Diyarbakır Dicle’nin Tacı

Diyarbakır Dicle’nin Tacı

Bir kültür ve tarih kapısıdır Diyarbakır. Kavimleri, kralları, şahları, padişahları kendine çekmiş bir uygarlıklar odağı. Son yıllarda acılarla sarsılan kent, şimdi barış ve umudu kucaklıyor.

Yazı: Mustafa Alp Dağıstanlı

Diyarbakır, Karacadağ’ın küllerinden doğmuş bir kent. Gerçekten. Karacadağ, Diyarbakır’ın batısında suskun bir volkan. Ama susmadan öyle patlamalarla püskürmüş ki, kent, onun yarattığı bazalt kayaların üzerine oturduğu yetmiyormuş gibi, bazalt taşlardan kurulmuş. Şehri saran beden (Diyarbakırlılar için surun adı bu) bu taşlarla örülmüş.
Restore edilmekte olan eski bir Diyarbakır evinde düzgün kesilmiş, çiseleyen yağmurla parlayan, gözenekli kara kara bazalt taşları görünce Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 1070’te bu heybetli surları pek beğenerek elleriyle okşamasını anladım; bende de aynı arzu uyandı.

Diyarbakır’ın sadece surları değil bütün anıtsal yapıları, camileri, kiliseleri, sur içindeki kamu binaları, sivil binaların çoğu bu taşlarla yapılmış. Bu abidevi yapıların bazısı da bir sıra beyaz kireçtaşı, bir sıra kara bazaltla yükselmiş. Bazalt taşlar iki cins: Gözenekli, delikli olanlar bu özelliklerinden dolayı birbirinin içine geçiyor ve tutuyor, yani erkek; bir de özellikle sütunlarda kullanılan pürüzsüzler var ki onlar da dişi.
Bu kara taşlarla inşa edildiği için Kara Amid olarak da anılmış şehir. Kara’yı anladık da Amid ne? Kentin adı Asurlular döneminde Amidi, Romalılar döneminde Amida imiş. Sonraki dönemlerde de asıl olarak Amid olarak anılmış. İranlı tarihçiler bazan İmad, bazan Hamid demiş; Timur tarihçileri, şehrin bir adının da Karacakaya olduğunu söylemiş. Arap kavimleri milat öncesinden başlayarak Mezopotamya içlerine ve sonra da kuzeyine yayılmış. Bu bölgeye yerleşenler Bekr kabilesinden olduğu için zamanla buraya Diyar-ı Bekr denmiş ve sonra da Diyarbekir’e dönüşmüş. Yani Diyarbekir aslında bir şehrin değil, bir bölgenin, Osmanlı’da da geniş bir alana yayılan bir vilayetin adı. Şehrin adı ise çok uzun süre Amid olarak kalmış, 18. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş Diyarbekir olarak anılmaya başlanmış. Diyarbakır’a gelince; Mustafa Kemal’in emriyle 1937’de icat edilmiş bir isim. Şimdi Kürtler yine o eski ada dönüp Amed demek istiyor. Sokaklarda da “Amed Kahvehanesi” gibi isimlere rastlamak mümkün.

İlk yerleşim, Dicle’ye en dik bakan yerde (İçkale) kurulmuş ve sonra şehir büyüdükçe bir dış sur etrafını sarmaya başlamış. Peki, neden böyle heybetli surlarla çevirmişler bu şehri? Diyarbakır, binyıllar boyunca stratejik bir yerdi. Hurriler-Mitannilerden bu yana onlarca medeniyet veya kimi büyük imparatorluklar olmak üzere irili ufaklı beylikler bu kentte hâkimiyet kurmuştu. Roma İmparatorluğu’nun doğudaki en büyük kenti olduğu için Roma-İran çekişmesinin önemli sahnelerinden biriydi Diyarbakır. Biriydi, çünkü Akdeniz’i Basra Körfezi’ne, Karadeniz’i Mezopotamya’ya, Akdeniz ve Mezopotamya’yı Van Gölü üzerinden İran’a ve Kafkasya’ya bağlayan yolların buluştuğu noktadaydı. Dicle nehrinde “kelek” denen sallarla Musul’a kadar yapılan taşımacılığın da başlangıç noktasıydı. Dolayısıyla, çok eski zamanlardan beri, sadece askeri değil, aynı zamanda ticari bir merkezdi Diyarbakır. 1660’ta kenti ziyaret eden Poullet, İran, Mısır, Kafkasya, Polonya ve Rusya tacirlerinin ipek, pamuk, tiftik ve sahtiyan alıp memleketlerine götürdüklerini anlatıyor. Deri işlerinin en güzellerinin burada yapıldığını söylüyor.

Tarihsel yapılar bakımından zengin bir kent Diyarbakır. Akkoyunlular döneminde 1500 yılında Sultan Kasım tarafından yaptırılan Şeyh Mutahhar Camii, dört ayaklı minaresiyle ünlü. Anadolu’da başka bir örneği bulunmayan minare dört sütun üzerinde yükseliyor ve İslam’ın dört mezhebini simgelediği söyleniyor. Fotoğraf: Turgut Tarhan

Tarihsel yapılar bakımından zengin bir kent Diyarbakır. Akkoyunlular döneminde 1500 yılında Sultan Kasım tarafından yaptırılan Şeyh Mutahhar Camii, dört ayaklı minaresiyle ünlü. Anadolu’da başka bir örneği bulunmayan minare dört sütun üzerinde yükseliyor ve İslam’ın dört mezhebini simgelediği söyleniyor.Fotoğraf: Turgut Tarhan

Bu siyasi el değiştirmelerin bazıları çok haşin oldu ve beden hasar gördü. Fakat şehri ele geçiren her kavim onarım işine de girişti ve şehir, surlarıyla beraber, Karacadağ’ın küllerinden tekrar tekrar doğdu. Yoksa günümüze bu sağlamlıkta gelemezdi. Kimileri şehri zorla ele geçirdi; kimileri de kolayca: Selahaddin Eyyubi gibi. Selahaddin Diyarbakır’a vardığında (1183), şehri Nisanoğulları yönetiyordu ve halkı zulmüyle bezdirmişti. Nisanoğlu emiri, kendi halkından korkup canı ve tabii malı karşılığında, şehri terk etti.

(Malının hepsini götüremedi!) Fakat beterin beteri vardı. Artuklular döneminde, 1317’de, Cacaloğlu denen bir Türkmen reisi, Arap ve Türkmenlerden oluşan 10 bin atlıyla baskın düzenleyip Amid’e daldı. Müslüman veya Hıristiyan ayırmaksızın ahaliyi esir ettiler, camileri ve kiliseleri soydular, türlü fenalıklar ettiler, şehri “sanki gayrimeskûn imiş gibi” harabeye çevirdiler. Bir yıl sonra bu kez tabiat vurdu. Sadece Diyarbakır değil, bütün o bölge siyasi ve askeri çekişmelerin yanı sıra çekirge istilası ve kuraklık yüzünden kıtlığa ve açlığa düştü. Binlerce insan öldü. Yetmiyormuş gibi bir de veba baş gösterdi! Ahalinin pek çoğu öldü, sağ kalanların pek çoğu da şehri terk etti.

Şehrin hâkimi olup da surları yıkmaya yeltenen bir tek kişi oldu. 1932’de Diyarbakır Valisi Hasan Faiz Ergun kent hava alsın diye Dağ Kapı burcu yanından başlayarak surların çeşitli yerlerini dinamitleyerek açmaya kalkıştı. Allahtan, o sırada şehirde çalışmalar yapmakta olan ressam, mimar, arkeolog Albert Gabriel ve bazı Diyarbakırlılar Ankara’da kimi etkili yerlere durumu şikâyet edince yıkım durdu. Feridun Bey’in şu efsaneden haberi olsaydı böyle tehlikeli bir işe girişmezdi:

“Diyarbakır Kalesi ile Harput Kalesi iki kardeş tarafından aynı anda yapılmış. Diyarbakır Kalesi’nin harcı yumurta akıyla, Harput’unki ise sütle karılmış. İki kardeş, kaleleri bitirdikten sonra ölümsüzlük suyundan içip uykuya dalmışlar. Arada bir uyanıp ‘Diyarbakır surları yıkıldı mı, Harput Kalesi duruyor mu’ diye bakar ve sonra yine uyurlarmış. Bu kaleler yıkılınca kıyamet kopacakmış!”

Velhasıl, Diyarbakır insanın zulmüne de, tabiatın zulmüne de dirençli bir şehir olduğunu gösterdi. Böyle böyle geldik bugüne…
Sur, tarihi bir zenginliği muhafaza ettiği gibi, güncel bir fakirliği de saklıyor. Keçi Burcu’ndan İçkale’nin bulunduğu Saray Kapı’ya kadar sur dibinden yapacağınız bir yürüyüşte fark etmemeyi beceremeyeceğiniz üç şey var: Vicdanınızı tırmalayacak kadar yoksulluk, neşelerinden uzak kalamayacağınız ve sizi kendi çocukluğunuza yaklaştıracak kadar çok çocuk ve eğer mevsiminde gittiyseniz (mayıs gibi) dut ağaçları.

Diyarbakır’da ipekböcekçiliği yaygındı; dut ağaçları büyük bir zenginlik kaynağıydı yani. Özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda Diyarbakır’ın ipekli dokumaları, renkli sahtiyanları çok meşhurdu. Pamuk üretimi ve boya yapımı bakımından da önemli bir merkezdi. Kırmızı kökboyasıyla boyanmış Diyarbakır ipliğinin şöhreti sadece Anadolu’da değil, Avrupa’da da yayılmıştı. Şimdi bu geniş dutluklardan artakalan ağaçları taşlayan, silkeleyen çocuklar, rastlarsanız, size de ikram ediyor.

Suriçi’nin klasik Amid sokakları, yani küçe’ler, kıvrıla kıvrıla, labirent gibi birbirine bağlanan dar geçitlerdir. Klasik Diyarbakır evleri bu sokaklara bir pencereyle bakan, içeride avlusu olan iki katlı yapılar. İşte bu sokakların neredeyse tamamında çocuk cıvıltıları eksik değildir. Arkanızdan bir top gelebilir, bir köşede, kaçan ve kovalayan 10-15 çocuğa yol vermeniz gerekebilir… Demirciler çarşısında mangal kömürü satan Mehmet Erdin’e (40) “Bu ne cesaret, sekiz çocuk ha” diye takılıyorum. Mehmet, ilkokulu okumuş ancak. Sonra çalışmaya başlamış. Babası da kömürcüymüş. Yirmi yıla yakın kamyon şoförlüğü yapmış, son 6-7 yıldır da kömürcülükle uğraşıyor. “Benim kabahatim, ama hanımın da hatası var” diyor gülerek. Çocukların en küçüğü beş yaşında, en büyüğü Dicle Üniversite’sinde okuyor. Mehmet konuşmayı da, dinlemeyi de bilen ve seven biri; halk bilgesi diyebileceğiniz insanlardan. Sesinde, konuşmasında bir sevecenlik, bakışlarında anlama çabası var. Anlatma çabası da aşikâr; efsaneler, masallar, anekdotlarla konuşuyor. Altıncı sınıfa giden kızı Mine’nin matematik notu kötü gelmiş geçenlerde. Sormuş: “İyiydi kızım senin matematiğin, neden kırık geldi?” Meğer yeni gelen öğretmenle ilgili bir sorun varmış. Mehmet soluğu okulda almış; okul idaresi, başka velilerin de aynı şikâyetle geldiğini söylemiş. Küçük olan ikisinin dışında altı çocuğunu da okutuyor Mehmet, “kolay değil” diyerek. Lisedeki oğlunun internet kafelere dadanmasından rahatsız. Bu mekânları Diyarbakır’ın en önemli sorunlarından biri olarak görüyor. “Kazandıkları, buldukları bir lirayı orada tüketiyorlar ve aynı kötü havayı soludukları için, birbirlerinin kötü yanlarına benzeyerek kötü alışkanlıklar ediniyorlar” diyor. Herkes gibi o da yüksek işsizliği büyük bir sorun olarak görüyor.

Gulisor Akkum öğretmenliği bırakmış ve daha yeni kitapçı dükkânı açmış. Bağlar semtinde bir ilkokulda rehber öğretmenlik yaptığı günleri (2006) hatırlıyor: “Sınıflar 140 kişilikti. Çocukları sınıflara sokup arkalarından kapıyı kapamak ve biraz olsun sessiz olmalarını sağlamaktan başka bir şey yapmıyorduk. Eğitim yapılabilecek gibi değildi.”

Sınıfların 140 kişilik olmasının kabahatini Mehmetlere ve karılarına yükleyemeyiz. Özellikle 1990’larda, “terörle mücadele” diye beş bine yakın köy yakıldı veya boşaltıldı. Köylerinden kopan üç milyon kadar insan şehirlere akın etti. En çok göç alan kentlerden biri Diyarbakır’dı. Kentin nüfusu aniden 400 binden bir milyona çıktı; şu anda bir buçuk milyon. Ne altyapı, ne üstyapı böyle bir yığılmaya hazırdı. O sınıfa girebilen 140 çocuk şanslı olanlardı; birçoğu öyle bir imkân da bulamadı. Gulisor, “Koyunlarını, kuzularını şehrin parklarında otlatanlar mı istersin, beşinci kata koçunu çıkaranlar mı” diye hatırlıyor. İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün internet sitesindeki veriye göre, ortalama sınıf mevcudu 54. Fakat mesela Bağlar’da (çok daha yoksul semtler var) öğretmenlik yapan Filiz, sınıflarda ortalama 60 öğrenci olduğunu söylüyor. Başka bir öğretmene göre ise bu sayı iyi okullar için geçerli, 80-85 kişilik sınıflar durumu daha iyi yansıtıyor. Diclekent gibi daha zengin semtlerdeki okulların sınıf mevcudu ise 30’u bile geçmiyor.

Diyarbakır’ın en büyük sorunlarından biri, bu eşitsizlik. Yoksulluk sadece Suriçi’ne hapsolmuş değil. Ulu Beden Burcu’nun hemen dibinde dışarıya doğru yayılan Ben u Sen Mahallesi’nde de yoksulluk kerpiç gibi ele gelir vaziyette. Ve Diyarbakır’ın sokaklarında dikkat çekecek kadar çok dilenci var. Sorduğum birçok kişi, dilencilerin en az yarısının Suriyeliler olduğunu, ama hatırı sayılır sayıda “kendi” dilencilerinden de bulunduğunu söyledi. Bu eşitsizlik bütün Türkiye için geçerli bir bakıma, fakat Diyarbakır’da daha net görülebilir ölçekte ve kolay algılanabilir kontrastta.

Şehir Amid’e, Suriçi’ne sığmayınca batıya, Ergani’ye doğru gelişiyor. Yeni orta ve zengin sınıf da Diclekent’teki korunaklı sitelerde ya da bahçeli villalarda oturuyorlar. Bütün Diyarbakır’da emlak değerleniyor ama Ergani’ye doğru fiyatlar hızla yükseliyor. O büyük “Kürt meselesi”, Diyarbakır’daki gibi eşitsizlikleri, sınıfsal ayrımları gözden ırak tutamıyorsa da sözden uzak tutuyor. Büyük “dava”nın altında kalmış gibi görünüyor bu can alıcı mesele, fakat Diyarbakır sokaklarında hiç konuşulmuyor da değil. Kürt siyasi hareketinin vitrinindekilerin ayrıcalıklı konumlarda olduklarını, Diyarbakır’da da o zengin yeni semtlerde yaşadıklarını, yani hareketin önderlerinin sokaktan uzaklaştıklarını söyleyen insanlarla da karşılaştım.
Denebilir ki, bütün şehirlerde, ülkelerde siyaset zaten sokaktan kopuktur derece derece. Olabilir ama Diyarbakır’da sokak çok güçlü. Çeşitli durumlarda büyük kalabalıkların toplanabiliyor olması, sadece siyasetçilerin örgütleme becerisiyle açıklanamaz. Son derece politize bir toplumdan, şehirden bahsediyoruz. Bu politize olma hali ilkokuldan başlıyor neredeyse. Mali müşavir Erdal Akkum’un (39) anlattığı bir anekdot durumu gayet iyi açıklıyor: Son Nevruz kutlamaları sırasında polisin biri, üzerinde Abdullah Öcalan’ın resmi olan tişört giyen bir çocukla burun buruna gelince, “Bu kadarı da biraz fazla değil mi” diye serzenişte bulunmuş. Çocuk ne dese beğenirsiniz: “Şu barış sürecine dua et sen; o olmayaydı sana verilecek cevabı bilirdim ben!”
Gerçekten de “Selamün aleyküm” dediğiniz biri “Bu barış çok iyi oldu, olacak; rahatladık” diye karşılık veriyor. Bu, gözü kapalı bir iyimserliğin hâkim olduğu anlamına gelmediği gibi, herkesin aynı şeyi düşündüğü anlamına da gelmiyor tabii. BDP’ye de, PKK’ye de eleştiri getiren, bağımsız düşünen insanlar var. Fakat Kürt meselesinin temel noktaları, bütün kesimlerin ortak paydası. Durumu en iyi kömürcü Mehmet Erdin anlatıyor: “Evet, çok çeşitli görüşler var, başka başka şeyler söyleyen insanlar var ama hepsi sonuçta aynı oluktan dökülüyor.” Gayet canlı ve kendinden emin bir halk var Diyarbakır’da. Evet, birçok şeyin yasalarla, anayasa hükümleriyle bağlanması gerekiyor çözüm için; yine de müzakere, sokağın arkasından geliyor bile diyebiliriz bir bakıma. Herkesin anlattığı Kürtçe çok iyi bir örnek.

Mehmet Erdin’in amcası köyde yaşıyormuş. Mehmet çok gençmiş o zaman. Zaman zaman köye gidermiş, amcasına. Bu gidişlerde amcasının askerden nasıl dayak yediğine de şahit olmuş birkaç kere. “Türkçe bir şey sorarlardı amcama. Amcam evet ve hayır kelimesinden başka Türkçe bilmezdi ve cevap veremezdi. Bunun üzerine döverlerdi. Köyde Türkçe bilen yoktu zaten. Bir gün ben oradayken yine böyle bir şey oldu ve asker Kürtçe konuşanları, yani cevap veremeyenleri dövmeye başladı. Ben Türkçe konuşup cevap verince durdular.”

“Kürtçe kasete eroin muamelesi yapardık, neremize sokacağımızı, nasıl saklayacağımızı bilemezdik ve gizli gizli kısık sesle dinlerdik o kasetleri” diye anlatıyor birçok kişi. Kürtçe şimdi sadece Diyarbakır’da değil, başka yerlerde de, İstanbul’da da rahat; devlet bile Kürtçe kanal açtı. Ama o yasak ve korku eşiğini Diyarbakır sokakları daha önce aşmış. Çeşitli dozlarda şiddetin şehir hayatının bir “gereği” olduğu ortamda yetişen ve yaşayan insanları korkutmak giderek zorlaşır.

Fatihpaşa Mahallesi’nde kahvehane işleten Ramazan (36) anlatıyor: 1990’larda babası ve kardeşleriyle balıkçılık yapıyormuş. Elazığ’dan Dicle’den getirdikleri balıkları satıyorlarmış. Sevkiyat gece yapıldığı için her gece Mardin Kapı’dan evlerine, Saray Kapı istikametine yürüyorlarmış. “Her gece polisten dayak yiyorduk” diye anlatıyor. O da yeni başlayan süreçten memnun ve umutlu.

Adını veremeyeceğim, devlet memuru bir adam ve bir kadın da aynı şeyi söylüyor ve bana soruyorlar: “İnsanlar anadillerinde neden eğitim göremesin? Neden konuşamayayım, çocuğum konuşamasın? Siz ne düşünüyorsunuz?”
Akşamları Gazi Caddesi’nde el arabasıyla kebap tezgâhı açanlardan Eşref Bilmez de (42) çok umutlu ve memnun. Yeni başlayan sürecin etkisini hemen gösterdiğini, dışarıdan gelenlerin sayısının arttığını söylüyor. “Eskiden saat 9 veya 10 oldu mu tezgâhı kapatırdık. Şimdi sabah 4’e, 5’e kadar çalışıyoruz” diye devam ediyor.

Ercan Özkırtay ise bu yeni sürecin yarattığı değişim ve yumuşamanın düğünlere yansıdığını anlatıyor. Ercan bir sanatçı, düğünlerde şarkı söylüyor. Barışma hamleleri başlamadan önce düğünler miting havasında geçermiş, hatta “Kürtçe konuşulmayacak” gibi talimatlar da duyulurmuş. Ben u Sen meyhanesinde beni masalarına davet etme inceliği gösteren arkadaşlarıyla beraber içerken o akşam gittiği düğünden dönen Ercan’ın demesine göre artık düğünler biraz daha düğüne benziyor.

Şu son birkaç aydır şehre gelen gazeteci sayısındaki artış da Diyarbakırlıların gözünden kaçmış değil. Öğretmen Filiz, “Eskiden askeri helikopterlerle gelirdiniz, şimdi akın ediyorsunuz” diye takılıyor. Sedat ve Erdal Akkum ise bu köşe yazarı akınını “kültürel ve siyasal safari” olarak tanımlıyor. Diyarbakır’da bütün etkinlik zenginliğine rağmen kendini yeteri kadar dışarı vuramayan bir kültürel zenginlik ve çeşitlilik var. Barış yolunda adımlar atılır ve siyasal-kültürel alan daha çok açılırsa bu zenginliği ve çeşitliliği daha iyi göreceğiz.

Ahmed Arif Evi’nin avlusunda Şeyhmus Diken’le oturuyoruz. Şeyhmus, Fransızca baskısı yapılan son kitabı için Paris’e gitmeye hazırlanıyor. Diyarbakır Kültür Bakanı desek yeri var. Diyarbakır siyasi bir merkez ama aynı zamanda kültürel de bir merkez. “Çok doğru” diyor Şeyhmus, “ve hep de öyleydi. Örneğin Cumhuriyet kurulurken ve kurulduğu zaman da İstanbul’da, Ankara’da yazılan bir şeyin Diyarbakır’da nasıl karşılık bulacağına dikkat edilirdi. Bunca şeyden sonra yine öyle bir durum var bence.”

Aslında bu kültürel zenginlik ve merkez olma durumunun daha eskilere dayandığını gösteren bir örneğe, Şeyhmus’u bulmak için Ahmed Arif Evi’ne girdiğimde şahit olmuştum. Diyarbakır’ın kitap getirmemiş âlimlerinden biri, Gülşeni tarikatının kurucusu ve şair, Diyarbakırlı İbrahim Gülşeni’yi (16. yüzyıl) anlatmaktaydı. El Cezeri gibi robotik çalışmaları yapan bir âlimi, bir mucidi çıkarmış olan Diyarbakır’a bir şairler kenti demek hiç de yanlış olmaz. Ahmed Arif, Sezai Karakoç, Cahit Sıtkı Tarancı, Süleyman Nazif, Ziya Gökalp yakın zaman şairleri. On sekizinci yüzyılda da Amidi olarak anılan birçok şair var. Başka ölçülerle bakabiliriz duruma: Selahaddin Eyyubi, 1183’te şehre girdiğinde büyük bir kütüphane olduğu ve içinde bir milyon 40 bin kitap bulunduğu rivayet ediliyor. Tarihçiler bu sayıyı pek mübalağalı buluyor, fakat yine de hatırı sayılır sayıda kitap olduğunu gösteren şöyle bir bilgi var: “Selahaddin bu kütüphaneyi kadı Fazıl’a hediye etmiş. O da kitapların bir kısmını seçip ayırarak, 70 develik bir kervanla Mısır’a göndermiş.” (İslam Ansiklopedisi)
Diyarbakır’ın en zengin hazineleri Suriçi’nde. Ama pek çoğu harap vaziyette. Valilik de, belediye de kimi restorasyon çalışmaları yürütüyor ve hepsi de başarılı. İçkale’yi valilik ayağa kaldırıyor örneğin. Belediye’nin de gayet başarılı çalışmaları var; Dengbejler Evi ve Diyarbakır Evi gibi. Bunların her biri, yeterli kaynak aktarılırsa ve gerekli özen gösterilirse nasıl bir güzelliğin ortaya çıkacağını sergiliyor.

Diyarbakır etnik ve dini açıdan tarih boyunca zengin bir kent olarak yaşadı; son 60-70 yıldır en fakir halini yaşıyor bu bakımdan. Mesela 19. yüzyılın ilk yarısında, bu dönemin Diyarbakır’ını çalışan İbrahim Yılmazçelik’e göre, tahminen 55 bin insan yaşıyordu kentte ve bunun 10 bin kadarı Hıristiyan’dı. Hıristiyanların da çok büyük çoğunluğu Ermeni’ydi; sonra Süryaniler, Keldaniler ve az sayıda da Yahudi geliyordu. Restorasyonu üç beş ay önce biten görkemli, Ortadoğu’nun en büyük Ermeni kilisesinin, Surp Giragos’un cemaati 15 aileden oluşuyor; belki bir o kadar da gizli Ermeni olduğu tahmin ediliyor. Diyarbakır, eski çok-kültürlü halini yeniden canlandırmak istiyor. Ve tabii, kentsel dönüşüm projeleri Diyarbakır için de geçerli. Belediye, işi TOKİ vahşiliğine teslim etmemiş görünüyor, ama Suriçi’ndeki dokunun muhafaza edilerek elden geçirileceği konusu net değil.

Restorasyon ve koruma yönünde çaba harcayanların sadece resmi kurumlar olmaması ümit verici. En iyi örnek, Demirciler Çarşısı’nın ortasında, tatlı dilli Diyarbakırlı yazar Mıgırdiç Margosyan’ın çocukluğunda çıraklık yaptığı demirci atölyesinin hemen yanındaki Sülüklü Han. Han 1683’te üç katlı inşa edilmiş, ama günümüze sadece bir katı kalmış. Harap haldeki bu hanı yedi kişilik bir arkadaş grubu alıp restore ettirmiş. Dört yıldır Diyarbakır’ın belki de en gözde uğrak yerlerinden biri. Aynı ekip, Alipaşa Mahallesi’nde de eski ve kırık dökük bir Diyarbakır evini almış. Orayı da restore ediyorlar ve bir müzik okulu, kültür merkezi haline getirecekler.
Diyarbakır da bütün kadim kentler gibi çok sürprizli, zarif, efsaneler ve masallarla örülü, öyle yaşayan bir yer. “Her kentin bir şeytanı olurmuş” diye yazıyor Muhsine Helimoğlu Yavuz’un Diyarbakır Efsaneleri kitabında. “Diyarbakır’ın da çok bozguncu bir şeytanı varmış. Bu şeytan, halkın ikiye bölünüp birbirine düşmesine neden olurmuş. Bu durum çok kötü sonuçlar doğurmuş. Bu kargaşaya son vermek isteyen bir demirci, şehrin şeytanını yakalayarak bir demirin içine hapsetmiş. Bu demiri de İçkale Kapısı’nın sol üst yanına zincirlemiş. Böylece Diyarbakır şeytandan kurtulmuş. İnsanlar bu demir parçasına tükürüp ‘Şeytana lanet olsun’ diyerek İçkale’ye girermiş.”
Efsane burada bitiyor ve şu gerçek başlıyor: İçkale Kapısı’nın sol üst yanında zincirli duran ve içinde şeytanın hapis olduğu bu demir 1981’de çalınmış. Galiba, şeytanı yerli yerine koyma zamanıdır.

ATLAS HAZİRAN 2013/SAYI:243

Foto Galeri

Paylaş: