Bulgaristan-Veliko Tırnovo: Çarların Şehri

Bulgaristan-Veliko Tırnovo: Çarların Şehri

Keskin dönemeçlerle ilerleyen Yantra Nehri’nin yamaçlarına zarifçe yayılıyor Bulgar çarlarının eski başkenti. Ortaçağdan gelen görkemli kalesi, Osmanlı izlerini yaşatan evleri ve çarşısıyla çok katmanlı, renkli bir şehir Veliko Tırnovo.

Yazı ve Fotoğraflar: Turgut Tarhan

Sofya’dan kalkan Varna Ekspresi, Bulgaristan’ın içlerinde yemyeşil ormanların arasında ilerliyor. Her dönemeçte pencerede farklı bir manzara beliriyor; bir köy, vadi, tepe, ova… Tren, istasyonlara birer birer uğrarken ben de yol boyunca gördüğüm tabelaları okumaya, Kiril alfabesini sökmeye çalışıyorum. Nihayet Gorna Oriahovitsa İstasyonu’nda beni asıl hedefime götürecek trene binmek için aktarma yapıyorum. Vagonları öncekine göre daha bakımsız, camlardaki grafitiler yüzünden dışarısını göstermeyen bir tren bu. Pencereyi indirince hedefe yaklaştığımı müjdeleyen Yantra Nehri çıkıyor karşıma. Kısa bir süre sonra Veliko Tırnovo’ya ulaşıyorum. Bulgaristan’ın tarihsel kalbine…
İstasyondan şehir merkezine güzel, canlandırıcı bir havanın eşliğinde yürüyorum. Ormanlarla kaplı tepelerin arasına kurulu Veliko Tırnovo’da ilk dikkatimi çeken şey parkların ve anıtların çokluğu oluyor. Bir de çok iyi korunmuş tarihi şehir dokusu. Yantra Nehri ise keskin dönemeçlerle ilerleyip şehrin güzelliğini tamamlıyor.

Bulgaristan’ın orta kesiminde yer alan yaklaşık 70 bin nüfuslu şehrin önemi, zengin tarihinden geliyor. İkinci Bulgaristan İmparatorluğu’nun kuruluşu 1185’te burada ilan edildi sonuçta; 1393’te Osmanlılar gelene kadar da başkent olarak kaldı. Bir eğitim ve ticaret merkezi olarak ağırlığını her dönemde koruyan Veliko Tırnovo, farklı medeniyetlerin izleriyle donatılıp güzelleşti.

Günümüzde biraz Safranbolu’yu ya da Amasya’yı andıran alımlı bir tarihi yerleşim görünümünde Veliko Tırnovo. Bulgar tarihinin önemli anıtlarına ev sahipliği yapmasının yanında Osmanlı izlerini de koruyor. Özellikle eski çarşıda tanıdık görüntü ve sesler birbirine karışıyor. İçinden tıkırtılar yükselen, duvarlarına yeni kalaylanmış kaplar ve cezveler asılı bakırcı dükkânlarından birine giriyorum. Küçük bir bakır tencereye şekil vermekle meşgul Hasan Usta’yla böyle tanışıyoruz. Şehirde, sayısı 2 bini biraz geçen Türklerden biri Hasan Usta. “Veliko Tırnovo’da bu tür sanatları Türkler yapar” diyor, “genelde de turistlere satılır, artık kimse kolay kolay evde bakır kullanmaz”… Türklerin evleri de daha çok nehir kıyısındaki tarihi mahallerde, yeni mahalleler ise ağırlıklı olarak Bulgar nüfusa ev sahipliği yapıyor.

Şehir, birbirinden güzel tarihi sivil mimari örneklerine sahip; bu açıdan Gurko Sokağı özellikle öne çıkıyor; 18. ve 19. yüzyıldan kalan, ne yazık ki örnekleri bizde azalmış Osmanlı evleri çiçekli pencereleriyle göz okşuyor. Dik yamaçlara kurulu evlerin arasındaki dar merdivenlere sokak kedileri inip çıkıyor.

Tarihin kapısı Veliko Tırnovo, 1185-1393 yılları arasında İkinci Bulgaristan İmparatorluğu’na başkentlik yaptı. Şehrin en eski bölgesi Tsarevets Kalesi, o dönemin hükümdarlarının hatırasını hâlâ yaşatıyor. Geniş surları, tepedeki kule ve kilisesiyle dikkat çeken kale 1930’larda restore edilip günümüzdeki görünümünü kazandı.

Tarihin kapısı
Veliko Tırnovo, 1185-1393 yılları arasında İkinci Bulgaristan İmparatorluğu’na başkentlik yaptı. Şehrin en eski bölgesi Tsarevets Kalesi, o dönemin hükümdarlarının hatırasını hâlâ yaşatıyor. Geniş surları, tepedeki kule ve kilisesiyle dikkat çeken kale 1930’larda restore edilip günümüzdeki görünümünü kazandı.

Yeni mahalleler ise nehrin ardındaki platoda kurulu. Burası geniş caddeleri ve sosyal konutlarıyla oldukça düzenli, tiyatro, sinema, otogar da bu bölümde. Diğer Doğu Avrupa şehirleri gibi Veliko Tırnovo’da da yer yer büyük ve somurtkan devlet binaları göze çarpıyor. Şehir bir yandan da ışıltılı dükkânları ve kafeleriyle dinamik bir yüze sahip. Yerleşim, ortaçağdan günümüze uzanan çok katmanlı bir görünüm sergiliyor.

Asen Anıtı, bütün bunları seyredebileceğiniz mükemmel bir manzara seyir noktası. Şehri çevreleyen ormanları, nehrin virajlarını, tarihi mahalleleri, eski ve yeni evleri izleyebileceğiniz bu terasta dev bir dikilitaş ve üç heykel var. Heykeller, İkinci Bulgaristan İmparatorluğu’nun ilk üç çarına; Birinci Asen, Kaloyan ve İkinci Asen’e ait. Şehrin gençleri için gözde bir buluşma noktası olan anıtın hemen yanında ise Boris Denev Sanat Galerisi yer alıyor. Veliko Tırnovo’nun sanatseverliğinin simgesi galeri, hem çağdaş hem klasik eserleri bir araya getiren önemli bir adres.

Bu terastan bakıldığında Veliko Tırnovo’yla Yantra Nehri’nin nasıl kaynaştığı, birbiriyle özdeşleştiği daha iyi anlaşılıyor. Nehir bir yılan gibi kıvrılarak ilerliyor, şehir de onun yamaçlarına zarifçe yayılıyor, ulaşım ancak çok sayıdaki köprü ve tünellerle sağlanabiliyor. Tarihi kimliğinin yanı sıra coğrafyasıyla da özgün bir yer Veliko Tırnovo.

Geçmişi tarihöncesine kadar uzanan yörede Romalıların bir kalesi bulunuyordu. Ama şehir altın çağını 1185’te Bulgarların merkezi olduktan sonra yaşadı, çok sayıda kilise ve manastırla donatıldı. Yantra Nehri şehirde Sveta Gora, Tsarevets ve Trapezitsa adlı üç ana burun oluşturuyor. Bunlardan en çok tarihi kalıntıya ev sahipliği yapan, çarların mekânı olan Tsarevets’te görkemli bir kale yükseliyor. Görevli kalenin demir kapısını açıyor ve ben de çarların mekânına adım atıyorum. Merdivenleri tırmanıp en tepedeki kilisenin yanına çıkıyorum. Sur içindeki sivil yerleşimler günümüze ulaşamamış, yerlerinde taşlar ve otlar var. Kalenin üç tarafını Yantra Nehri çevreliyor. Bu yükseklikten şehrin ve kilometrelerce uzanan ormanların manzarası muhteşem.
Veliko Tırnovo’nun en önemli dini yapısı Kırk Şehitler Kilisesi de Tsarevets Kalesi eteklerinde. Çar İkinci Asen’in yaptırdığı kilise, geniş bir manastır kompleksinin içinde. Burayı rehber Zdravko ile geziyorum.

Zdravko, Tırnovo adının önündeki “Veliko”, yani “Büyük” unvanının 1965’te verildiğini, bunun nedeninin ise şehrin ülke tarihi açısından taşıdığı önem olduğunu dile getiriyor. Ayrıca ortacağda Avrupa’nın en önemli yerleşimlerinden biri oluğunu söylerken de gururlu.
Veliko Tırnovo, tarihin daha yakın dönemlerinde de Bulgaristan açısından önemli olaylara sahne oldu. Ülkenin ilk anayasası 1879 yılında burada onaylandı. Şehir, Osmanlılara karşı başlatılan birçok ayaklanmanın da merkeziydi.

Veliko Tırnovo günümüzde sakin bir Balkan şehri görünümünde. Çeşit çeşit taze meyve ve sebze bulunan açık hava pazarı, yerel hediyelik eşya satan dükkânlar, sakin akışlı nehir size huzurlu, kendi halinde bir yerde bulunduğunuzu hissettiriyor. Tarihteki çalkantıları ve zenginliği görmek için Veliko Tırnovo Arkeoloji Müzesi’ne gitmek gerek. Burada antik dönemden 14. yüzyıla çok sayıda irili ufaklı eseri görmek mümkün.
Şehrin yakın çevresinde de cazip ziyaret noktaları var. Yaklaşık altı kilometre uzaklıktaki Preobrazhenski, yani “Dönüşüm” manastırına gitmek üzere bir belediye otobüsüne biniyor ve son iki kilometrelik yolu yürüyorum. Bulgaristan’a özgü ıssızlık hissi burada da kendini gösteriyor; eğimli bir yamacı dönerek çıkan dar yolda sadece rüzgârın sesi ve yaprakların hışırtısı duyuluyor. Bir kayalığa yaslanmış manastırın dış kapısından avluya giriyorum. İçeride okul binaları ve bir kilise var. Kilisenin duvarını yaşam, ölüm ve yeniden diriliş döngüsünü anlatan büyük bir resim süslüyor. Vadinin karşı yamacında ise Sveta Troitsa, yani “Kutsal Üçleme” manastırı günün son ışıklarıyla aydınlanıyor.

Kent merkezine döndüğümde artık karanlık çökmüş, insanlar evlerine çekilmiş oluyor. Pencerelerden kaldırımlara sarı ışıklar yansıyor. Çarların şehri birazdan uykuya dalacak, sadece arada bir geçen trenlerin sesi duyulacak. Yantra Nehri ise uyanık kalacak, o her zamanki gibi akmayı sürdürecek. Bakalım yarın insanlara ne hikâyeler anlatacak…

Atlas Nisan 2014 / Sayı 253

Fotoğraf Galeri

 

Paylaş: