Anasayfa KeşfetBilim En büyük bilim seyyahı: Alexander von Humboldt

En büyük bilim seyyahı: Alexander von Humboldt

Özge Çolak

Başlıktaki niteleme bize değil, Evrim Teorisi’nin babası Charles Darwin’e ait. Bugün “bilim” dendiğinde aklımıza Albert Einstein’ın gelmesi gibi, 19’uncu yüzyılda bu isim Alexander von Humboldt’tu. Ancak geçen yüzyılda, bilim çevreleri dışında ismi neredeyse unutuldu. Bu büyük bilimci, günümüzden yaklaşık 200 yıl önce iklimin dünyamızda oynadığı kritik rolü ve insanın doğayı tahrip edebilme potansiyelini fark etmişti. İklim değişikliğinin pençesindeki dünyanın, bu ufuk üstü ismi hatırlamasının tam zamanı.

YAZI: CEMAL TUNÇDEMİR

Ekvador’un “kuru” mevsimiydi. Bir haziran öğleden sonrasıydı. Arabamız Guayaquil ve Riobamba arasındaki virajlı yollarda ilerlerken, görmeye can attığım “kral”la tanışacak olmanın heyecanı içinde, yan camdan baş döndürücü manzaraları seyrediyordum. Yol arkadaşım Don Roberto’nun heyecanlı “Cemalito mira!” (Cemalito, bak!) nidasıyla başımı öne çevirdim. “Mira, Chimborazo!” diye dağı işaret ediyordu. And Dağları’nın kralının kapısındaydım nihayet. Bilimin, şiirin ve devrimin görkemli ilham kaynağı olan dağın huzurunda…

Chimborazo Yanardağı, neredeyse Ekvator çizgisinin üzerinde yer alıyor. Denizden 6 bin 310 metre yükseklikteki zirvesi, Dünya’nın yer çekirdeği merkezinden en uzak noktası. Zirvesinden sadece birkaç saat aşağıda tropik yağmur ormanları uzanıyor. Yukarı çıktıkça palmiye ve bambular yerlerini meşe ve meyve ağaçlarına bırakıyor. Derken, Andlar’ın bereketli tarlaları, çayır ve meralıklarında buluyorsunuz kendinizi. Dağın yüksek kesimlerinde bu doku önce bozkıra, sonra tundraya, ardından çakıl ve kayalıklara, en son da buzullara dönüşüyor. Chimborazo başlı başına dünyanın iklim ve coğrafya özetini sunuyor.

19’ncu yüzyılın ikinci yarısına kadar, dünyanın deniz seviyesinden en yüksek dağının Chimborazo olduğu sanılıyordu, bu unvanın Everest’e ait olduğu daha sonra anlaşıldı. Emily Dickinson, aşkın yüceliğini ve imkânsızlığını Chimborazo’nun henüz kimsenin çıkamadığı zirvesine ulaşmaya benzetiyordu. Ralph Waldo Emerson ise şairi, Chimborazo gibi, kendini kısıtlayan sosyal düşünsel ufkun üstüne çıkabilen kişi olarak niteliyordu. Birçok büyük edebiyatçının dimağına hiç görmedikleri Chimborazo’nun adını kazıyan, beni de bu dağın eteğine çeken ise bir “ufuk üstü” insandı. Benden yaklaşık 200 yıl önce, 1802’de bu dağın yamacına gelen Alexander von Humboldt, burada gördükleriyle, doğaya bakışımızda ve doğa bilimlerinde yeni bir çağ başlatacaktı.

Alexander von Humboldt, bilimi fildişi kulesinden indirip herkesin erişimine açık hale getirmeye çabalıyordu. Latin Amerika’dan getirdiği değerli örnekleri bile, isteyen bilimcilerle paylaşmakta tereddüt etmiyordu. PABLO COZZAGLIO/AFP/GETTY IMAGES

Prusya’da, zengin bir aristokratın çocuğu olarak 1769’da dünyaya gelen Humboldt, Berlin yakınındaki malikânelerinde büyürken, Kantçı fizikçi Marcus Herz gibi Aydınlanma Çağı düşünürlerinden eğitim alma şansı bulmuş, bu öğretmenler içine “hakikat, özgürlük ve bilgiye heves” tohumları ekmişti. “Can sıkıntısı sarayı” dediği malikâneden kurtulup uzaklara gitmenin düşlerini kurarken, maden bakanı olmasını isteyen annesinin baskısıyla madencilik akademisinde okudu. Bu durumu da jeolojide uzmanlaşmak için fırsata dönüştürdü. Botanik, zooloji, biyoloji, kimya, coğrafyaya zaten ilgi duyduğu alanlardı. Freiberg’de maden müfettişliği yaptığı günlerde Latince kaleme aldığı ve bölge florasını incelediği bir eseri, Almanya’nın büyük şairi (ve doğa bilimcisi) Goethe’nin dikkatini çekecek ve onunla şahsen tanışma talebinde bulunacaktı.

Humboldt’un kardeşinin, Goethe’nin yaşadığı Weimar’ın hemen yanı başındaki Jena kentinde yaşaması bir şans oldu. Goethe ile genç Humboldt’un 1794’te Jena kentinde buluşmaları, hem ikisi, hem de bilim tarihi adına önemli bir dönemeç olacaktı.

Humboldt, Goethe ve Alman şair Friedrich Schiller ile sık sık bir araya geliyor, sohbete çoğu zaman genç yaşına rağmen o yön veriyordu. Yalnız bir dağ gibi olan ve başkalarını dinlemeye çok meraklı olmayan Goethe, bilgi birikiminden çok etkilendiği Humboldt hakkında sonradan, “sadece bir saat sohbet ederek, sekiz gün kitap okumaya bedel bilgi öğrenebilirsiniz” diye yazacaktı. (Goethe’nin ölümsüz eseri Faust’un başkarakteri ile Humboldt arasındaki benzerlikler dikkat çekicidir.) O günlerde Avrupa entelektüellerini kutuplaştıran “doğayı nasıl anlayabiliriz” sorusu en önemli konularıydı. Bu tartışma, çok kabaca, Aydınlanma Çağı’nın iki düşünce ekolünün, rasyonalizm (akılcılık) ve amprizm (deneycilik) arasındaydı. Rasyonalistler bilginin kaynağının akıl ve akılcı düşünce olduğunu, deneyciler ise doğanın sadece deney ve gözlem ile bilinebileceğini savunuyorlardı. Jena’daki buluşmalarından birkaç yıl önce Alman filozof Immanuel Kant, yayımladığı Saf Aklın Eleştirisi adlı eserinde, bu iki ekolü buluşturmuştu. Humboldt, tıpkı Goethe gibi Kant’ın yaklaşımından derinden etkilenecekti.

Jena’ya katı bir deneyci olarak gelen Humboldt artık doğaya yeni gözlerle de bakıyordu. Bu bakış, bilimsel yazılarındaki şiirsel ve romantik üslubun da temel nedeni. Nitekim sonradan, Goethe ile geçirdiği yılların ona, doğayı görebilme imkânı veren yeni organlar kazandırdığını yazacaktı. Güney Amerika’ya doğru yola çıkmaya artık hazırdı.

İNSANIN YIKICI DOĞASINI GÖRDÜ

Doğa bilimleri tarihin belki de en önemli yolculuğu, 5 Haziran 1799 günü Pizarro adlı geminin Galiçya’dan demir almasıyla başladı. Humboldt ve Paris’te tanışır tanışmaz arkadaş olduğu Fransız botanikçi Aimé Bonpland, yaklaşık bir buçuk ay sonra Venezuela’nın Cumaná limanına ayak basmıştı.

O günlerde bilim ve teknolojideki ilerlemeler, doğayla ilişkimizi yeniden düzenliyordu. Buharlı motor, paratoner gibi icatlar, doğa korkusunu azaltmış, “doğayı kontrol” duygusunu güçlendirmişti, Aristo’dan beri egemen olan ve insanı doğanın merkezine yerleştiren bakış pekişmişti. Doğanın, teknoloji ve tarımla ehlileştirilebileceği, hatta mükemmelleştirileceği fikri yaygınlaşmıştı. Humboldt ise taban tabana zıt görüşteydi. Ona göre, “insan sadece doğanın sistemine uygun hareket etmeli, doğanın kanunlarını öğrenerek, onunla uyumlu olmalı”ydı.

Türümüzün doğayı yok edebilecek potansiyele sahip olduğunu düşünüyordu. Bugünkü Venezuela içinde kalan tropik Aragua Vadisi’ndeki gözlemleri de bu endişesini besledi. Valencia Gölü’ndeki kurumayı araştırırken, buna yamaçlardaki ormanların, kereste elde etmek için yok edilmesinin yol açtığını saptadı. Ormanların, ağaçların su depolama, atmosfere nem kazandırma, toprağı koruma, sıcaklığı düşürme ve oksijen üretme etkileri sebebiyle ekosistem ve iklim için temel önemine dikkat çeken ilk o oldu. Orinoco Yağmur Ormanları’nda misyonerlerin kiliseleri aydınlatmak için kaplumbağa yumurtası yağı kullanmalarının bu türün nüfusunu azalttığını, Venezuela’da kontrolsüz inci avının istiridye stoklarını tükettiğini gözlemleyecekti. İnsanların doğadaki her şeyi sınırsız sandıkları bir çağda, bu tahribatın sonuçlarının “katastrofik” olacağını uyararak modern çevreciliğin temellerini atacaktı.

KONUNUN TAMAMI ATLAS’IN KASIM 2020 SAYISINDA. SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ 

ATLAS · KASIM 2020

 

Benzer Yazılarımız

Yorum Yap