Yaşar Kemal Anadolu Doğasını YeşilAtlas’a 2003 Anlatmıştı

Yaşar Kemal Anadolu Doğasını YeşilAtlas’a 2003 Anlatmıştı

Ünlü romancımız Yaşar Kemal, 1950’li yıllarda doğa üzerine röportajlarıyla yankı uyandırmıştı. Yarım yüzyıl sonra doğamızın durumunu konuştuk kendisiyle. Özeti şu ki, romancımıza göre de durum hiç iç açıcı görünmüyor: “Yalnız Çukurova’da değil, bütün topraklarımızda bir yitme var. Biz de bu yitirmenin önüne geçmek için değil, bitmesi için devletimizle halkımız el ele verdik bütün gücümüzle çalışıyoruz. Ha gayret!”

1953’ten bu yana siz doğayla ilgili işlerin içindesiniz; “Yanan Ormanlarda Elli Gün” röportajınızdan beri. Bildiğimize göre doğayla uğraşmayı hiç ihmal etmediniz. Bu büyük röportajdan sonra “Denizler Kurudu” röportaj dizisini yaptınız. Bu çabanızın bir ucunda da vatanseverliğe “gerçek” bir tanım arayışı var sanırız… Gerçek vatanseverlik sizce nedir?

Gerçek vatanseverliği tarif etmek o kadar kolay değil. Herkes kendine göre anlıyor. Dünya değiştikçe vatanseverlik anlayışları da değişiyor. Vatanseverlik hem çok zor, hem de çok kolay bir kavramdır. Vatan önce sağlıklı bir topraktır. Sağlıklı toprakta en önemli öğe yüz örtüsüdür. Yani vatan; ormanları, çayır çimenleri, çiçekleri, böcekleri, kuşları, yabanıl hayvanları, suları, daha binlerce öğesiyle bir bütündür. Bütün saydıklarım arasında bir toprağın, sağlıklı bir vatan toprağı olabilmesi için yüzeyinin en az yüzde yirmi beşinin orman olması gerek. Bu, dünyanın kabul ettiği bilimsel bir gerçektir. Ve biraz da tartışmalıdır. Kimi bilim adamları yüzde otuzdan, otuz beşten aşağı inmiyorlar.

Bizdeki durum?

Bizim ormanlarımız gittikçe tükeniyor. Ne yüzde otuzu, ne yüzde yirmi beşi, ne de yüzde on beşi… Bir gazeteyle yaptığım konuşmada “Halkımızla devletimiz birleşmişler, topraklarımızı bitiriyorlar” demiştim. “Bu topraklar, bizim olduğu kadar da insanlığın da toprağıdır” demiştim. Birleşmiş Milletler’e başvuracaktım, vazgeçtim. “Birleşmiş Milletler’in elinden ne gelir” demiştim, “vatanımızı biz koruyamadıktan sonra”. Bir vatandaş çok kızmış buna. “Vay efendim bu adam bizi Birleşmiş Milletler’e şikâyet ediyor” diye. İşte bizde böyle vatanseverler de var. Bizim topraklarımız yüzde doksan erozyonda. “O bir zamandı” diyenler çıkacak. Yüzde yüz demeye dilim varmıyor. Vatanseverliğe gelince, bence başlıca vatanseverlik toprağımızı korumaya çalışmaktır. Vatanlar işgal edilebilir. Bizim vatanımız da işgal edildi. Millet el ele verdi kurtulduk.  Dünyamızdaki birçok vatan da işgal edildi; Çin, Hindistan, Rusya, Vietnam kurtarıldılar. Ama yüz örtüsü bozkır, çöl haline getirilmiş, çürütülmüş, yüzde doksan erozyona uğramış vatan toprakları hiçbir zaman, hiçbir biçimde kurtarılamaz. Yüzde yüz erozyona uğramış bir vatan toprağı hiçbir koşulda kurtulamaz. Kolay kurtarılamaz diyecektim, vazgeçtim. Ölmüş bir toprak diriltilemez.  Elimizde bir yeşil yaprak, bir yeşil çimen, bir tek ağaç kalmışsa bile, onu ne pahasına olursa olsun korumaktır; işte gerçek vatanseverlik budur.   

Coğrafi değerleri, yaşayan miras mı kabul etmek gerekiyor?

O mirası çarçur etmiş, o mirasın can damarımız olduğunu bile bile inkâr etmişsek! Üzülmeyelim bu gidişle elimizde miras diye bir şey kalmayacak… Doğa bütünüyle dengeler üstüne yapılanmıştır. Bugünkü teknoloji bu dengeyi bozuyor. Orman olmayınca gereğince yağmur, yağmur olmayınca sular azalıyor, sonunda da kesiliyor. Al sana verimli Anadolu topraklarından bir çöl. Dünyada bizim akarsularımız kadar, akarsuyu çok olan az ülke vardır. Göller kurutulmadan sularımızın durumu çok daha iyiydi. Doğa zenginliğimiz, doğa güzelliğimiz dillere destandı. Uygar ülkelerde gölleri kurutacaklarına, göllere gözleri gibi bakıyorlar, göllerin zararlarını gideriyorlar. Bizde neredeyse, bir dünya incisi olan Manyas Gölü kirletiliyor. Manyas da kirlenince yüzlerce kuş türü bitecek. Öteki doğa zenginliklerimiz gibi.   Akarsularımız da kıyıda köşede kalmış birkaç ormana bakıyor. Sularımız yavaş yavaş azalacak, sonunda da erozyondan dolayı biten topraklarımız Arabistan çöllerine dönecek. Şimdiye kadar Anadolu topraklarında ne kadar çay, akarsu kurudu bilen var mı? Dünyamızı dünya yapan uygarlıklar büyük verimli topraklarda doğmuştur: Eski Mısır, Mezopotamya, Ege, Urartu. Bereketli Anadolu topraklarıysa çölleşiyor. Dünya uygarlığının odaklarından biri olan bizim Ege’ye şöyle bir bakalım, azalmış çayların kıyılarını kilometrelerce çakıl taşlarının aldığını görürüz. Çukurova’yı sorarsanız o da bir âlem. Çukurova’nın nasıl doğasını değiştirip bir tarım çölü durumuna düşürülmesi ilginçtir. Türkiye’nin verimli toprağının hikâyesi yalnız bizi değil, insanlığı da ilgilendirir. Sizin yerinizde olsam bunun üstünde de ciddiyetle dururum. Ben romanlarımda bu değişimi anlattım.

Çukurova’yı soralım öyleyse… Oraların değişiminden söz eder misiniz?

Çukurova’nın durumu bütün dünyaya örnek olmalı. Çukurova’da çok sinek vardı. Bu yüzden de çok ölüm oluyordu. Özellikle çocuklar ölüyordu. Bir de sıtma savaş müdürü Doktor Seyş Bey vardı. O Adana’ya geldikten sonra Çukurova’da sıtma azalmaya başladı. Ölümler de azaldı.  Bu sıralar Çukurova’daki bataklıklar da kurutuluyordu. En kolay kurutulan bataklık Akçasaz oldu. Akçasaz bataklığı, Anavarza kayalıklarının dibinden başlıyordu. Ceyhan Irmağı yakındı.  Bataklıktan ırmağa bir kanal açıldı, bataklık bir on beş, yirmi gün içinde boşalıverdi. Yavaş yavaş öteki bataklıklar da kurutuldu. Yalnız çeltik ekimi sürüyordu. Seyş Bey’i de bir yere atamışlardı.  Ölümler, çocuk ölümleri daha sürüyordu. Bataklıklar yoğun bir çabayla kurutuldu. Büyüklü küçüklü, Çukurova’da on beş kadar bataklık vardı. Her bataklık kuşlarıyla, bitkileriyle ayrı bir dünyaydı.  Örneğin Akçasaz’da uçan şamingolar, uçtuklarında gökte kanat kanadaydılar. Anavarza bizim köye yakın olduğundan uçan şamingoları, kamış kesmeye gittiğimizde görüyorduk.   Bataklıklar kuruyunca ne kuş kaldı, ne bir şey. Bataklıkların yeri tarla oldu. Tarlalar çok bereketliydi.  Çukurova dünyanın en verimli toprakları derler. Bataklıktan çıkmış topraklar daha da bereketliydi. Çukurova kurutulmuş göllerden çıkartılmış çok toprak kazandı; kuşları, kelebekleri, bitkileriyle bir dünya yitirdi. Çukurova’da bataklık kalmamıştı ya, ovanın yüz örtüsüne fazla dokunulmamıştı. Ağaçlıklar, çalılıklar daha duruyordu. 1950’lerde Çukurova traktör doldu. Bundan sonra traktörlere kötenler takıldı. Kötenler çalılıkların altını üstüne getirdi. Ova ağaçlıktı; ağaçlıklar köklerinden söküldü, yerlerine pamuk ekildi. Sonra tarım ilaçları…  Ne böcek kaldı ovada, ne kuş. Anavarza kayalıklarında, ovaların yöresini çevirmiş dağların bu yüzlerinde kartal vardı. Kartallar o kadar çoktu ki kimi yerlerde uçtuklarında, gökyüzü gözükmezdi dedikleri gibi. Çukurova’da yiyecek çok olduğu için, yamaçlarda kartallar çoğalmıştı. Toroslar’da bir kol uzamış gelmiş Çukurova’nın karnında durmuştu. Bizim köyün üst başındaki kayalıklarda çok kartal vardı. Kartallar uçtuğunda gökyüzü kapanırdı. Bir de bakır rengi kızılkartal vardı, artık soyu tükenmiş. Yıllar sonra köye gittiğimde hiçbir kartal görmedim. İkindi üstü bile gökte bir tek kartal yoktu. Oysa bundan önce ikindileri gökyüzü kartalla dolardı. Bizim köylülere sordum, ne oldu kartallara diye. “At vebası çıktı” dediler. At vebasından kartallara ne olurmuş? “Atlar ölünce leşlerine zehir koyduk. Atların ölüleri yazılarda, tarlalarda kaldı. Kartallara gün doğdu, her leşin üstüne on beş, yirmi kartal indi. Zehirli leşi yiyen kartal öldü. Yazılar, ovalar kartal ölüleriyle doldu. Her yer kartal ölüleriyle kapkara, kıpkırmızı kesildi.” Dünyada soyu tükenmekte olan kızılkartalın böylelikle soyu buralarda da bitti.   Bataklıklar kurutulunca yüzlerce kuş, böcek, bitki türü bitti. Kartallar da ağılandı. Şimdi Çukurova’ya kırlangıçlar geliyor, onlar da gün geçtikçe azalıyor, leylekler bile az geliyor. Çukurova çok yoksullaştı. Narenciye bitti, pamuk da ekilmiyor. Toprak eski verimini gün geçtikçe yitiriyor. Oysa dünyanın birçok yerinde bataklıklara dokunulmuyor, çünkü bataklıklar kurutulunca toprağın dengesi bozuluyor.  Çukurova ormanlık, çayırlıktı. Toroslar’ın özellikle Çukurova’ya bakan yüzünde hemen hemen orman kalmadı.  Çukurova’dan başlayan bir sedir ormanı vardı. Ona pos ormanı derlerdi. Türkiye’deki, belki de dünyadaki gür ormanlardan biriydi. Aldığım haberlere göre onun da yerinde yeller esiyormuş. Bir de barajlar var. Çukurova barajlarla sulanıyor. Yüzeysel sulama olduğu için de bereketli toprağın ömrü azalıyor. Bir de tarlaların ovaya bakan yüzlerinde makilikler… Makilikler düpedüz ormandır. Daha doğrusu bir orman türüdür. O da tükenmekte. Yamaç ormanların, Akdeniz’e uygun bir orman türü olan makiliklerin tükenmesinin de Çukurova’ya çok kötü etkileri oluyor, yağmurundan sellerine, rüzgârlarına kadar. Yalnız Çukurova’da değil, bütün topraklarımızda bir yitme var. Biz de bu yitirmenin önüne geçmek için değil, bitmesi için devletimizle halkımız el ele verdik bütün gücümüzle çalışıyoruz. Ha gayret!

1950’lerde orman köylüsünün ormanı yok etmesi var bir de… Bu kıyımın sebebi neydi?

Tarla kazanmak. Bir de kaçakçılık. Kaçakçılık her şeye karşın şimdilerde biraz azalmışsa da sürüyor. “Yanan Ormanlarda Elli Gün” adlı röportajımda bunu enine boyuna yazmıştım. Cumhuriyet gazetesinde çıkan röportaj 1950’lerde Büyük Millet Meclisi’nde konuşulmuş, Ormancılar Cemiyeti röportajı benden istemiş, kitap yapmış, elli bin basmıştı. Orada yangınların sebeplerini anlatıyorum. Ormanları tarla çıkarmak için yakıyorlardı. Yanmış ormanın ağaçlarını kesmek daha kolay oluyordu. O kitapta, ormanın başına ne bela gelmişse hepsini yazdım. Eski gazetecilik olsaydı, genç gazeteciler bu kitabı alırlar düşerlerdi yola…

O gün ormanı niçin yakıyorlarmış, bugün niçin yakıyorlar?

Görülüyor ki dün de, bugün de durumlar beter. Bugünlerde sanırım önemlice bir değişiklik var; o da deniz kıyısındaki makilikler, ormanlar… Kıyı ormanları da turizmin kurbanı. Makiliklerini, ormanlarını yakıp çimento sarayları kuracaklar.  Ve ormansız Türkiye çok zengin olacak. Yani şanlı “bacasız fabrika”. Dört yandan, günümüze nasılsa kalmış, birkaç ağacı da yakacaklar. El elde, baş başta. Yazık ki, insanlar bir hoş olmuşlar, kendi kuyularını kazıyorlar. Türkiye erozyonda, yeşil ota bile düşmanlıkta birincilerden biri.   

Sizce doğanın korunması, sizin dediğiniz gibi, bu kadar hayat memat meselesi mi?

Hayat memat sorunudur. İnsanoğlunun soyunun bitmesidir. Bilinen şu ki, böyle giderse insanoğlunun yaşamı son bulacaktır. Son bulmadan da insanlar değişecekler, üstlerinden her gün bir delilik yeli esecek, savaşlar çoğalacak, insanlar kırıma uğrayacaktır. İnsanların bugün de büyük bir kısmının açlarından ölmeye başladıkları görmediğimiz, bilmediğimiz bir şey değil. Aç it fırını yakar. Ya aç insan ne yapar?  Türkiye’nin toprakları artık Türkiye’nin halkını besleyemez hale geldi.  Revaçta endüstri. İnsanoğlu demir mi yiyecek? Doğanın yozlaşmasının sonu insanoğlunun yozlaşmasıdır. Yozlaşmış, zıvanadan çıkmış, çürümüş insanlığın ne yapıp ne yapmayacağını şimdiden kestirebilir miyiz? Çılgınlığının üstünden gelip, doğayı yeniden yaratıp, insanlık kendi yaratıcılığına yeniden dönebilir mi? Sonumuza şimdiden ağlamaya mı başlayalım, yoksa başımızı iki elimiz arasına alıp doğayı kurtarmak için elbirliği ederek bu çılgınlığa dur mu diyelim? Bütün bunlar teknoloji yüzünden mi? Suların, havaların kirlenmesi, ağaçların tepeden başlayarak kuruması hep bugünkü teknoloji yüzünden mi? Teknoloji kimin elinde? Önce bunu sorgulamalıyız. Teknoloji bir azınlığın elinde. Azınlık teknolojiyi kullanırken, kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Onların elindeki fabrikalar Tuna Irmağı’nı mı kirletiyor, umurunda değil. Tuna kaç ülkeden geçiyor, her ülkenin sanayi atıkları, yerleşim yerlerinin atıkları doğru Tuna’ya dökülüyor. Bu kirlenmeyi önlemek mümkün ya, teknolojinin sahiplerinin umurunda değil. Arıtma paralı bir iştir. Eskiden “Allah’ın parmağı yok ki gözünü çıkarsın” derlerdi. İşçilere yaşama hakkı verilmezse işçiler grev yapabiliyorlar. Grev hakkı olmayan diktatoryalarda bile işçiye biraz vermek zorunda çalıştırıcılar, yoksa açlıktan ölürler. Doğanın işçiler gibi böyle bir talihi yok. Ne grev yapabilir, ne bağırıp çağırabilir. “Yatam ki ölem”den başka bir çaresi yok. Akdeniz gibi bir denizde kirlilik sınırda. Karadeniz bitti bitecek. Karadeniz’i denizlikten çıkarmak için bir tek Avrupa’nın Tuna’sı yetecek.  Teknolojiye düşman olamayız. Bugünkü dünyadaki her oluşum bizi teknolojiye düşmanlığa itiyor. Teknoloji insanoğlunun bugüne kadar yarattığı en büyük gelişimdir. Teknolojiye düşman olmak en büyük insanlık suçudur. Dünyamızı, insanlığımızı, soyumuzu nasıl koruyabiliriz? Teknolojinin azınlıktan, büyük insanlığın eline geçmesiyle.

Bu mümkün mü?

Mümkün; elbette mümkün. İnsanlık için mümkün olmayan hiçbir şey yok. Mağaradan gelip bugünkü teknolojiye ulaşan bilinçlenmiş insanın ulaşamayacağı hiçbir yer yok. Bugünkü yaralanmış, hastalanmış, can çekişen dünyamızı, insanlığımızı yalnız be yalnız ancak teknoloji, teknolojinin gücü kurtarabilir. Bugünkü başı belada insan çoğunluğunu gene bugünkü teknoloji mutluluğa kavuşturabilir.  Ne yaparlarsa yapsınlar, örneğin televizyonu nasıl kullanırlarsa kullansınlar, televizyonları istedikleri uyuşturucu haline soksunlar, gene de halkı bilinçlendirici bir tortu kalır. Dünyadaki yenilikler, az da olsa halkların bilinçlenmesine yardım ediyor. Bunun önüne geçmelerinin mümkünü yok. O teknolojiyi ellerinde tutanların tez günde akıllarını başlarına almaları gerek. Bir gün gelir ki, onların kullandığı teknoloji geriye tepebilir, teknolojiyi her şeye karşın halklar da kullanabilir.

Her şeye rağmen bir geri dönüş var yani… Demek ki ormanlarımızı böylelikle kurtarabileceğiz?

Kurtarabilirdik; eğer dikilmiş yeni orman olmaya yüz tutan ağaçları yakmasalardı. Gözümüzün yaşına bakmadan onları da yaktılar. Söylediklerim bozuk ormanlar içindir, bozkırlara dikilmiş, bozkıra dönüşmüş yerler için değildir. Bozkıra dönüşmüş yerlere dikilmiş ağaçların orman niteliği kazanması için uzun zamanlara gereksinim var. Dikilen genç ağacı sonuçta gene yakacaklar. Böyle orman adayı çok orman yaktılar. Kimi yerlerde de dikilmiş ormanları daha yakamadılarsa da memleket kuruyor.

Makiliğin bir orman türü olmasına karşın, orman kabul edilmemesini, bozuk orman olarak görülmesini neye bağlıyorsunuz?

Felakete uğrayan yalnız makilikler değil. Kestanelikler, kızılağaçlar var. Sebebi, bu ülkeyi koruyacak bilinçli kişilerin çok az olması. Kızılağaç, kestane niçin bir orman ağacı değilmiş? Bu ağaçların öteki orman ağaçlarından ayrıcalığı ne? Kestane değerli bir ağaçtır, özellikle tekne yapımcılığında kullanılır. Kızılağaca gelince; herhalde onun da bir marifeti vardır. Bu son yasayı çıkaranlara sorarsak belki söylerler. Bozuk orman dedikleri toptan orman niteliğini yitirmiş orman değildir. Türlü sebeplerden, örneğin küçük yangınlardan, açmalardan, kaçakçılıklardan dolayı bir kısım ağaçlarını yitirmiş ormanlardır.  Orman içinde bir nitelik taşır. Çalıları, otları, çiçekleri, birtakım canlıları içinde taşır. Kendiliğinden seyrelmiş yerlere ağaç dikilerek bozuk orman dedikleri yerler zamanla tam ormanlığa kavuşturulur. Bizde epeyce ağaç da dikildi, bozuk orman dedikleri yerlere. Bunlar tez bir zamanda tam orman niteliği kazandılar. Sonra gene çoğu yakıldı.

Son hükümet politikasının doğaya etkileri konusundaki düşüncelerinizi biraz daha açmanızı isteyeceğiz tabii. Ayrıca şunu soralım; 19531954 yıllarında da kestane, kızılağaç gibi ağaçları orman dışına çıkaran bir düşünce, böyle bir eylem var mıydı?

Benim bildiğime göre yoktu. Birtakım adamlar, arkalarındaki hangi güçle bilmiyorum, Toros Dağları’ndaki ceviz ağaçlarını kesiyor; Ceyhan’ın, Seyhan’ın üstünden Akdeniz’e taşıyorlardı. Birkaç yıl içinde ilaç için ararsan Toroslar’da ceviz ağacı kalmamıştı. Bu yasalardan sonra kızılağaç da, kestane de kalmayacak. Ne mi yapacaklar? Belki tekneler, belki mobilyalar, ne bileyim, belki de yakacaklar.  Ben kendimi bildim bileli ormanların başı belada. Önceleri yoğun bir kaçakçılık vardı. Bir köylülerin kesmeleri, yangınlar, açmalar… 1953, 1954’te Maraş’tan Hopa’ya ormanları dolaşırken Karadeniz kıyılarını yazmadım. Karadeniz rutubetliydi, oralarda kolay kolay yangın çıkamazdı. Yalnız, o sıralarda açmalar başlamıştı. Ormanı hopur ediyorlar, yerine fındık dikiyorlardı.  Ben o zamanlar açmaları yazmaya gerek görmedim ya, oralarda açma başını almış gitmişti. O kadar çok tarla, bahçe açmışlardı ki, Karadeniz’de toprak kaymaları, ulu seller başladı. Fındık bahçeleri ormanın yerini tutmaz. Bundan sonra Karadeniz toprak kaymalarını yoğunlukla yaşayacak. Kestaneler gidecek, kızılağaçlar gidecek, bozuk ormanlar, güvendiğimiz Karadeniz ormanları da belki Akdeniz ormanlarına benzeyecek. 1950’lerde Cumhuriyet gazetesinde çıkan röportajımı bir daha okudum. Orada bir kişi diyordu ki: Her orman yasası çıktıkça ormanlar biraz daha yakılıyor, daha batıyor. Bu hükümetler ne istiyorlar bu ülkeden? Biz ne kadar bağırıp çağırsak da onlar bildiklerini okuyorlar. Beterin beteri var; son hükümet de bozuk ormanları, makilikleri satıp 25 milyar dolar alacakmış.  Bir ormanın orman olduğunu kim saptayacak? Bilirkişi mi, bir orman mühendisi mi, doğa kültürünü yemiş yutmuş değerli bir politikacı mı? Kim olursa olsun, bu hükümet çok cesur, çok yürekli, gözü kara. Bir ülkenin geleceğini kurutmak kolay bir iş değil.

Bu hükümetin yaptığı, son darbeyi vurmaktır. Geleceğini korumaya kalkacak bilinçli halkımız yok. Aydınlarımıza gelince, hepimiz derin uykulardayız; üstümüze ölü toprağı serpilmiş.  Can çekişen topraklarımız ölüyor. Köpeksiz köyde yaşayanlar, eli değneksiz gezerler. Çırılçıplaklar bile gezebilirler. Hiçbir kurtuluşumuz yok mu? Bu tablo karanlık bir tablo değil mi? Ne yapalım ki, çok karanlık bir tablo. 1953’te Profesör Heske ve onun arkadaşları Türk profesörler diyorlardı ki, 25 yıl sonra Türkiye’de ormanlar biter. Bir ülke topraklarının en azından yüzde yirmi beşinin orman olması gerekiyor. Ormanlarsa o gün bugündür yanıyor.

Röportaj: Güven Eken / Güneşin Aydemir

Yeşil Atlas 2003 – Sayı 6 / Fotoğraf: Fatih Pınar

Paylaş: