Sultanın Halkı

Sultanın Halkı

Onlarca giysiyi üzerine geçirmiş, yüzlerce kurdeleyi başına takmış büyücüleri; kendine özgü harf ve hecelerden oluşan gizemli parşömenleri; ormanda odun toplayan çocukları, özgür kadınları ve her cuma görkemli bir geçitle camiye yürüyen sultanıyla Kamerun’da yaşayan 200 kabileden biri Bamumlar. Atlas’tan Kerem Yücel, Afrika’nın kadim sultanlığının konuğuydu…

Yazı ve Fotoğraf: Kerem Yücel

Ahşap bir pencereden içeriye ışık sızıyor. Büyücünün vücuduna düşüyor ve sanki oracıkta sıkışıp kalıyor, bir adım öteye geçemiyor. Karanlığın sakladıkları büyük bir merak uyandırıyor bende. Tozlu kitaplar, parşömenler, tüyler, farklı türlerde hayvanlara ait olduğunu tahmin ettiğim uzuvlar… Kamerun’un bir köyündeyim. Nefesimi tutmuş beklerken karanlığın içindeki üç kadını fark ediyorum. Şaşkın gözlerle bana bakıyorlar. Kendi köylerinden olmayan birini ilk kez büyücüye bu kadar yakın görüyorlar muhtemelen. Bense sanki nefes alırsam büyücü kızacak ve dışarı çıkaracak diye korkarak bir köşede öylece sessiz ve hareketsiz bekliyorum…
Kamerun’da, Bamum topraklarındaki ilk günlerimde beni bekleyen sürprizlerden, yakında bir büyücünün huzuruna çıkacağımdan henüz habersizim. Yağmur mevsimindeyiz, gökyüzü patladı patlayacak. Hava o kadar nemli ki, Foumban kentinin sokaklarında yürürken üzerime sanki yağmur giymiş gibiyim. Bir önceki durağım Nijerya’dan beri atlatamadığım sıtma burada da peşimi bırakmıyor. Biraz yorgunum ama yine de özel bir coğrafyada bulunmanın merakı ve coşkusu ağır basıyor.

Yaklaşık 80 bin nüfuslu Foumban, Kamerun’un yönetim birimlerinden Bamum Sultanlığı’nın merkezi. Ülkenin en dikkat çekici topluluklarından biri olan, kadim geleneklerini hâlâ yaşatan, kendine özgü bir alfabe kullanan Bamumlarla tanışmak için buradayım. Atlas Okyanusu kıyısında, Gine Körfezi’nde bulunan Kamerun’a boşuna “Küçük Afrika” denmiyor. Savanlar, dağlar, sisli tepeler, sahiller ve 200’den fazla kabilesiyle burası bir coğrafi ve kültürel farklılıklar ülkesi. Ama bütün bu çeşitliliğe rağmen öteki Afrika ülkeleriyle karşılaştırıldığında daha istikrarlı bir sosyal ve ekonomik çerçeve çiziyor.

Kamerun’un batısında, Adamaoua Platosu’nda bulunan Bamum Sultanlığı, ülkenin çok parçalı sosyal dokusunun önemli renklerinden biri. Volkanik dağların engebelendirdiği bu zengin diyarda dört akarsu; Mape, Ripa, Nca ve Noun nehirleri birleşiyor. Nüfusu yaklaşık 20 milyon olan Kamerun’da Bamumların sayısı 200 bini geçiyor. Kabile bugüne kadar, ikisi kadın toplam 19 sultan tarafından yönetilmiş, savaşlarla 50’den fazla kabileyi kendi içine katıp giderek güçlenmişler.

Bamumlar 1896 yılında tektanrılı dinlere geçene kadar animist bir inancı sürdürüyordu. Atalarının ruhlarıyla iletişime geçmek onlar için büyük önem taşıyordu. Ölmüş aile büyüklerini simgeleyen kafatası figürlerine hâlâ çok değer veriyorlar. Kabilenin ileri gelenlerinin gömüldüğü, piramit şeklinde kapakları olan dik mezarları ziyaret ediyorum, sokaklarda maskeler ve geleneksel baş heykelleri görüyorum, ileriki günlerde daha da fazlasını göreceğim. Kafatasları bu kültürü anlamakta anahtar rol üstleniyor. Atalarından kalma değerleri konusunda bu kadar tutucu olan bir halkın, animizmden tektanrılı dinlere geçiş sürecini de doğrusu çok merak ediyorum. Halen köylerde büyücülerin yaşadığını öğrenmem fazla vaktimi almıyor. Bamumların liderinin, sultanın soyundan geldiğini öğrendiğim büyücü İssiyaka ile tanışmak için sabırsızlanıyorum.

Gizemli Harfler  Bamumlar 19. yüzyılın sonunda Sultan Ncoya tarafından geliştirilen, kendilerine özgü bir yazı kullanıyor. Harfler, Arap alfabesine benzerlikleriyle dikkat çekiyor. Bir dileği olanların kapısını çaldığı büyücü, harfler ve hecelerden oluşan bu karmaşık sistemle tahtaya gizemli sözcükler yazıyor ki, istekler gerçekleşsin.

Gizemli Harfler
Bamumlar 19. yüzyılın sonunda Sultan Ncoya tarafından geliştirilen, kendilerine özgü bir yazı kullanıyor. Harfler, Arap alfabesine benzerlikleriyle dikkat çekiyor. Bir dileği olanların kapısını çaldığı büyücü, harfler ve hecelerden oluşan bu karmaşık sistemle tahtaya gizemli sözcükler yazıyor ki, istekler gerçekleşsin.

Büyücü… Onu nasıl tarif edebilirim ki? Evde bulduğu bütün giysileri üzerine geçirmiş, başına da yüzlerce kurdele takmış bir adam düşünün. İçinde bulunduğu labirenti andıran ev, odalardaki büyü gereçleri, tütsüler, duvarlarda asılı duran resimler ve içeriye dolan toz gibi o da hakkındaki gerçekleri hem saklayan hem de gösteren biri. Foumban’ın yakınlarındaki Njimom köyünde bulunan evinin arka odalarında dolaşırken “buraya en son yüz yıl önce girilmiş” diye düşünüyorum. Her yer çöl kumlarıyla kaplanmış gibi tozlu ve kızılımsı sarı bir renkte. Duvarlarda, Bamum kültürünü konu alan eski tasvirler var. İnsan kurbanı sahneleri bunlar. Resimlerden birinde tören kıyafetleri giymiş büyücüler bir insanın kafasını kesiyor, başka birinde nehirde yüzen onlarca kafa var.

Büyücü bana bir süre daha evini gezdirdikten sonra işi olduğunu söyleyip yanımdan ayrılıyor. O andan itibaren kızı ve başka bir görevliyle yalnız kalıyorum. Kaplumbağa kabukları, hayvan boynuzları, toprak, toz ve külle dolu koridorlar, eski kitap ve yanmış parşömenlerin derlendiği odalar, her şey başka bir dünyaya aitmiş gibi duruyor. Her yerde yılan tasvirleri var. Duvar kabartmalarında, resimlerde, küplerin üzerinde… O kadar çoklar ki bir an için yılanların hareket ettiği izlenimine kapılıyorum. İçimden bir ses hemen çıkıp büyücüyü bulmam ve ne yaptığını görmem gerektiğini söylüyor. Eşlikçilerin benimle ilgilenmediği bir anda büyücünün girdiği aralık kapının eşiğinden içeri bakıyorum. Daha önce karşılaştığım üç kadın şaşkınlık dolu gözlerle bana dönüyor ve bu kez çığlığı basıyor. Yüz ifadem ve vücut dilimle hafifçe eğilerek özür dilediğimi bir şekilde onlara hissettirmeye çalışıyorum. Hâlâ kapı eşiğinde durup içeri girmememin nedeni, büyücüden bir tepki bekliyor olmam. Fakat o benimle ilgilenmiyor bile. Bamum alfabesiyle yazılmış bir parşömenin üzerinde parmağını gezdirerek okumaya devam ediyor.

Kendine özgü harf ve hecelerden oluşan Bamum alfabesi 19. yüzyılın sonunda Sultan Ncoya ve sarayındakiler tarafından oluşturulmuştu. Yazılan ilk alfabe örneği de büyücünün elindeki. Daha sonra müzede onun kötü bir kopyasını görecektim. Olan biteni daha yakından görebilmek için usulca içeri girip büyücünün yanına çömeliyorum. İçerideki enerjiyi ve atmosferi anlatmak zor. Sanki çok büyük bir girdap var ve sizi içine çekiyor. Bir kez odanın karanlığına adım attığınız anda bir daha çıkamıyorsunuz. Üç kadın ve ben koşulsuz büyücüye teslim olmuş durumdayız ve dış dünyadan yalıtılmışız. Artık dışarıdan gelen sesleri bile duyamıyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum ama kadınlar beni kabulleniyor. Büyücüyse orada değilmişim gibi davranmaya devam ediyor. Derken kapı tekrar aralanıyor ve bir ışık seli beni derin düşüncelerimden koparıyor. Büyücünün kızının, eliyle dışarıya çıkmam gerektiğini işaret ettiğini fark ediyorum. Hiçbir yere kıpırdamıyorum. Büyücü ilk defa o an tepki veriyor ve kızına anlamadığım bir şeyler söylüyor. Sonra bana dönüp eliyle olduğum yerde kalmamı işaret ediyor. Daha sonra öğreniyorum ki, ayin sırasında içeri giren kişi bir daha çıkamaz. Odada yaşananlar odada kalacak.

Orada olanlara dair ancak şu kadarını anlatabilirim: Kadınların kâğıda yazdıkları istekleri toprağa okuyan büyücü, daha sonra tahta bir levhanın üzerine bir dua yazıyor. Levhayı suyla yıkadığında büyük bir şaşkınlıkla yazıların renk değiştirdiğini görüyorum. Son olarak suyu levhadan bir kaba akıtıyor. Yazıdan nefese, nefesten toprağa, topraktan tekrar yazıya ve suya dönüşen büyü hepimizin arasında sonsuza kadar bir sır olarak kalıyor…

Kamerun’un dikkat çekici yanlarından biri de spor sevgisi. Bunu Foumban’ın sokaklarında dolaşırken daha iyi anlıyorum. Etrafından arabalar geçen meydanların spor yapan ailelerle dolup taştığını gördüğümde ilk tepkim hayranlık oluyor. Burası Frantz Fanon’un “Tarlalar memleketin stadyumlarıdır” sözünü haklı çıkaran bir ülke. Nerede olduklarının önemi yok, spor onlar vazgeçilmez bir faaliyet. Bir futbolcu fabrikası olan Kamerun’da Bamum gençlerinin de futbolcu olma ve Avrupa’ya gitme hayali var. Hava kararınca bile spor yapmaya devam ediyorlar. Bir defasında beni de maça çağırıyorlar. Tabii böyle bir hataya düşmüyorum, çünkü biliyorum ki onların hepsi geleceğin altın ayakları.
Kamerun’da bana hem tercümanlık hem de arkadaşlık eden Victor’un girişkenliği sayesinde insanlarla daha rahat sohbet edebiliyorum. Dikkatimi çeken noktalardan biri de Bamum kadınlarının özgüveni oluyor. Hem iş hayatında hem de sosyal hayatta dimdik var olabiliyorlar. Futbol takımlarının sahiplerinin genellikle kadınlar olduğunu da öğreniyorum. Anlıyorum ki Bamum kültüründe kadınların bir önceliği var.

Kamerun’da yerel radyolar çok etkin. Aslen bir pigme olan Bay Achamukong, kısa bir sohbetin ardından beni çalıştığı yerel radyoya çağırıyor ve Bamumlara seslenmemi istiyor. Önce “hayır” diyorum, ilkokul yıllarından gelen mikrofona karşı konuşamama tecrübelerimi de unutmuş değilim. Fakat Achamukong ısrarcı. Nasıl oluyor bilmiyorum ama ertesi gün camekânlı bir odada, kulağımda bir kulaklıkla Achamukong’un karşısında buluyorum kendimi. Fransızca başlayan konuşma bana mikrofon uzatılınca İngilizce devam ediyor, çokça Bamumca kelimenin de olduğu hoş bir sohbete dönüşüyor. Achamukong, Türkiye’yle ilgili sorular soruyor; ne tür müzik dinlendiğimizi, sokakta dans edip etmediğimizi merak ediyor. Galatasaray’ın Kamerunlu futbolcusu Rigobert Song’u sormayı da ihmal etmiyor.
Yavaş yavaş Bamumları daha yakından tanıyorum, sokaklarında geziyor, insanlarla sohbet ediyor, günlük yaşamlarına tanık oluyorum. Bunda Victor’un yanı sıra votkanın da katkısı var. Neden mi votka? Bamumların ülkesinde güzel dostluk hep votka ısmarlamakla başlıyor çünkü. Votka burada adeta sihirli bir kelime.
Bay Nyalla ile dostluğum da pazar yerinde gezerken bana bir votka ısmarlamak istemesiyle başlıyor. Son derece kendine özgü biri Nyalla. Hâlâ filmli makineyle fotoğraf çeken, filmlerini banyo edilmesi için yaşadığı köyden Foumban’a yollayan, kendisi de makineleri gibi antika bir adam. Dijital fotoğraf makinesinden adeta ürküyor. Bamum Sultanlığı’nda geçirdiğim süre boyunca en iyi arkadaşlarımdan biri oluyor.

Bamum gençlerinin düğünden evvel bazı aşamalardan geçmeleri gerekiyor. Örneğin çiftlerin fotoğrafları uzunca bir süre evlendirme dairesinde asılı kalıyor. O süre zarfında kız ve erkek tarafları veya kendilerini söz sahibi hissedenler itiraz etmek isterlerse bunu yapabiliyor. Katıldığım bir düğünde ailelerin ileri gelenlerinin bir salonda oturup yeni evlenecek çifte nasihatlerde bulunduklarına şahit oluyorum. Onlardan birbirlerini çok sevdiklerini ispat etmelerini, birbirlerine tutacakları sözler vermelerini bekliyorlar. Bütün bunlardan sonra evlendirme dairesine gidiliyor ve resmi nikâh kılıyor. Akşam olduğunda da eve dönüp parti yapıyorlar, gece gündüze karışana dek dans ediyorlar. Gecenin karanlığında esrarengiz bir inceliğe sahip yüz hatlarında ormanın yeşil gölgeleri dolaşıyor. Bir nehirden avcumun içine aldığım su geliyor aklıma… Titreyen ve akan. İnsanlar da bu su gibi dans ediyor.

Bamumların hemen hemen her köyünün girişinde bir cami var. Bir odadan ve minareden ibaret mütevazı yapılar bunlar. Bamumlar vakit namazlarını çoğunlukla bu köy camisinde kılıyor. Yol üzerindeki camiler ise uzun seyahatlerde ibadet ettikleri yerler. Cuma namazı için sultanın halkı selamlayarak geldiği Foumban Merkez Camii tercih ediliyor..

Foumban’daki günlerimde bir yandan da Bamum Sultanı Nbombo Ncoya İbrahim ile görüşmeye çalışıyorum. Yol inşaatı yapan firmalardan Eser Holding’in Kamerun müdürü Onur Alp Şatana benim için sultandan bir randevu almayı başarıyor. Ama randevudan da zoru sultanı dışarıda görmek, sarayına girmek, hatta saray ile Merkez Camii arasında halkını selamlayarak cuma namazına gittiği yolda onunla birlikte yürümek. Hayallerim gerçek oluyor, çünkü Onur Bey bunu da başarıyor. Bamumların vezirine benden ve Atlas’tan bahsedip önce kendisiyle bir görüşme ayarlıyor. Saraya ulaşıyoruz. Tercümanım Victor bana bahçe kapısının üzerindeki çift başlı yılan figürünün yenilmezliğin sembolü olduğunu söylüyor. Hemen altındaki levhaya 1394 yılından günümüze kadar gelen sultanların isimleri ve kaç yıl tahtta kaldıkları işlenmiş. Tahta 1863’te geçen Ngoungoure’nin hikâyesi hayli ilginç. Sadece 30 dakika tahtta kalabilen sultan daha sonra oğlu tarafından öldürülmüş. Bamumların tarihini konu alan resim ve heykeller sarayın bahçesine dağılmış. Kurban sahneleri burada da gözüme çarpıyor. Alman mimarisiyle inşa edilmiş saray, pişmiş toprak renginde güzel bir yapı. İçeri girip Victor’la birlikte vezirin huzuruna çıkıyoruz. “Hoş geldiniz Kerem Bey” dedikten sonra dönüp Victor’a “senin ne işin var burada” dercesine bakıyor. Victor hemen başını eğerek geri geri çıkıyor. O zaman herkesin girebileceği bir yerde olmadığımı tekrar hatırlıyorum.

Vezirle yaptığım bu görüşmenin ardından sultanla da bir araya geleceğim. Cuma günü gelip çatıyor. Sultan Nbombo Ncoya İbrahim, halkını selamlayarak namaza gidiyor. “Sultan hangi ülkeye gitse 100 metre öteden bile tanınır, öyle ihtişamlı biridir” diye anlatıldığını duymuştum. Abartmıyorlarmış. Hayatımda gördüğüm en uzun boylu insanlardan biriyle karşı karşıyayım. Foumban’da daha evvel gittiğim müzede onun ve eski sultanların metrelerce uzunluktaki kaftanlarını görüp “bir insan bu kadar uzun olamaz” diye düşünmüştüm ama yanılmışım. Boyu iki metrenin üzerinde, yerlere kadar uzanan sarı, işlemeli kaftanıyla daha da heybetli görünüyor. Yavaş yürüyüşü, yüzündeki bilgece masum ifade, üzerinden akan asaletle bilimkurgu filmlerindeki uzak gezegenlerden gelen barışçıl bir uzaylı gibi görünüyor neredeyse.

Saraydan camiye uzanan yolu yürüyerek geçiyor. Bu sırada halktan tezahüratlar yükseliyor. Borazancılar, mızraklılar, okçular, siyah giyinmiş yakın korumaların da yer aldığı büyük bir kafile ona eşlik ediyor. Sultan halkı selamlayarak camiye giriyor. Yanında artık sadece yakın koruması var. Dışarıdaki bütün o debdebeye rağmen içeriye girer girmez bütün sesler kesiliyor. Sultan şatafatlı bir hükümdar olarak gelip sade bir vatandaş gibi namazını kılıyor. Sol tarafında veziri duruyor, sağ tarafında ise yakın koruması. Namaz bitince cemaat gene sessizce camiden çıkıp dışarıda tek sıra oluyor. Sultan bir süre içerde sohbet ettikten sonra dışarı çıkıp bekleyenleri tek tek selamlayarak yeniden saraya yürüyor. Önünde atlılar, develer, müzisyenler, dans edenler… Halk aynı coşkuyla sultanlarını selamlamayı sürdürüyor. Bu böylece sarayın avlusuna kadar devam ediyor. Burada sultan tahtına oturuyor ve yeni bir seremoni başlıyor. Önce vezir, ardından din adamları, devletin ileri gelenleri, askerler gelip sultana saygılarını sunuyor. Bu sırada üst düzey komutanlardan ve korumalardan bazılarının kadın olduğunu görüyorum. Kılıç ve zırh kuşanmış Bamum kadınlarının görüntüsü çok etkileyici. Şahin bakışlarla etrafı gözlüyorlar.

Hepsi bittikten sonra sıra halktan seçilmiş kişilere geliyor, bir konu arz etmek isteyenler konuşuyor. En önemli kural, sultana kesinlikle dokunmamak. Törenlerin ardından bir sessizlik oluyor ve sultan beni çağırıyor. Teşekkür edip bunun çok etkileyici bir tören olduğunu söylüyorum. Sultan her cümleme başını onaylarcasına eğerek cevap veriyor. Ben böyle uzun süre konuştuktan sonra vezir yanıma yaklaşıp sultanın İngilizce bilmediğini fısıldıyor ve benim söylediklerimi sultana tercüme ediyor. Daha sonra sultanın çok hasta olduğunu da öğreniyorum. Saraydan camiye, camiden saraya uzanan o yolu büyük acılar içinde yürüyor aslında. Yavaş yürümesinin nedeni de bu. Bu büyük cüsseli ama bir o kadar da babacan tavırlı adam, halkını kırmamak için her cuma o yolu kat etmeyi göze alıyor, onları selamlıyor.

Sultanın huzurundan ayrılıp vezirle konuşuyorum. Bana Bamumların Müslümanlığı kabulleniş sürecini anlatıyor. Sultan Ncoya 1863 yılında, henüz 12 yaşındayken tahta geçmek zorunda kalmış. Sultanın yaşının küçüklüğünden yararlanan bir kabile lideri genç krala savaş açmış. Çocuk Sultan Ncoya isyanı bastırmak için Nijerya emiri Yola’dan yardım almış, bunun karşılığında da animizmi terk edip Müslümanlığı benimsemiş. Daha sonra 1902 yılında Almanlar, sultanın ülkesine girmişler ve 1906’da Ncoya’nın Kuzeybatı Kamerun’da yaşayan Banso kabilesine açtığı savaşı kazanmasında yardımcı olmuşlar. Almanların, güçlerini kendi Tanrılarından aldığını düşünen sultan bu sefer de Müslümanlığı terk edip Hıristiyanlığı benimsemiş. Bu durum Ncoya’nın iyi bir Hıristiyanın birden fazla karısı olamayacağını öğrenmesine kadar sürmüş. Yüzden fazla karısı olan sultan bunu duyar duymaz çareyi yeniden İslam’a geri dönmekte bulmuş. Fakat içki yasak olduğu için yeniden hayal kırıklığına uğramış.

Burada çok küçük çocuklar bile harçlıklarını kazanmak için çalışıyor. Her sabah okula giderken ve her akşam dönerken ormana girip kereste topluyorlar ve bunu Foumban’da ve çevredeki kasabalarda satıyorlar. Bunlar doğal ormanlar değil. Doğal ormanlar katledilmesin diye Almanlar döneminde yakacak ihtiyacını karşılamak için yapay ormanlar dikilmiş. Çocuklar hafta sonu okul olmadığı için daha fazla kereste taşımaya çalışıyor, çoğu zaman ağacın hacmi ve ağırlığı değişiyor. Bir defasında bir çocuğun başının üzerindeki tomruğu ben kaldıramamıştım. Nasıl oluyor da bu çocuklar 10 kilometreye yakın bir mesafe boyunca kendilerinden kat kat ağır yükleri taşıyabiliyor?

Onlarla birlikte ormana giriyorum. Önce gelip bana dokunuyorlar, Victor’un aracılığıyla sorularıma cevap veriyorlar. En çok da sakallarımla ilgileniyorlar. Bamumlarda sakal olmaması, üstüne üstlük benimkilerin kırmızı olması onlara ilginç geliyor. Palalarıyla ağaçları temizlemelerini, yol inşaatında kullanılan tomrukları küçük parçalara bölmelerini izliyorum. Bu sırada içlerinden biri koşarak ormanın derinliklerine dalıyor. Döndüğünde elinde ormandan topladığı dağçileğine benzer meyveler var. Bunları küçük kardeşlerinin yanı sıra benimle de paylaşması beni çok duygulandırıyor.

Çekingen çocukların yavaş yavaş bana ısındıklarını görmek, dünyalarına kabul edildiğimi hissetmek beni mutlu ediyor. O ağırlıkları her kaldırışlarında içim acıyor. Bir tomruk da ben kaldırdığım zaman ne kadar büyük bir ağırlık yüklendiklerini anlıyorum. Yoldan arabayla geçenler bana bakıyorlar. Bir minibüs duruyor ve içindeki yolcular cep telefonlarıyla benim fotoğrafımı çekmeye başlıyor. Çocukların arasında ağaç taşıyan bir dev gibi gözüküyor olmalıyım.
Yürüyerek öndeki diğer çocuklara yetişiyoruz. Kafasında tomruk taşıyan çocuklardan birinin boşta kalan eliyle tellerden yaptığı oyuncak bir çocuk arabasını çektiğini görüyorum. Ne yaparsa, nerede olursa olsun çocuk hep çocuk…
Artık yolda yürürken ya da arabayla geçerken gördüğüm insanlarla birbirimize iyice alışıyoruz. Her geçişimde selam veriyor ve evlerine davet ediyorlar.

Türkiye’ye dönerken onları bir daha göremeyecek olmak burnumun direğini sızlatıyor. Akşamüstü yolüstündeki caminin önünde toplanan yaşlıları, sabahları başlarının üstünde tomruk taşıyan çocukları, öğlenleri nehirde çamaşır yıkamaktan dönen kadınları, yol işçilerini, Bob Marley tişörtü giyen topografı, hayvanlarını Çad’dan getiren çobanı, şehir merkezinde bana votka ısmarlayan eczacıyı, filmli makinesiyle fotoğrafımı çekmeye çalışan Nyalla’yı, Victor’u… Geriye onları tanımış olduğum için duyduğum mutluluk kalıyor.

ATLAS EKİM 2013/SAYI:247

Foto Galeri

Paylaş: