bir zaman önce 68 yaşındaki Rüstem Bağcı, “Acısu’ya git. Karaciğerini, safranı; hülasa, içinin bütün aletlerini temizler.” Ben kalkıp arka mahallelere gittim; dudağımda yine Nâzım’ın dizeleri: “Havada bir odun ateşiyle pişen bulgur kokusu/ Bu kerpiç duvar/ Bu şimdi bir kertenkelenin girdiği delik,/ Bu perişan dut, akasya, erik.”

İç Anadolu ayazıyla çatışan güneş ışıtıyor yeri, suları. Kadir Çağıran’la Kızılırmak’ı oluşturan ana kollardan biri olan Acıçay Vadisi’ne giriyoruz. Yol boyunca coğrafyacıların “kırgıbayır” dedikleri kesitlere bakıyorum. Sel suları, toprağı öyle şekilli yarmış ki, yan yana sayısız höyük görünümü, yan yana sayısız bayır minyatürü oluşmuş.

Kızılırmak kenarında balıkçılar hummalı bir uğraş içindeler. “Yayınbalığı çıkarmak dünyanı en ciddi, en zor, en çetrefil işidir” diyor Yukarı Alagöz köyünden balıkçı Tevfik. “Kızılırmak’ta bacak boyundan adam boyuna kadar yayın balıkları vardır” diye sürdürüyor sözü. “Bunların bir kısmını biz dalarak, alet kullanmadan yakalarız.” Balıkçı Tevfik’in anlattığı aslında bir nevi “canavar” türdür. “Ben” diyor, “dalgıç elbisesi giyip suya girerim. Balıkların yuvalarını araştırırım. Yuvadaki balık asla kaçmaz. Balık çok büyükse (adam boyu) çenesinin altını gıdıklarım. Gıdıklanınca ağzını açar. Çeneleri iri, sipsivri dişlerle kaplıdır. Isırmasına fırsat vermeden kolumu ağzından içeri sokup gırtlağından yakalarım. Hiçbir şey yapamaz. Bu vaziyette kıyıya getiririm. Sudan çıkarırken biraz çırpınır, o kadar. Daha küçük balıkları ise solungaçlarından yakalarım.”

Seher vaktinin renkleri bana daima yarı uykulu görünür, zamanın kıymetini bilmeyen çocuklar gibi. Uyur uyanık seher serinliğinde gezdim eski Çankırı’yı ki bence hâlâ ve hâlâ asıl Çankırı, hatırası, tutarlılığı olan kent burasıdır. Anadolu halk mimarisinin örnekleriyle, Taş Medrese gibi Selçuklu mimarisi burada büyük bir doğallıkla tamamlıyor birbirini.

“Sahi, Çankırı’da ne yenir” diye sorunca, Nusret Bey ile Aydın Bey aynı anda “Hele sen bir Sefer Usta’ya uğra” dediler. Tuzcular ve yorgancılar arastasının, Buğday Pazarı Medresesi’nin arasındaki bu salaş lokanta, insanın ağzında inanılmaz tatlar bırakıyor. Et yemeğinin bunca güzelini yememiştim hayli zamandır. Sefer Usta’nın mutfağının alınlığında da Çankırı’nın bir özdeyişi vardı: “Kız anadan öğrenir sofra dizmeyi, oğlan babadan öğrenir sohbet gezmeyi.” Bu sözü okuyunca bunca güzel yemek yapıp bunca güzel sofra dizdiği için şimdi Sefer Usta’ya ne diyeceğiz, diyerek gülümsedim.

Bir zamanlar Çankırı Cezaevi olan, şimdiki Karatekin Parkı’nın önünden geçerken yeniden anımsadım; ilk romanını burada yazan Kemal Tahir’i, ülkenin parlamento dışı politik yaşamında ün salmış Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı.

Yolum Devrez Vadisi’ne doğru. Eldivan yolunda Yanlar Deresi akıyor. Kışın esintilerine karışıyor kuşların sesi. Handiyse bıktırırcasına yinelediğim bir olgudur benim: Gezgin istese de istemese de gezmek, tarihe dokunmaktır. Eşyanın, yolların, canlıların, doğanın tarihine dokunuruz biz.
Orta ilçesinin Hüyük köyünde muhtar Kazım Şahin’le yâranlık ede ede giriyorum yeraltı şehrine. Burası, Hıristiyan inancının baskılara maruz kaldığı ilk dönemlerinde oluşturulduğu düşünülen çeşitli mekânları ve kiliseyi içeriyor. Aslında minik bir Kapadokya. Ama bizim arkeoloji dünyası tescillemeden, defineci dünyası buranın bazı bölümlerini dinamitlemiş. Hüyük köyü insanın içini açan, temiz, kendine özgü köy mimarisini önemli ölçüde korumuş. Nefes alıyor insan, duruluyor. Muhtar: “Bu köyün mezarlığında öyle mezarlar var ki, kimi insan onlara Bizans dönemi diyor, kimi Hitit devri. Oysa gelinip düzgünce araştırılsa hepimiz ne olduğunu anlayacağız.” Sonra eliyle eski mezarlığın karşısındaki ağaçlığı gösteriyor: “Burası eskiden ruhban okuluymuş. Ama nasıl ne zaman bitti bilemiyoruz.”

Burada bir minik Kapadokya var diyorum, çünkü Kazım Şahin, o harikulade girişkenliği, sohbetkârlığıyla önümüze düşüp bizi Sakaeli köyüne götürüyor. Burada Devrez Çayı’nın kıyısında sayısı yüze yakın mağara ev bulunuyor. Doğa, Kapadokya’daki silindir biçimleri burada da yaratmış. Yalnız buradaki kaya yapısı çakıllı olduğu için, pek çok bölüm bugüne çıkamamış.
Kadir Çağıran: “Bizim Eldivan’ın meşhur yağlı çöreğini yemeden buradan ayrılmak olmaz” diyor.
Eldivan ilçesinin yolu, bir insana Anadolu’da olduğunu duyumsatıyor. Kıvrım kıvrım dağlarla orman iç içe. Dahası insanda sonsuzca çıplaklık duygusu yaratan İç Anadolu bozkırının apansız bitmesi, insanın bakışını, zihnini sarsıp diriltiyor.

Çankırı’nın tarihi, coğrafyası, kültürü, buralardan açılan her kapının insanı yüzlerce başka kapılara götürecek denli zengindir. O yüzyıllar yüzyılı taşıdığı Gangra adıyla da Paphlagonia’ya başkentlik etmiştir.

Şimdi, İnandık Tepe Vazosu olarak adlandırılmış o eserin karşısındayım. Bir Hitit vazosunu değil de, bir Hitit sinemasını izliyorum. Üzerine frizler halinde bir kutsal evlilik töreninin ayrıntıları nakşedilmiş; saz, çalpara ve lir çalan müzisyenler, kılıç dansı yapan erkekler, akrobatlar, sonra tapınak sahnesi geliyor ve onu da Tanrıyla Tanrıçanın aynı yatağın üzerinde yan yana oturuşu izliyor… Ötesini göremiyoruz, zaman onu tahrip etmiş, dahası film burada bitiyor. İşte diyorum kendi kendime, benim bu kentte, bu yazıdaki zamanım da bir film gibi. Sıkmadan, sürç-i lisan için bağışlanmayı dileyerek ayrılmalıyım. Hoşça kal tarihin Gangra’sı.

ATLAS ARALIK 2013/SAYI:249

Foto Galeri

Paylaş: