Atlas’ın 20 Yılı

Atlas’ın 20 Yılı

Atlas, 20 yıl boyunca yaşadığımız gezegenle kucaklaşmanın ve kucaklananlara sadakatin serüvenidir.

Yazı: YAZI: Mustafa Alp Gağıstanlı
ATLAS Nisan 2013/SAYI:241

New York’ta, 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kuleleri “uçaklandığında”, Atlas’ta ekim sayısına bir yazı yetiştirmeye çalışıyordum. Tülay (Zihli) gelmiş ve kulelerden birine uçak çarptığını söylemişti. “İlginç bir kaza” diye geçirdim içimden, “bu kadar yüksek bina yaparsan olacağı budur” diye de söylendim kendi kendime. Çok geçmeden Tülay tekrar yanıma geldi ve “Öbür kuleye de çarptı!” dedi. “Boş ver o zaman, vaka-i adiye haline geldi; zırt pırt uçak çarpıyor” dedim ama hemen fırladım, “dur ben de şuna bir bakayım!”
Dehşet verici bir olaydı ve hepimiz televizyonun başına üşüşmüştük. Bir saat, belki iki saat ekran başından ayrılamadan aynı görüntüleri seyredip durduk. Fakat sonra böyle seyretmenin anlamsızlığını idrak ettik neredeyse aniden. Neler oluyordu? Kimdi bunlar? Niye böyle bir şey yapmışlardı? Hepimiz internetin başına üşüştük. Bu ve benzeri sorulara cevaplar arıyorduk. Bu feci olayı anlamlandırmaya can atıyorduk.

Tabii, hiçbir şey bulamadık. Bütün dünya ve bu dünyanın âlimleri de bizim durumumuzdaydı, onlar da anlamlandırmaya, çözmeye çalışıyordu. Akşama kadar bu meseleyi konuşup didikledik. Akşam birkaç kişi, yanılmıyorsam, Özcan’ın (Yüksek) evine gidip konuşup eşelemeye devam ettik… Ertesi gün bir açıklamamız vardı. Bu saldırıların niçin yapıldığını anlamlandıracak bir çerçeve sunabilirdik ve bunu kültürel, tarihsel ve siyasal arka planıyla yapabilirdik. Bu olayın ayrı bir eki gerektirdiğine karar verdik ve Uygarlığın Levhaları’nı 2001 Ekim sayısıyla verdik. O refleksi göstermenin her babayiğidin harcı olmadığını söylemeliyim. Olaydan bu kadar kısa bir süre sonra, henüz toz duman dağılmadan, bugün de geçerliliğini koruyan bir izah geliştirmek önemli.

Atlas’ın değerini anlamak bakımından birçok örnek verilebilir kuşkusuz, fakat 11 Eylül saldırıları hem küresel ölçekte bir olay olduğu için, hem küresel ölçekte izah sancısı çekildiği için, hem de sanki Atlas’ın asli konularının dışındaymış gibi görünüyor olduğu için önemli. Bu olayın Atlas’ta bu yetkinlikte, olgunlukta bir karşılık bulabiliyor olması, derginin başlıca özelliğini ve kurulumunu billurlaştırıyor.
Peki, neydi o billurlaşan? Atlas’ı o noktaya ve başka birçok alanda çok daha parlak bir düzeye taşıyan özelliği neydi?
Bilinen bir gerçeği tekrar etmek pahasına da olsa söylemekte yarar var ki, Atlas önce kendini keşfetti. Sonraki 20 yıl boyunca yaptığı da kendini keşfetmeye devam etmekten başka bir şey olmadı.

İlk başlarda, daha çok, “yüzey araştırması” gibiydi belki. Fakat çabucak fark etti ki, yüzey araştırması da yüzeysellikten kurtarılmalıdır. İşte bunu fark ettiği anda kendinde yalınkat bakıştan başka özellikler de bulunduğunu, yani yüzeysellikten kolayca kurtulunabileceğini keşfetti.
Yeni şeyler keşfettikçe kendini geliştirdi, gelişen kendinde yeni yetenekler buldu ve böylece her kendini yeniden keşfedişi, âlemi daha fazla keşfetmeye yöneltti onu. Yetkinliği arttıkça, gürbüzleştikçe keşfedilecek başka şeyler olduğunu gördü ve daha önce keşfettiği şeyler içinde keşfedilecek şeyler olduğunu gördü. Keşfedilenler arasında okurlar da vardı, yazarlar, fotoğrafçılar, çizerler de…

Atlas’ın zenginliğini yaratan da, okurların da dahil olduğu bu “ekip”in çeşitliliğiydi. Bir dergiyi, gazeteyi ilginç kılan, dolu, sürdürülebilir ve değerli kılan şeylerin başında gelir bu özellik: Birbirlerine benzemeyen, bazen tamamen aykırı yerlerdeymiş gibi görünen ve belki öyle de olan katkıcıları aynı bünyede tutma becerisi. Bu beceri, sadece konu çeşitliliğini karşılayacak çeşitlilikte bir gruptan beslenme zorunluluğu için gerekli değildir; bir konuya getirilebilecek ve getirilmesi gereken bakış açısı çeşitliliğini sağlamak için de gereklidir. Yüzeysellikten kurtulmanın basit ama gayet kullanışlı yollarından biridir bu. Hiçbir konu yüzeysellikle geçiştirilmeyi hak etmiyor; keşiflerden biri de işte budur.
Bu kalabalık “ekip”, tabii, hepsi merkezdeki çekirdeğe sıkı sıkıya bağlı kadrolu elemanlardan oluşmu­yor(du). Mercan kayalıkları misali 20 yıl boyunca envai çeşit renk ve biçimle kâh merkeze kâh birbirine tutunarak genişleyen, zaman ve mekân içinde salınarak katkı sunmaya devam eden bir ekip bu. Her bir ferdinin yetkinleşme yolunda kendine kattığı artıyı Atlas’a da taşıdığı bir ekip. Yani herkes iç ve dış macerasını bir şekilde yükledi bu dergiye.

Atlas, artık yaşının da verdiği imkânla, okurundan yazarını ve fotoğrafçısını da yaratmayı becermiş bir dergi. Okuruyla bağı muhtemelen Türkiye’deki hiçbir dergiye benzemeyen, bu haliyle aslında kaya değil de mercan adasını andıran bir varlık. İlk 100 sayısına gelen, yayımlanmış yayımlanmamış, bütün okur mektuplarını okumuş ve analizini yapmış biri olarak Atlas okurunun özel bir övgüyü hak ettiğini düşünüyorum. İlk sayılardan itibaren hayranlık uyandırıcı bir şekilde derginin yalpalamalarını, tıkanmalarını, eksiklerini görüp uyarmış ama aynı zamanda takdirini ve teşvikini de esirgememiş bir okur Atlas’ınki.

İşte bu ekibin yarattığı muazzam zenginlikte, aslında, Türkiye’nin zenginliği de saklı ve rahatça söyleyebiliriz ki, bu zenginliği en iyi gösteren yayın Atlas’tır. Coğrafyanın derinliğine nüfuz etme çabası, diyelim, Ezidi’nin tenindeki dövmeyi anlama çabasına bulaştı, o onu kovaladı. Böylece, keşif alanı genişledi. Coğrafyadaki anlamların keşfi anlam coğrafyalarını keşfetmeye götürdü Atlas’ı. Atatürk heykellerinden masal âlemine kadar yayılan bir arayış bu.
Kâşif sınır tanımaz, Atlas da başından beri tanımadı ve anlama çabasını kutuplardan çöllere, zirvelerden derinlere, okyanuslardan göllere taşıdı. Bir ufkun peşinde gittiği gibi, bir fikrin izini de sürdü.

Coğrafya ile yola çıkmıştı asıl olarak, ama farklı görme biçimleri olduğunu ve o biçimleri bulmazsa, kullanmazsa, geliştirmezse coğrafyayı anlayamayacağını anladı. Arkeolojiyle baktı, botanikle baktı, zoolojiyle, genetikle, tarihle, antropolojiyle, siyasetle, felsefeyle, edebiyatla baktı… Sualtından baktı, dağdan baktı, mağaradan, kanyondan, gökdelenden, tekneden, yamaç paraşütünden, bisikletten, deveden baktı…

Bu yeni görme biçimleri Atlas’ı giderek daha rafine bir yere taşıdı ve bu hem konuların seçiminde, hem de işlenişinde kendini gösterdi. Atlas, insanın ilkine ve insan öncesine; sadece insanın değil, ormanın da, hayvanın da ruhuna yaklaşmak için dünyayı arşınladı, kulaçladı ve kucakladı. Atlas işte bu kucaklamanın serüvenidir. Ve kucakladıklarına sadakatin…

Paylaş: