Sicilya: Akdeniz Ateşi

Sicilya: Akdeniz Ateşi

Kültürel farklılığı ve zenginliğiyle tamamen kendine özgü bir Akdenizli olan Sicilya, Etna Yanardağı’nın, lezzetin ve korumaya alınan kasabaların adası.

Yazı: Emel Yenigelen

Uçağın alçalmaya başlamasıyla aşağıdaki sarp kayalıklarla denizin iç içe geçen görünümü heyecanımızı birden arttırıyor. Havaalanından dışarı çıktığımız anda ise yüzümüze taptaze, serin bir esinti çarpıyor. Beklerken fark ediyoruz ki, artık her şey kuzey İtalya’dan farklı; güneye, denize, rüzgâra ve güneşe aitler… Kültürel çeşitliliği, doğası, tarihi ve yemekleri hakkında çok şey duyduğumuz Akdeniz’in en büyük adası Sicilya’dayız ve havası tüm bunları hafiften hissettirir cinsten.
Arabayla kuzeyde bulunan Trapani şehrine bağlı San Vito lo Capo’ya doğru yola çıkıyoruz. Son dönemde popülaritesi artan ve yazın turistlerin uğrak yeri haline gelen bu küçük sahil kasabası, dağların arasında bir vadide yer alıyor. Beyaz kumsalı ve berrak masmavi denizi özellikle sabah ve akşamüstü saatlerinde gerçekten çok etkileyici. San Vito lo Capo’ya ilginin artmasının bir diğer sebebi de dağlık ve kayalık dokusunun dünyanın dört bir yanından kaya tırmanışı yapanları buraya çekmesi. Kasabayı çevreleyen yer yer turuncu dev kaya blokları, bu sporu burada kaçınılmaz hale getiriyor. Biz de Sicilya’yı, her sene mayıs ayında uluslararası kaya tırmanış şenliğine ev sahipliği yapan bu sakin kasabada kalarak tanımaya başlıyoruz. Her daim hafiften rüzgârlı olan San Vito lo Capo’da tırmanıyoruz, yüzüyoruz, ada şaraplarını tadıyoruz ve de muhteşem Sicilya mutfağı ile tanışıyoruz.

Lezzetin Başkenti
Roma’da kaldığımız yerin sahibi, “Sicilya yemeğin başkentidir ve İtalya’nın hiçbir yerinde Sicilya’daki tadı bulamazsınız, çünkü her şey çok tazedir” demişti. İtalya’da yemek zaten harika, ne kadar daha güzel olabilir diye düşünmüştüm. Yemeği yerken kulaklarımda bu laf çınlıyor. Kaldığımız süre boyunca büyük, küçük fark etmeksizin hiçbir yerde kötü yemek yemiyoruz. Her şey taze, inanılmaz lezzetli ve makul fiyatlarda. Adanın her köşesinde olduğu gibi yemeklerinde de kültürel çeşitlilik fark ediliyor. İspanya, Yunan ve Kuzey Afrika etkilerinin görüldüğü Sicilya mutfağının yöresel yemeği kuskus, deniz mahsulleriyle yapılan pizza ve her çeşit ev yapımı makarna, adanın vazgeçilmezleri. Gurme değilim ama patlıcan, domates, parmesan peyniri ve zeytinyağı sanırım hiçbir yerde bu kadar iyi bir buluşma gerçekleştirmiyor. “Cannoli” adındaki genelde ricotta peynirinden kremayla içi doldurulmuş hamurdan yapılan tatlı da Sicilya’yla bütünleşmiş durumda. Adanın neredeyse tamamına yayılmış üzüm bağları, yöresel farklılıkları içeren şarapları tatmamıza fırsat tanıyor. Sicilya şaraplarından Nero D’Avola, Etna Rosso, Bianco D’Alcamo hemen favorilerim arasına giriyor. Ayrıca her restoran ya da kafenin ev yapımı şarabı da bulunuyor, kesinlikle denemeye değer…

Korunan Kasabalar
Trapani şehrinden ayrılmadan önce Erice adındaki küçük kasabaya kısa bir ziyaret yapıyoruz. Denizden yaklaşık 750 metre yüksekte olan, virajlı yollardan tırmanarak ulaştığımız Erice, Helenistik etkinin bolca görüldüğü, çok iyi korunmuş bir Ortaçağ kasabası. Dar taş sokaklar, eski taş evler, aşağıda Monte Cofano Dağı’na kadar görülebilen geniş bir manzara, Venüs ve Norman kaleleri ile tarihi kiliseler… Üzerimizde bıraktığı etki San Vito lo Capo’dan tamamen farklı.
Trapani’den ayrılıp tüm adayı baştan sona kiraladığımız arabayla geçmeye karar veriyoruz. Sicilya, İtalya tarafından “özel statülü özerk bölge” olarak tanımlanan ve dokuz ana şehirden oluşan büyük bir ada. Yolda durarak, küçük tarihi kasabalara, şehirlerine uğrayarak yolu kat etmek istiyoruz. En çok istediğimiz şeylerden biri de adanın doğusunda kalan volkanik yanardağ Etna’yı görmek. Öncelikle yine kuzeybatıda yer alan, Sicilya’nın başkenti Palermo’ya gidiyoruz. Yaklaşık 3 bin yıllık geçmişi olan bu şehrin tarihi dokusu, mimarisi büyüleyici. Duyduğumuza göre filmlere konu olan Sicilya mafyası da buradan doğmuş. Geniş bir caddeden sonra sapacağınız bir ara sokaktaki yan yana terk edilmiş harabe evler, bu bilgiyi doğrular cinsten görüntüler sunabiliyor. Palermo’da etnik ve kültürel farklılıkların ne kadar iyi korunduğunu ve bunun yarattığı çeşitliliği, zenginliği her şeyde görmek mümkün. Caddelerdeki yoğun motosiklet kalabalığından birbirimizin sesini zor duyuyoruz ancak bu şehir enerjisi ile diğerlerinden ayrılıyor.

Doğu Rotaları
Sicilya’nın batısından doğusuna doğru yol aldıkça doğanın, mimarinin, yaşam biçimlerinin yavaş yavaş değiştiğini görüyoruz. San Vito lo Capo’da gördüğümüz çatısız, sarı boyalı Kuzey Afrika etkisi yaratan evler, içlere doğru gittikçe taş evlere dönüşüyor. Sarp kayaların, dağların egemenliğindeki doğaya yeşillikler hâkim olmaya başlıyor. Caltanissetta şehrini geçtikten sonra, Enna şehrine bağlı küçük dağ kasabası Calascibetta’da mola veriyoruz. Siesta zamanı olduğundan ortalık oldukça boş ve sessiz. Tek açık olan yerde “pasta alla norma” (Sicilya’ya özgü patlıcanlı, parmesanlı sosu olan bir makarna) yiyerek, buranın ev yapımı enfes şarabını tadıp, dar sokaklarında küçük bir tur atıyoruz.
Adanın doğu kıyısına yaklaşmaya başladığımızda, Sicilya’nın belki de en ünlü, lüks konaklamanın bolca bulunduğu, Messina’ya bağlı güzel Taormina kasabasına varıyoruz. Neredeyse 19. yüzyıldan beri turistlerin tercih ettiği Taormina, denizden yukarıdaki yapılaşması ve İyon Denizi’ndeki turkuaz sahilleri ile büyüleyici. Bir kayanın üstüne kurulmuş olan kasaba adeta yukarıdan İyon Denizi’ni seyrediyor ve bu yükseklikten ötürü koylara inmeyi kolaylaştıran küçük bir teleferikle ulaşım sağlanıyor. Taormina’da harika deniz dışında tarihi Yunan tiyatrosu, eski kiliseler, hoş restoranlar ve barlar da bulunuyor. Biz hem yer bulamadığımızdan hem de fiyatların yüksekliğinden ötürü Taormina’nın eteklerinde yer alan Naxos kasabasında konaklıyoruz. Deniz kıyısında yan yana küçük lokantaların sıralandığı bu sakin sahil kasabasında, biz de harika bir pizza eşliğinde sakin bir gece geçiriyoruz.

Yanardağa Dokunmak
Halen aktif olan ve en son 2012 yılında patlamaların yaşandığı Etna Yanardağı’na gitmek üzere yaklaşık 45 dakika mesafedeki Naxos’tan sabah erkenden ayrılıyoruz. Zaten Taormina’dan da görülebilen Etna’ya yaklaştıkça, ilk defa aktif bir volkana yaklaşmanın heyecanı başlıyor. Etna 3 bin 329 metre yüksekliğinde ve 2013 yılında da UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girmiş. 1949 yılından 1993 yılına kadar ara ara patlamaların yaşandığı bu volkanın lavları, civardaki kasabalara büyük zarar vermiş. Yol Etna’ya doğru çıktıkça, yerleşim merkezleri geride kalıyor, virajlar artıyor ve kıvrıla kıvrıla yükseliyoruz. Geçmişte yaşanmış patlamalar buranın doğal yapısını da değiştirmiş, artık yeşillikler bitiyor ve siyah taşlar, siyah topraktan oluşan bir örtü beliriyor, hafif bir kül kokusu da burnumuza gelmeye başlıyor. Baharda, bu siyahlığın içinde açmış olan mor çiçekler ve karşıda Etna’nın görüntüsüyle eşsiz bir yoldan volkana varıyoruz. Burası Sicilya’nın önemli bir bölgesi olduğundan, yaklaşık 2 bin metrelerde kurulmuş olan turistik bir alan bizi karşılıyor. Alanda volkanik taşlardan hediyelik eşya satan çeşitli dükkânlar bulmak ve yemek-içmek mümkün. Teleferik sistemiyle daha yukarı çıkılabiliyor, belli bir mesafeden sonra da yürünerek 2 bin 920 metredeki kratere ulaşılabiliyor. Civarda da büyük birkaç krater var, sert volkanik toprakta yürüyerek bu kraterlere bakıyoruz, diğer onlarca insan gibi. Etraf Mars’tan bir parça gibi duruyor, aşağıda manzara inanılmaz…

Bir volkan patladığında neler olabileceğini tekrar düşünerek, altımızda deniz manzarası, Etna’yı geride bırakıp, kıvrılarak aşağıya doğru yol alıyoruz. Sicilya’nın güneydoğusunda ve İyon Denizi kıyısında yer alan bir diğer büyük şehir Siracusa’ya varıyoruz. Ada bizi şaşırtmaya devam ediyor. Zengin antik Yunan kültürü, tarihi, mimarisi yanında matematikçi Arşimet’in de doğum yeri olan Siracusa, 2 bin 700 yıllık bir şehir. Anıtlar ve arkeolojik alanları dünyanın her yerinden ziyaretçileri kendine çekiyor. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan bu şehir, tek kelimeyle ilham verici. Siracusa Katedrali, Diana Çeşmesi, Apollo Tapınağı, amfiteatrlar, Pantalica Nekropolisi görüleceklerin bazıları. Dar sokaklarındaki kafelerde soluklanıp, bu sefer de pesto sosunun nasıl bu kadar lezzetli yapılabildiğine şaşırıyoruz.

Geri dönüş yolunda uğradığımız iki eşsiz yer de Noto ve Piazza Armerina oluyor. Siracusa şehrine bağlı Noto da Enna’ya bağlı Piazza Armerina da koruma altında ve Dünya Kültür Mirası Listesi’nde. Noto Katedrali, San Domenico Kilisesi gibi yapıları gördükten sonra Norman etkisiyle kurulmuş olan, mozaiklerin şehri olarak bilinen Piazza Armerina’ya geçiyoruz. Şehrin tepesinde bulunan Piazza Armerina Katedrali çevresinde biraz gezdikten sonra toprak renkli bu şehri geride bırakıp, buraya yaklaşık 3 kilometre uzaklıkta bulunan mozaikleri görmek için Villa Romane del Casale’ye yönümüzü çeviriyoruz. 4. yüzyılın ilk çeyreğinde inşa edilmiş olan bu Roma dönemi villası, dünyadaki bu dönem mozaiklerin en zengin çeşidini sunuyor.
İstanbul’a dönmeden önce birkaç gün daha başladığımız yerde, San Vito lo Capo’da vakit geçiriyoruz. Adadaki kültürel farklılık ve bunun yarattığı zenginlik bizi gerçekten çok etkiliyor, ne bir fast-food zinciri ne bir AVM ne de bunu talep eden bir halk görüyoruz. Burayı İtalya ile karşılaştırmak da anlamsız, tamamen kendine özgü, doğusuyla batısının bile kendi içinde değişiklik sergilediği bir Akdeniz adası. Tıpkı çabuk değişen havası gibi. Etnik karışımıyla, geçmişiyle, doğal yapısına göre şekillenmiş mimarisiyle ve tabii ki mutfağıyla unutmaya başladığımız bir çeşitlilik sunuyor. Sicilya küresel baskılara daha uzun yıllar kulak asmayacak gibi duruyor.

ATLAS TATİL 2014

Foto Galeri

[Not a valid template]

Paylaş: