Bizans’tan İstanbul’a Renklerin Uyanışı

Bizans’tan İstanbul’a Renklerin Uyanışı

Özcan Yüksek’in bu yılın başında yayımlanan kitabında Bizans’taki Yeşiller, Maviler taraftar kültürü anlatılıyordu. Kitabın 24. bölümünde şehrin Kuzey Ormanları için isyan edenlerden, çapulculardan söz ediliyordu.

Yazı: Özcan Yüksek
ATLAS TEMMUZ 2014/SAYI:244

Şehrin kıyısına ayak bastığım gün, bütün Konstantiniyye, inleri ve cinleriyle ayaklanmış, meydanlara, caddelere dökülmüştü. Sebeplerden birini anlamak güç değil; şehri sağır eden çığlıklar, Yeşiller ve Maviler’den geliyordu. Bu şehir bildim bileli hep gürültülü patırtılı olmuştur zaten. Konstantiniyye’nin bedeninin tam ortasından geçen su, burada yaşayan halkı da ikiye böldüğü için olsa gerek, şehirdeki her bir şahıs, adeta karşı tarafa ‘Ben sana karşıyım’ demek için yaşıyordu; yaşama sebebi, onunla uğraşmak, çekişmek, gırtlak patlatmak, yumruk sıkmak, yeri gelirse dövüşmek, sövmek saymaktı. Bu şehir böyle bir şehirdi.

Kalabalık, topalı çolağıyla, sağlamı körüyle, yatağından taşan Konstantiniyye dereleri gibi At Meydanı’na akıyordu; yıllar yıllar sonra şehre yeniden ayak bastığım ve bir an önce maymunumla birlikte evime gitmeyi arzuladığım halde, ayaklarım beni de o meydana sürüklüyordu.

O uzunlamasına meydan, kıyılarını yitirmiş coşkun bir okyanus gibi insan yığınlarıyla dalgalanıyor, doğudan batıya şehrin üstüne taşıyordu.
Maviler ve Yeşiller, her iki kesim de, sıradan vatandaş ve rengi belli olmayanlardan kendilerini ayırmak için, sakallarını bıyıklarını Farsiler gibi uzatırlardı. Kafalarını da kuzeyden akın eden Türk savaşçıları gibi ön yarısı kazınmış, arka yarısı da uzun bırakılmış halde tutuyorlardı. Güya giysileri de, bozkır savaşçılarının göyneklerini andırıyordu; kolları uzun ve dardı, omuzları ise geniş ve bol. Bu göynekler vücutlarını yapılı kılıyor, onları çalımlı, iri kıyım gösteriyordu. Bu kesimlerin daha ileri gitmiş olanları, yarışlar dışında giysilerinin altında sakladıkları kılıçlar veya palalarla dolaşırlardı. Özellikle geceleri keskin silahlarını saklama gereksinimi duymaz, bellerinde apaçık sallandırırlardı; şehrin dar ve karanlık sokaklarında, kelli felli birini köşeye sıkıştırıp zavallı adamı soyup soğana çevirirlerdi. Öyle ki, bir dönem geldi, Konstantiniyye’nin en zengin adamları bile, mecbur kalmadıkça ve hava karardıktan sonra sokağa çıkmaz, çıksa bile sefil bir pelerini üstüne alır, çarık çürük sandaletlerle yürürlerdi. En azından ben ayrılmadan önce böyleydi.

Yeşiller ve Mavilerin çekişmesi, imparatorluğun içine kadar girmiş, bütün şehri sarmış, yargıçları, papazları, dini bütün cemaatleri, polisleri, hatta cellatları, üniversiteleri, ulemayı, taciri, esnafı içine almıştı.
Kalabalığın çoğunluğu Ayvansaray tarafından yürüyerek geliyordu. Yeşiller ise Kalkedon’dan, Mavilerin taktığı isimle ‘Körler Kenti’nden teknelere binip Altın Boynuz’un ağzına yanaşıyorlardı, oradan da maniler söyleyerek, marşlar okuyarak yokuşu çıkıyorlardı. Ben de bu kalabalığın arasında, Yeşil ya da Mavi olmadığım halde (olsam olsam, renksiz bir siyah olabilirdim ancak) yürümek durumunda kalıyordum.
Tiz çığlıklar halinde bir taraf sesleniyordu.
Yeşillll!..
Diğer taraf caddenin karşısından daha yüksek bir sesle karşılık veriyordu.
Maviiii!..
Sonra birbirlerinin ne müptezel oğlanlıkları kalıyordu, ne toruncu oldukları, ne sefih annelerinin nerede fahişelik yaptıkları, ne ödleklikleri, ne alçaklıkları! Oğlancının oğlu oğlancı! Kancık budalası! Ve sana tekrarlamaya asla cesaret edemeyeceğim bunun gibi bin küfür ve daha neler neler savururlardı birbirlerine!

Her zaman olduğu gibi şimdi de, kalabalık içinde Maviler ve Yeşiller birbirine tam anlamıyla bulaşmıştı. Bu esnada şiddetli itiş kakışlar oluyorken yeşil ya da mavi çığlıkları birbirine karışıyordu.

Ellerinde uzun sırıklar taşıyan, pirinçten, küçük dövüşçü kabartmalıyla süslenmiş külahlar giyinmiş; ya yeşil ya da mavi keten harmanilere bürümüş kalabalıklar, sert adımlarla, bazen ürkütücü şarkılar söyleyerek bazen uluyarak yürüyorlardı. Deniz kıyısından yukarıya, hipodroma kıvrılarak çıkan caddeler, parlak, mavi ve yeşil, birbirine dolanmış ve durmaksızın kıpırdayan iki uzun kurdela gibiydi. Mavi ve yeşil harmanili erkek kalabalığı, boyunlarındaki keselerden bazen sağ yana, bazen sol yana avuç avuç kumaş kırpıntıları savurarak, gökyüzünü mavi ve yeşil renge boyuyorlardı.

İşte tam o esnada, yürüyüşçü kalabalığın içinden bir adam öne çıktı, elindeki alevli çıradan meşaleyi havaya kaldırdı ve acı acı haykırmaya başladı: Bu dünyanın yükünü bir tek kişi omuzlayamaz ey özgür yurttaş! Bu dünyanın derdini bir tek yürek kaldıramaz! Surların etrafındaki bostanlar kurudu! Kimse marul ekmiyor, kimse kabak ekmiyor. Kıtlık gelecek, açlıktan yılanlar gibi kıvranacağız. Parlak giysilerimiz içinde sararıp gideceğiz! Sarnıçlarda bir damla su kalmayacak. Nikos Deresi, Yenikapı’ya erişmeyecek, etrafındaki bostanlara çöl denecek. Mısır çöllerinden bulutlar gibi çekirge sürüleri gelecek. Akbabalar gelecek, Istırancalar’dan şehre çakallar inecek, burunları havada dolaşacaklar. Kuşları kanatları taşıyamayacak, birer birer yere düşecekler. Balıklar geçmeyecek Boğaz’dan. Tılsımlar… Tılsımlar bozuldu! İncinin içinde kan var. Amberin içinde ölüm. Elmasın ışıklarında veba!..
Etrafındaki kalabalıkta, ‘Bu adam delirmiş olmalı, kim ki bu; bu sevinçli günde ne saçmalıyor veya ona biraz şarap verin, iyi gelir, üstü başına bakılırsa saraydan kaçmış bir prense benziyor, açlıktan sayıklıyordur, birileri ekmek versin, şeklinde konuşmalar geçiyordu.

Bir süre sonra, üzeri mor bir örtüyle kaplı, doru bir aygıra binmiş bir atlı kalabalığı yararak yaklaştı ve atını, elinde meşale tutan adamın tam yakınında durdurdu, aşağıya indi; atının terkisinden bir kaftan alarak esrarengiz adamın sırtına attı. ‘Bu karamsar düşünceleri bırakın artık saygıdeğer prensim’ dedi ve hala söylenmekte olan genç adamı iteleyerek atına bindirdi. Genç adam söylene söylene atından inmeye yeltendi, ama saraylı, hayvanın geminden sıkıca kavradı ve kalabalığı ezercesine yararak prensi Büyük Saray’a doğru yürüttü.
Şehrin nüfusunun dörtte birini alabilecek büyüklükte, yüz bin kişilik hipodromu doldurmak üzere gelen kalabalık, imparator için de pek çok bakımdan bulunmaz fırsattı. İmparator, göstermek istediği şeyleri gösterebilirdi, ülkede eksik olmayan isyanların ele başlarını halka teşhir etmek de bunların arasındaydı. Öyle de yapıyordu.

Önden, kalkan, yay ve mızrak taşıyan hafif silahlı askerlerin yürüdüğü bir geçit hazırlanmıştı. Fakat bunlar, düzenli sıralar şeklinde değil, birbiri üstüne yığılmış kalabalık bir kitle halinde geçiyorlardı. Arkalarından, sert görünüşleriyle korku yaratanlar değil güzel askeri kıyafetleriyle hayranlık uyandıran tam zırhlı seçkin şövalyeler geliyordu, onların arkasından da asilik yapan askerler geçiyordu. Bunlar da düzenli sıralar halinde ve güzel urbaların içinde değil, eşeklere ters oturtulmuş, kafaları kazınmış, boyunlarında da yığın yığın her çeşit pislik asılmış olarak yürüyorlardı. Onları da isyancıbaşının yeni kesilmiş kanlı kellesi izliyordu. Hemen arkasından kılıç, mızrak, şapka gibi kurbanın kişisel eşyaları ibretlik için taşınıyordu. Hepsinin arkasında ordu komutanları ve askerleri ve onların da atının üzerinde, görkemli askeri tuniği içinde ve bütün saray muhafızlarının refakatinde başkomutan yürüyordu.

Bu esnada İmparator Konstantinos Monamaços (demek ki hala başımızdaydı) olağanüstü hayranlık uyandıran tacı alnına düşmüş, kutsal kilisenin tam önünde, sağında ve solunda imparatoriçeleriyle oturuyor, zafer geçidini, müteşekkir Konstantiniyye halkının coşkusunu gururla seyrediyordu.
Bu debdebeyi, nümayişi, görkemli gösteriyi izlemek için yeryuvarlağının her yanından gelmiş yabancılar da şaşkınlıkla olan bitenleri izliyordu. Sıra hipodromdaki yarışlara geldi.

Hipodromun etrafında, Karnak’tan getirilen dikilitaş, onun yanında, Delfi’den getirilen Yılanlı Sütun sıralanıyordu. Bunların arasında da en görkemlisi, ‘Bronza can veren adam’ denilen, İskender’in heykeltıraşı Lisippos’un ellerinden çıkma tunç atlardı. Ah o atlar! Adeta koşarken donmuş gibilerdi, soluk soluğa, heyecanlı ve terli.

Hipodromun taş duvarlarında ve yakınındaki sıra sıra sütunların üstünde, karşılaşmalarda ünlenmiş eski dövüşçülerin, at arabalı yarışçıların kabartmaları, tanrıların, yarı tanrıların heykelleri bezeliydi. Kalabalıklar eski kahramanları görerek ve onlara avuçlarını dokundurarak iyice coşuyor, kemerli geçitleri naralarla yankılandırarak hipodroma giriyorlardı.

Atların çektiği arabalarının üzerinde ayakta duran yeşil ve mavi giysili yarışçılar, on iki burcu ifade eden on iki tünelden çıkıyor, yedi gezegenin sayısı kadar fırdönüyorlardı. Dünya baş döndürücü bir yarışın etrafında ikiye bölünmüş, kendinden geçmiş halde, koşan atları izliyordu işte; insanın en büyük tutkusu, kendisinin kazanıp ötekinin kaybetmesiydi. Ne zaman başlamıştı bu yarış, bu geri dönülmez bölünme; ve kazanmak kaybetmekten ne zaman kopmuştu bilinmez.

Öne geçmek için dörtnala koşan atların ağızlarından köpükler, birbirine sürtünen tekerleklerden ateşler saçılıyordu; atların kişnemelerinin ve boğuk çığlıklar koparan seyircilerin müthiş gürültüsü, Ayasofya’nın güneyindeki dört beyaz mermer üzerindeki Ölüm Meleğini, Kıyamet Meleğini ve hatta Cebrail ve Mikail kerrublarının timsallerini dahi ürkütmüştü. Onları ilk kez canlanmış halde görüyordu gözlerim. Biri doğuya, biri batıya, biri kuzeye, biri ise güneye bakan dört meleğin dördü birden kanatlanmış, göğe sahyalar fırlatıyorlardı. O esnada alacakaranlığa bürünen Konstantiniyye göğü, sarayın dev köslerine tokmaklar vuruluyormuş gibi inliyor, şimşekler göğün kara yüzünü parçalıyor, feleklerin etekleri tutuşuyor, ürkek yıldızlar kaçışıyordu; oğlak burcunun, aslan burcunun, akrep burcunun başları dönüyordu.
Stadyuma sığmayan kalabalık, At Meydanı’ndan aşağıya akıyordu, onların arasına ben de katıldım (…)

Paylaş: