Anasayfa KeşfetKültür Yeryüzüne Umut: Gezi

Yeryüzüne Umut: Gezi

Yazar Emre Ergül

Geleceğe ilişkin umutların, hayallerin, ütopyaların neredeyse tamamen tükendiği bir zamanda, imkânsız gerçekleşti. Yeryüzüne sadakatle başlayan Gezi direnişi özgürlüğün, eşitlik duygusunun, dayanışma ve birlikteliğin evrensel çağrısına dönüştü.

Yazı: Kemal Tayfur / Fotoğraf: Sinan Çakmak

Bir korku tüneli ya da karanlık, zifiri karanlıkla donanmış bir sokak düşünün. Yalnız başınıza geçmek zorunda olduğunuz bir sokak. İçinde neyle karşılaşacağınızı, bir tehdit söz konusu olduğunda nasıl mücadele edeceğinizi bilmiyorsunuz ve üstelik sokağın sonunda ışık da yok; belki sokağın sonu da yok. Bu kapkara bilinmezliğe dalmaktan korkarsınız.

Şimdi de aynı sokağın başında sizinle birlikte sokağa girmek için acele eden tanımadığınız birçok insan olduğunu hayal edin. Birçok insan da zaten sokaktan geçiyor olsun. Karanlığı ve karanlıkta belirecek tehlikeleri bu kez aklınıza bile getirmeden dalarsınız sokağa. Başka insanların varlığı, sizi rahatlatır ve yalnızken duyduğunuz korkuyu uzaklaştırır. Birliktelik güven yayar. “Büyük bilinmezliğin zihni ve hisleri donduran boşluğuna battığınızda, ortak insanlık sizin can simidinizdir; insan birlikteliğinin sıcaklığı kurtuluşunuz” olur. (Zygmunt Bauman)
Şimdi de o sokağın başındaki yalnız bir genç adamla tanıştırmak istiyorum sizi. “Yoksulluk içinde büyümüş bir halk çocuğu olarak” tanımlıyor kendini. İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu, zamanının çoğunu okuyarak, yazarak ve editoryal işler yaparak geçiren, mahalledeki hayvanları besleyen, spor yapan, çalışırken çağı geçmiş klasik müzik, antrenmanlardaysa metal dinleyen “tam anlamıyla sessiz ve sıkıcı bir adam”. Floransa’da siyaset yüksek lisansı yapmasına rağmen, siyasetle ilgisi yok. 31 Mayıs akşamı saat 20:00’de oradaydı. “Tam bir çaylaktım, arka saflarda olan biteni gözlemledim” dedi. Bir süre sonra, barikatın dibinde “Çarşılı çocukların” yanı başındaydı.

O gün, arka saflarda onunla birlikte olan biteni gözlemleyen on binlerce yalnız insan vardı. İstiklal Caddesi’nde birikmiş büyük bir kalabalık, en ön safta gaz bulutlarına dalıp çıkan çocuklara destek vermeye çalışıyordu. Destek verenler çoğaldıkça, gaz bulutlarına dalıp çıkanlar da çoğaldı. Yalnızken insanı korkudan dehşete düşürecek bir çatışma ortamı, bir anda korkudan yoksun, daha doğrusu korkunun en az olduğu alana dönüştü. En çok korkulan şey; yakalanma, yaralanma ve hatta ölüm korkusu yerini mucizevi şekilde fedakârca paylaşılan bir cesarete bıraktı. Gazın etkisiyle ciğerleri sökülen, yaralanan her genç, hemen yanı başındaki insan kardeşlerinden aldığı güven ve sıcaklıkla korkusunu daha fazla yendi.

Göçmen kuşlar gibiydiler, yorulan ön saftakilerin yerini, büyük bir gönül rahatlığıyla arka saflardakiler alıyordu ve deneyimlerini eğlenerek paylaşıyorlardı. Sonradan dillere destan olan o mizah patlamasının, şiddetin yarattığı dehşeti mizahla etkisiz kılmanın kaynağı da buydu. O gece ben de oradaydım ve onları izlerken Bosnalı bir sufinin, soykırım acısını yaşamış bir düşünürün (Rusmir Mahmutcehaviç) sözleri geldi aklıma.

Antikapitalist Müslümanlar ve Devrimci Müslümanlar, başından beri Gezi direnişinin içindeydiler. Ramazan nedeniyle ve onların çağrısıyla başlayan “Yeryüzü iftarları”nın ilki İstiklal Caddesi’nde gerçekleşti. Her siyasal görüşten ve her inançtan on binlerce insan, cadde boyunca yere serilen sofralarda, yanlarında getirdikleri yiyecekleri paylaşarak iftar açtılar. Galatasaray Meydanı’ndan polisin TOMA’larla kapattığı Taksim Meydanı’na kadar uzanan iftar büyük bir yankı yarattı ve sonraki günlerde Türkiye’nin her yerinde ve hatta yabancı ülkelerde aynı ad altında düzenlendi.

Antikapitalist Müslümanlar ve Devrimci Müslümanlar, başından beri Gezi direnişinin içindeydiler. Ramazan nedeniyle ve onların çağrısıyla başlayan “Yeryüzü iftarları”nın ilki İstiklal Caddesi’nde gerçekleşti. Her siyasal görüşten ve her inançtan on binlerce insan, cadde boyunca yere serilen sofralarda, yanlarında getirdikleri yiyecekleri paylaşarak iftar açtılar. Galatasaray Meydanı’ndan polisin TOMA’larla kapattığı Taksim Meydanı’na kadar uzanan iftar büyük bir yankı yarattı ve sonraki günlerde Türkiye’nin her yerinde ve hatta yabancı ülkelerde aynı ad altında düzenlendi.

“Ancak başkasını koruyarak kendini koruyabilirsin, aksi takdirde kendini korumak şiddete dönüşür.” Yeryüzü çocukları bu ilkeyi, siyaset felsefesinden, doktrinlerden, başkaları adına konuşmayı alışkanlık edinmiş ağır abilerden değil, yaşadıkları olağanüstü deneyimden ve kalplerinin derinliklerinden çıkarmışlardı.
Tanımadığı birine yardım etmek ve yardım almak, ortak bir mücadele yürütmek, başarılacak bir şey varsa eğer bunun birliktelikle gerçekleşebileceğine inanmak müthiş bir duyguydu. Ve bunları kimseden emir almadan, kimseye emir vermeden yapıyorlardı. Ne örgüt bağlılığı vardı, ne emir komuta zinciri. Korkuyu yenerken; (kendileri de birer korku kaynağı olan ve korku üreten yapılardan, hiyerarşik ilişkilerden bağımsız olmaları onların şansıydı) bir insanlık düşünü, eşitlik duygusunu keşfetmişlerdi. Eşitlik çok eski bir hikâyedir; çocuklar bu eski, unutulmuş hikâyeyi, bir arada bulunmak yoluyla ürettikleri yeni bir hakikat olarak yaşadılar. George Orwell, katıldığı İspanya iç savaşı sırasında sıradan insanların hayatlarını tehlikeye atmalarının sırrını işte bu eşitlik duygusunda bulmuştu. O gece İstiklal’de ve sonraki günlerde Taksim ve Beşiktaş başta olmak üzere İstanbul’un pek çok semtinde, Ankara’da, Antakya’da, İzmir’de, Eskişehir’de, Adana ve Antalya’da ve pek çok şehirde aynı duygunun keşfedilmesi bir infilak olarak yaşandı.

Michel Foucault yaşıyor olsaydı, bu anı, devasa şiddet dalgasının önündeki bu korkusuz duruşu, hiç tereddütsüz tarihi bir an olarak değerlendirirdi. “Tek bir insanın, bir azınlığın ya da tüm bir halkın, ‘artık itaat etmiyorum’ dediği ve adaletsiz olarak değerlendirdiği bir iktidara karşı kendi hayatını ortaya koyduğu bir hareket, bu hareket bana ortadan kaldırılamaz geliyor” derdi. Gerçekten de olan bu değil miydi? Meydanları gaza ve ateşe boğmak, eli satırlıları sokaklara salmak, protestolara ölüm, yaralama ve tutuklamalarla karşılık vermek ne kazandırdı? Hiçbir şey; insanlar şiddetin yasasına boyun eğmediler. Üstelik bunu tam da Michel Foucault’nun düşlediği tarzda yaptılar. Başkanı, yöneticileri, şefleri olan birlikleri değil, akımları ve birlikteliği benimsediler. Pozitif ve çoğul olanı tercih ettiler; farklılığı önemsediler. Eylemi ve düşünceyi hiyerarşiye dayanarak değil, göçebe gibi çoğalarak ve yer değiştirerek artırdılar. Dövüşürken bile asık suratlı olmamayı becerdiler; satırın karşısında bile sinirlerini sağlam tuttular, şiddete başvurmadılar. İktidarı ve iktidar tutkusuyla yanıp tutuşanları, direnişten statü devşirmek için “entelektüel efendilik” taslayanları ise hiç sevmediler. Baskının ve aşağılamanın tüm biçimlerine karşıt olan bir direniş sanatı geliştirdiler.

Her Yer Taksim
Gezi’de bunlar oldu işte. Geleceğe ilişkin umutların, hayallerin, ütopyaların neredeyse tamamen tükendiği bu çağda, yeryüzünün bu köşesinde; imkânsız gerçekleşti. Direniş doğaya ve bedenlere yönelen saldırının, baskıcı tiranlığın ve bize dayatılan hayatın bir reddi olduğunu göstermekle kalmadı; yeni bir toplumsal bağlılık yarattı, o ana kadar imkânsız bir ütopya olarak kalan yeni bir ortaklık inşa etti. Temel ilkesi eşitlikçilik olan bu yeni ortaklık, polisin çekilmek zorunda kaldığı Taksim’den ve Gezi Parkı’ndan tüm ülkeye ve dünyaya parlak yansımalar gönderdi. Sonradan polis geri dönüp meydanın ve parkın üzerine gaz bulutlarını saldığında, meydanı ve parkı sebepsiz halka kapattığında, amaç sadece “düzen”i sağlamak değildi. Asıl olarak mücadele içinde bir araya gelen genç erkek ve kadınların (öğrenciler, işçiler, işsizler, hali vakti yerinde olanlar ve yoksullar, cinsiyetciliğe ve etnik ayrımcılığa karşı çıkanlar, sol akımlardan Antikapitalist Müslümanlar’a muhalif örgüt ve gruplar ve tabii ki Çarşı grubu başta olmak üzere taraftar toplulukları) birlikteliğini bitirmek, “ortak olanın açık paylaşımına dayalı demokratik bir toplum”u aralarında inşa etmeye başladıkları hakikatini boğmaktı.

Ama artık çok geçti. Gençlerin sloganlarında da dile getirildiği gibi “Her yer Taksim” idi. Her kamusal alan bu yeni ortaklığın mekânıydı; devlet otoritesinin cisimleştiği, özel mülkiyetin giderek daha fazla kemirerek sınırladığı kamusal alanlardı bunlar. Parklar, meydanlar ve sokaklar; üniversite kampüsleri ve amfiler, fabrikalar, havaalanları, konser salonları, hatta düğün salonları. Hatırlatalım, direniş sırasında liglerin sona ermiş olması iktidar için bir şanstı; yarın başladığında stadyumların, spor salonlarının da “Taksim”e dönüşeceği derhal görülecektir.
Şimdi, İstanbul’da ve Türkiye’nin pek çok kentinde parklarda ve ortak alana dönüştürülen tüm mekânlarda bir kentsel devrim yaşanıyor. Herkesin ve her politik akımın erişimine ve kullanımına açık bu mekânlarda temizlikten güvenliğe, temel ihtiyaçların giderilmesinden zenginliklerin paylaşılmasına kadar her alanda adil bir toplumun nasıl yaratılacağının örneği sergileniyor. Özgürlük, güven, dayanışma inşa ediliyor. Doğanın ve şehirlerin nasıl korunacağının yaratıcı yolları açılıyor. Aynı zamanda fikirlerin, imgelerin, sanatsal ve kültürel faaliyetlerin, haberleşmenin ve ifade hakkının serbestçe icra edilmesine imkân tanınarak, bu yeni toplumda nasıl yaşanacağına ilişkin, katılan herkesin yazarı olduğu bir el kitabı yazılıyor.

Direnişin Evrenselliği
Bu el kitabı evrensel olanla, yeryüzüne sadakatle başlıyor: Bir parka, o parkın ağaçlarına sarılıp ormanlara uzanıyor. Suyun, toprağın, havanın hakkını savunuyor. Dünyaya özen gösterebildiğini ortaya koyuyor. İnsanların içinde yaşamaktan mutlu olacağı şehirlerin hakkını arıyor. Eşit, adil ve sürdürülebilir bir toplum istiyor. Yirmi dört saat gözetim altında tutulmasına, evinin bile hapishane haline getirilmesine, susturulmasına, her an ve her yerde teslim alınmak istenmesine, her talebinin şiddet, tehdit ve azarla karşılanmasına isyan ediyor. Direniş, bütünüyle özgürlük kokuyor.

Böylece daha en baştan çok “geniş bir kolektif tasarıya”, evrensel olana ortak oluyor.

Kuşkusuz bu talepler yeni değil; Gezi direnişinin tekelinde de değil. Yeni olan ve Gezi’ye özgün olan şey, doğayı durmamacasına tahrip eden şeyle, şehirlerimizi, yaşamlarımızı paramparça eden gücün bir ve aynı olduğunu büyük bir kesinlikle ortaya koyması. Henüz küçük ölçeklerde olsa da bu gücün geriletilebileceğini göstermesi. Dahası direnişle oluşturduğu ortak alanları birer özgürlük adasına dönüştürmesi, bu alanların ortak kullanımında bugüne dek hiç yaşanmamış ilişkiler ve pratikler geliştirmesi. Gezi Parkı’nda her gün yüz binlerce insanın ihtiyaçlarının, güvenliğinin ortaklaşa bir biçimde nasıl sağlandığını hatırlayın. O ana dek böyle ortamlarda tahayyül bile edilmeyen yeni ihtiyaçların tespit edilip gönüllülük yoluyla çok hızlı bir şekilde çözüme kavuşturulduğunu da. Forumlar, tartışma toplantıları ve karar alma süreçlerinde, katılım ve temsilde gerçek bir demokrasiye duyulan bağlılığı da unutmayın. Aynı girişkenlik ve yaratıcılığın, direnişin ikinci ayında devam ettiği ve yayılarak devam edeceği gerçeğini de.

İktidar bu yaratıcılığın önüne set çekmek, direnişin dünyaya ilham veren pratiklerini görünmez kılmak için daha çok şiddete başvuruyor. Nafile. Ne yaparsa yapsın, örneğin, otoritenin ve ticari çıkarların egemenliğindeki İstiklal Caddesi’nin insanların özgürce aktığı bir ırmağa dönüşmesini engelleyemiyor. Ramazanın ilk günü, Antikapitalist Müslüman gençlerin başlattığı, İstiklal Caddesi boyunca uzanan “Yeryüzü İftarı”, on binlerce insanın rızkını paylaştığı bir dayanışma şölenine dönüştü ve tüm ülkeye yayıldı. İnananların ve inanmayanların, oruç tutanların ve tutmayanların, dindarların ve laiklerin bu birlikteliği aynı zamanda Türkiye’de uzun yıllardır iktidar çıkarları adına sürdürülen dinsel ayrıştırma politikalarının da ipliğini pazara çıkardı.

Kamusal alanların ortak alanlara dönüştürülmesi yolunda her gün yeni eylemlerle yürüyen bu dev mücadele asla küçümsenmemeli. Geleceğin dünyasını kentsel devrimlerin şekillendireceğini savunan David Harvey, “şehrin kendisini dev bir müşterek alan olarak düşünmenin” önemine vurgu yapıyor. Çünkü “nasıl bir şehir istediğimiz sorusu, nasıl kimseler olmak istediğimiz, ne gibi toplumsal ilişkiler arayışı içinde olduğumuz, doğayla nasıl bir ilişkiye değer verdiğimiz, nasıl bir yaşam tarzı arzuladığımız, hangi estetik değerlere sahip olduğumuz sorularından ayrı düşünülemez”. Muktedirlerin şekillendirdiği bir şehrin, hem şehre, hem de içinde yaşayanlara sunduğu hayat ortada. İstanbul dizginsiz bir servet yaratma hırsının kurbanı haline getirildiğinde, olan sadece İstanbul’a olmuyor. Binlerce yıllık bir şehir saçma, sansasyonel ve kimi zaman bir kıyımdan başka bir şey ifade etmeyen projelerle dehşet verici bir şekilde altüst edilirken sadece şehir dönüşmüyor; bizler de dönüşüyoruz. Özgürlüğümüz köreltiliyor, kimliğimiz parçalanıyor, hayatlarımız yalnızlığa mahkûm ediliyor.

O yüzden, yeryüzü çocuklarının, Gezi Parkı’nda çadır kurmayla başlayan, kitlesel direnişle zirvesine ulaşan özgürlük arzusu, şehrin ve ülkenin her yerine yayılan forumlar ve yeryüzü iftarlarıyla daha geniş kamusal alanlara yayıldı. Duran adam eylemi, tek başına güçsüz bir bireyin, yenilmez addedilen bir şiddet makinesinin devrelerini etkisiz hale getirecek kadar güçlü olabileceğinin göstergesiydi. Ama aynı zamanda bir kamusal alanın, tamamen farklı amaçlarla ya da hiçbir amaç gözetmeksizin kullanılabileceğini de ima eden muhteşem bir performanstı.

Gezi direnişinin temsil ettiği özgürlük işte bu iklimde ve bu ortamda hayat buldu. Ortak alanlar inşa edilirken dayanışmayı yasaklayıcı ve güvenilmez kılan, birlikteliği gereksiz ve tehlikeli addeden aldatıcı bireysel özgürlük anlayışı yıkılmaya başladı. Gençler, kendilerine öğütlenenin tersine, “kendilerinin yaratmadığı toplumsal sorunlara bireysel çözüm bulamayacaklarını” çabucak kavradılar ve kolektif arayışlara yöneldiler. Bunu bir kez yaptıklarında, yani birlikteliği kurduklarında bireysel özgürlüklerinin önündeki aşılmaz engellerin de çözüldüğünü gördüler. Özgürlüğü daha da hakiki kılmak için, aralarındaki bağları güçlendirmenin yeni ve daha etkin yollarını aradılar, buldular ve aramaya devam ediyorlar. Şaşırtıcı olan şu ki; güçlü bir dayanışma ve birliktelik doğası gereği çeşitli bağlayıcılıklar içerir ve özgürlüğü sınırlandırabilir.

Bunu aşmanın tek yolu saygı göstermektir, kendini önemseme ile ötekini önemsemeyi bir yaşam felsefesi olarak benimsemektir. Gezi’ye aşina olanlar iyi bilir; burada birlikte varoluş biçiminin özü saygıdır. Kimse kimseye üstten bakmaz, hor görmez; kimse kimsenin efendisi ya da şefi değildir.

İnsanları hayata bağlar gibi direnişe bağlayan, geri getirilemez bedelleri göze almasına neden olan değerler bunlar işte. Eşitlik duygusu, özgürlük arzusu, dayanışma ve birliktelik. Slavoj Zizek, Gezi üzerine yazdığı yazıda, direnişin evrensel ilkeler üzerinden işlemesine dikkat edilmesi gerektiğini bir uyarı olarak söylüyordu ve haklıydı. Kabul etmeliyiz ki Gezi, daha işin başında. Bir süreç olarak işlemeye devam ediyor, giderek daha yetkinleşiyor. Dünyaya çok şey anlatıyor ve küresel bir birlikteliği arzuluyor. Onun evrensel içeriğini görmek, deneyimlerine ortak olmak da dünyaya düşüyor.

ATLAS AĞUSTOS 2013 / SAYI 244

Foto Galeri

Benzer Yazılar

Yorum bırak

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Tamam