Balkan Savaşları; Makedonya’dan Anadolu’ya Göç

Balkan Savaşları; Makedonya’dan Anadolu’ya Göç

Mustafa Erşen, 1912’de Balkan Savaşları sırasında ailesiyle birlikte Makedonya’dan Anadolu’ya göç etti. Yıllar sonra Osmanlı Makedonya’sını, savaşı ve göçü konu alan bir hatıra defteri yazdı. Erşen’in yazdıkları o günlere ışık tutması açısından büyük önem taşıyor. Söz konusu defter daha önce Atlas Tarih dergisinin 2012 tarihli “Balkan Savaşları Özel Sayısı”na da konu olmuştu.

Yazı: Mustafa Türker Erşen

 

Balkan Savaşları’nın evinden koparıp göç yollarına düşürdüğü yüz binlerden biriydi dedem Mustafa Erşen. Makedonya’nın Osmaniye (Pehçevo) şehrinde 1900’de doğan Erşen, 1912’de savaşın patlamasıyla ailesiyle birlikte Anadolu’ya, Konya’nın Akşehir ilçesine geldi. Hayatının büyük bölümü Akşehir’de geçti, yine Osmaniye göçmeni bir ailenin kızı Havva ile evlendi çocukları, torunları oldu. Ama artık uzaklarda kalmış, bir daha hiç görülemeyecek “memleket”in anısı, buruk izi zihninden silinmedi.

Mustafa Erşen bu izin kaybolmasına, geride bıraktıkları o evin, koca bir yaşantının unutulup gitmesine razı olmadı, hatıralarını bir deftere yazdı. Muhtemelen yaşının da getirdiği bir duyarlılıkla yıllar sonra, 1962’de Osmanlı Makedonya’sını, doğduğu şehir Osmaniye’yi, göçün hikâyesini kaleme aldı. Önce eski harflerle tuttuğu notların, seslenmek istediği gelecek kuşaklarca okunamayacağını görünce yeni harflerle bir defter daha doldurdu. Böylece çocukları Orhan, İrfan ve Şükran ile biz torunlarına önemli bir kaynak bırakmış oldu…


Mustafa Erşen, yine kendisi gibi Osmaniye (Pehçevo) doğumlu karısı Havva ve çocukları ile. Çocuklar soldan sağa: Şükran, Orhan ve İrfan. Fotoğrafın en sağındaki, ayaktaki çocuk ise, Havva Erşen’in ablasının oğlu Adnan Gürkaynak. Fotoğraf 1940 yılında Akşehir’de çekilmiş.

Defterdeki Tarih
Mustafa Erşen defterde ailesini, akrabalarını ayrıntılı olarak tanıtıyor ve sayfalar boyunca Osmaniye’yi, diğer adıyla Pehçevo’yu, oradaki hayatlarını anlatıyor. Defter ayrıca Balkan Savaşları’nın etkilerini birebir yaşamış bir çocuğun ağızdan önemli bilgiler veriyor. Defterin ilk sayfasına “1962 tarihinde yazıldı” notu düşmüş Mustafa Erşen ve “Bu yazılı izahatle nereden geldiğimizi ve ceddimizin kim olduğunu kısaca anlatmak istedim” diye söze başlamış. Defterin iyi muhafaza edilmesini istemiş, yazdıklarının başkasından işitilmediğini, başından geçmiş hadiseler olduğunu belirtmiş ve devam etmiş:

“Esas memleketimiz, yani doğduğum yer, şimdiki Yugoslavya’nın Makedonya eyaleti; Üsküp vilayetinin Osmaniye, en son adıyla Pehçevo kasabası. 1912’de Ekim 13 salı günü, alafranga saat 13-14 arasında idi şehri terk ettik ve bir daha o toprakları, ata yurdunu görmemek üzere yola çıktık.”

Yeni harflerle yazmasına rağmen Mustafa Erşen’in eski yazıdan kalma bir alışkanlığı sürdürdüğü, defteri sağdan sola kullandığı dikkat çekiyor. Giriş bölümünün ardından “Harp ilanından şehri terk edinceye kadar şöyle hadiseler oldu” diyerek göç öncesini anlatıyor.

“Aslen Palanka kasabasından olan Mehmet Efendi isminde, şehrimizin nüfus memuru ve çok yakın komşumuz olan zat babamla şöyle konuştu. Ömer Ağa dedi, önümüzdeki cuma günü Bulgar hududunda top patlarsa, yani harp ilan olursa iyi bil ki Rumeli gitti. Dua edelim harp ilan olunmasın, işi harpsiz hal etsinler, değilse büyük felaket olacak bizim için.

Cuma günü gelmiş, sabah namazı vakti idi, öyle şiddetli bir top sesi işittik. Hemen yatağımızdan kalktık. Anam ile babam felaket dediler, hükümetler anlaşamadı, Mehmet Efendi’nin dediği çıkarsa bu çocuklarla ne yapacağız, nereye gideceğiz, halimiz ne olacak şeklinde konuşmaya başladılar. Bir taraftan bizden saklamağa çalışıyorlardı.

Bu harbin ne şekilde neticeleneceğini pek az kimse tahmin etmişti. Yalnız bizim şehir halkı değil, bütün Rumeli masum halkı bilmiyordu ki vatanları hiçbir türlü geçinemeyen Terakki İttihat ve rakip fırkaya kurban gidiyordu. Harbi Terakki İttihat Fırkası istediği için karşı fırka harpten çekingen davranmış. Bu ikilik yüzünden koca Rumeli dört düşman devletinin burnu kanamadan kaybedildi. O mukaddes, ecdat yadigârı olan vatan toprağı Balkan devletleri Yunan, Bulgar, Sırp yani Yugoslav, Karadağ eline geçti.”

Mustafa Erşen, İttihat ve Terakki dışında parti adı anmamış, o yıllardaki siyasi rakipleri Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı kastetmiş olabilir. Balkan Savaşı’nın başlangıç tarihi olarak 8 Ekim 1912 kabul ediliyor ama Erşen, 2 Ekim tarihini veriyor.

“Harp, Bulgar hududunda Ekim 2’de bir top atışı ile ilan edildi. Ekim 13’e kadar şehir bozulmadan on gün kadar sivil halk ve İsturmica’dan (Strumica) gelen ilave taburu ile tutuldu. Fakat yukarıda işaret ettiğim gibi ikilik yüzünden cepheye takviye asker, yiyecek ve cephane gitmiyordu. Hatta şehrimizdeki asker Bulgar cephesine değil de Üsküp’e doğru yola çıkarıldı ve nereye gittiği bilinmedi.

İşte askerin meçhul istikamete gidişi halkın üzerinde çok fena tesir bıraktı. Şehrin 35 köyünden 30’u Bulgar reayası ile meskûn idi ve her zaman için şehire baskın yapması mümkün idi. Şehir muhafızı birkaç eski zaman zaptiyesi ile birkaç polis vardı. Şehrin çok ihtiyarları ile genç delikanlıları hariç çoğu cepheye gitmişti.

Askerin şehirden ayrılışı çok hüzünlü oldu. Şehrin batısında olan çayırlıkta asker içtima etti, hocalar dua etti. Askerlerin içinde az çok şehirli olanlar vardı, onlara kumandanları izin verdi, babaları ve yakınları ile helalleştiler. Halk ağlaştı, çünkü asker cepheye değil, aksi istikamete hareket etti.”

Günümüzdeki Makedonya Cumhuriyeti’nin büyük bölümü, başkent Üsküp’le birlikte Balkan Savaşları’nda Sırplar tarafından alındı. Ülkenin doğusu ise komşu Bulgaristan’ın baskısı altındaydı, Makedonya’nın Strumica şehrini alan Bulgarların Pehçevo’yu da ele geçirdiği anlaşılıyor. Defterde, Türklerin şehri terk edişinden sonrası için şunlar yazılmış:

“Bulgar askeri üç gün şehire girmeye cesaret edememiş, ancak dördüncü günü şehire girmiş. O sebepten Selanik’e yetişemeyen Bulgarlar, Selanik’i Yunanlılara kaptırdı. İşte onun içindir ki Bulgarlar İsturmica’da katliam yapmışlardı. Türkleri bir camiye kapamışlar, genç yiğitlere çukur kazdırarak insan cesetlerini doldurmuşlar. Katliamın en büyüğü İsturmica’da yapılmış oldu.”

 

Osmaniye’den Akşehir’e Göç
Mustafa Erşen, yola çıktıkları ilk gün soğuğa rağmen gece yarısına kadar ilerlediklerini yazıyor. Göç sırasında yaşananları, defterin yanı sıra çocuklarına anlattıklarından da biliyoruz. Oğlu, benim babam İrfan Erşen, dedemin Rumeli halkının savaştan önceki endişeli ruh halini üzüntüyle anlattığını söylüyor. Ama “koca Osmanlı ordusu bizi korur” diye düşünüyorlar, savaşın başlamasından sonra umutla yardım gönderilmesini bekliyorlar. Şehrin ileri gelenleri bu beklentiyle ellerinde dürbün uzaktaki ana yolu gözlüyor. Ama bir noktadan sonra artık Osmaniye’yi terk etmeleri gerektiğini anlıyorlar. İrfan Erşen, diğerleri gibi babasının ailesinin de ortalık düzelince geri geleceklerine, Osmanlı’nın bu toprakları bırakmayacağına inandığını aktarıyor. Atlarını ve arabalarını bu düşünceyle hazırlayıp göç yoluna düşüyorlar.

“Anam Hatice ile babam Ömer arabaya yorgan, minder, kıyafet, üç beş torba bulgur, un koydular ve para, altın ne varsa eşyalar arasına birkaç yere sakladılar. Babam tüfeğini aldı. Kardeşlerim hepimiz eşyaların üstüne oturup yerleştik. Etrafımızda pek çok aile bizim gibi yapıyordu. Yollar çamurluydu. Halk can derdine düşmüştü. Şehirden çıkıp ana yola ilerlerken mezarlık civarından geçerken babam ölmüşlerine dualar okudu. Silahı olanlar havaya kahırdan ateş etti. Babam da tüfeğini bir el ateşledi.”

Mustafa Erşen’in ailesi diğer Osmaniyelilerle birlikte Makedonya’nın Dojran şehri üzerinden savaştan kaçanların toplandığı Selanik’e ulaşıyor. Görevliler göçmenleri camilere, okullara yerleştiriyor, silahlarını topluyor, Selanik’te bulundukları sürece ekmek dağıtıyor. Mustafa Erşen’in ailesi de Kasimiye Camii’ne yerleşiyor. İrfan Erşen, ailenin Selanik’te “sonumuz ne olacak” tedirginliğini yaşadığını, babasının özellikle çocukların perişanlığından bahsettiğini aktarıyor.

Göçmenler için sonraki hedef Anadolu. Balkan Savaşları sırasında Selanik de diken üstünde, çünkü buraya da Yunan ordusu ilerliyor. Aile, diğer birçok göçmen gibi altın vererek bir Belçika yük gemisine biniyor ve İzmir’e doğru yola çıkıyor. Gemi yolculuğu da zorlu koşullarda geçiyor. Mustafa Erşen, vapura binişte büyük telaş yaşandığını, yine en büyük sorunlardan birinin çocukların kaybolması olduğunu anlatıyor. Kalabalıkta ailelerinden ayrı düşüp gemiye binemeyen çocuklar, aşağı sarkıtılan kuşaklara bellerinden bağlanıp yukarı çekiliyor. Mustafa Erşen’in gemiden hatırladığı noktalardan biri de mürettebata ait bir domuzun gemideki Türk göçmenler arasında huzursuzluğa neden olduğu.

İzmir Limanı’na inen aile göçmenlerin doldurduğu, kargaşa içinde bir şehir buluyor. “İzmir’e gelince herkes eğilip toprağı öptü” diyor Mustafa Erşen. Burada da yetkililer Balkanlar’dan gelen binlerce göçmeni Anadolu şehirlerine yönlendirmek için çabalıyor. Konya, göçmenlerin gönderildiği başlıca adreslerden biri. Mustafa Erşen, babası Ömer’in bir Osmanlı zabitine “nerede savaş olmaz” diye sorduğunu ve “Konya” yanıtı aldığını anlatıyor. Ailenin Konya yönüne gidişinin nedeni belki de bu.

Trenle İzmir’den Konya’ya hareket eden aile Akşehir ilçesine yerleşiyor ve göç macerası nihayet bitiyor. Mustafa Erşen’in büyük oğlu Orhan Erşen, babasının ailesinin burayı yeşil ve sulak bir yer olduğu için benimsediğini, belki de memleketlerine benzettiğini anlatıyor. Akşehir’e yerleşen başka Osmaniyeli aileler de var; Makedonya’dan geldiğinde henüz bir bebek olan Havva yıllar sonra Mustafa Erşen’in karısı oluyor. Ama hiçbir Osmaniyeli, günün birinde geri döneceğini düşündüğü evini bir daha göremiyor. “Memleket” onlar için uzak ve yabancı bir diyardır artık.

“Muhacirler” yeni bir yaşam kurmak için canla başla çalışmak zorunda ama Mustafa Erşen’in deyimiyle Osmaniyeliler “gezginci ve çalışkan, cesur ve kuvvetli” insanlar, Akşehir’de kısa sürede kendilerini kabul ettiriyorlar. Makedonya’dan geldiğinde 12 yaşında olan Mustafa da yetişkinliğinde ticaretle uğraşıyor. Defterde başka birçok hikâye daha var. En çarpıcı olanlardan biri Mustafa Erşen’in ağabeyi Yunus’a dair: Yunus, Akşehir’e geldikten sonra Birinci Dünya Savaşı’nda askere alınıyor, Şam’da İngilizlere esir düşüyor, özgür kalıp Akşehir’e döndükten sonra bu kez Kurtuluş Savaşı’na katılıyor.

 

Ömer oğlu, Makedonya Osmaniye (Pehçevo) doğumlu Mustafa Erşen’in fotoğrafı. Akşehir’de, yaklaşık 40 yaşlarında çekilmiş.

Osmanlı Makedonyası
Mustafa Erşen, “biraz şehri anlatmak isterim” demiş ve çocukluğunun Osmaniye’sini birçok yönüyle ele almış; mahallelerinden, önemli binalarından, halkından, ekonomisinden bahsetmiş. Üsküp’ün doğusundaki Osmaniye, Maleş Dağları eteklerinde yer alıyor, notlarda şehrin Osmaniye ve Pehçevo’nun yanı sıra Maleş adıyla da bilindiği yazıyor. Büyükçe bir çayla ikiye bölünen şehrin güney tarafı Katerin, Mustafa Erşen’in ailesinin yaşadığı kuzeyi ise Camiikebir olarak adlandırılıyor.

Notlarda Osmaniye’nin Bulgar ve Türk sakinlerinin ilişkileri hakkında fazla bilgi yok. Bulgarların genellikle meyhaneci, semerci, fıçıcı; Çingenelerin ise demirci ve nalbant olduğu yazıyor. Mustafa Erşen bir tek yerde komitacılardan bahsediyor.

“Bulgar komitacılar Balkan Harbi ve hürriyetten evvel, bizim Osmaniye’nin buğday pazarında patlatmaya hazırladıkları saatli bombayı bir türlü cesaret edip patlatamamışlar. Bomba 1908 tarihinde hürriyetin ilanından bir iki gün sonra akşama yakın kiremithane çukurlarında Türk makamları tarafından patlatılmış ve imha edilmişti.”

Mustafa Erşen, “hürriyetin ilanı” derken 2. Meşrutiyet’i kastediyor. “Kiremithane” ise şehirde kiremit ve testi imal edilen yer. Şehrin Ortodoks Slav sakinleri içinse “Bulgar” adını kullanıyor, o dönemde “Makedon” kelimesi henüz yaygınlık kazanmamış.

“Şehrin tam doğusunda yüksekçe ve oldukça balkanlık bir dağ vardı, Bukovik adıyla meşhurdu. Eteğinde soğuk çeşme adıyla bir çeşme vardı. Şehir halkı yaz günleri oraya serinlemeye, yeşil otlar ormanlar arasında vakit geçirmeye giderdi. Kuzu keserler, helva pilav yaparlardı, tavşan kuş avlarlardı.

Fakat 19 Şubat 1319, yani 1903 senesinde büyük yer sarsıntısı olmuş bütün şehir yıkılmış. Bu sarsıntı Balkan Harbi’ne kadar devam ediyordu, sarsıntı sık sık olurdu. Bazen o kadar kuvvetli olurdu ki dağdaki taşlar aşağıya yuvarlanırdı. Hatta bir asker Osmaniye’den teskeresini almış. Memleketi olan Breznica’ya giderken Bukovik Dağı’nın eteğinden geçerken yukarıdan yuvarlanmış bir taş askeri ezerek öldürmüş.”

Mustafa Erşen, ailesini de ayrıntılı olarak tanıtmış. Hem anne, hem baba tarafının geçmişini yazmış, karısı Havva’nın ailesi hakkında da bilgiler vermiş. Bütün sülaleyi, kimin nerede oturduğunu anlatmış ve defteri yazdığı yıla kadarki bütün gelişmeleri, çocukları kaydetmiş. Defterdeki hüzünlü notlardan biri şöyle:

“Amcam Mehmet, Makedonya’da askerliğini ifa ederken, henüz 20 yaşında Manastır vilayetinin Gorica kasabasında ölmüş. Hiç evlenmemiş. Babası Ahmet ve annesi Fatime mezarını ziyaret için Osmaniye’den Gorica’ya gitmişler.”

Osmaniye’nin hemen dışına, birbirinden uzakça dikilmiş, aslında yörede pek rastlanmayan iki ulu kavağın da Mustafa Erşen’in dikkatini çektiği görülüyor.

“İhtiyarlar bu kavakları Osmanlıların diktiğini fakat ne maksat için dikildiğini bilen olmadığını, ecdatlarından fazla bir şey duymadıklarını anlatırlardı. Bu kavaklar şüphesiz bir maksat için dikilmiş.

Osmanlılar Edirne’den İskeçe, Drama, Serez, Petriç, Melnik yolu ile Maleş Dağları’nı aşmış ve Pehçevo yaylasına gelmiş. Geldikleri yolun üzerine, Maleş Dağları’nın eteğinde bu kavakları dikmişlerdir. Muhakkak ki bu kavaklar Edirne’yi ve Osmanlıların geliş yolunu gösteriyordu.”

Osmaniye, yani Pehçevo günümüzde yaklaşık 4 bin nüfuslu küçük bir kasaba. Osmanlı döneminde şehrin nüfusunun ne kadar olduğunu bilmiyoruz ama Mustafa Erşen’in defterinde un fabrikaları, geniş tarlaları, çarşıları, camileri, saat kulesi, resmi binaları, canlı ekonomik ve sosyal hayatıyla şimdikinden çok daha büyük olduğu açık bir Osmaniye var. Notlarda şehir halkının orta halli olduğu, zenginin az olduğu ama fakirin bulunmadığı yazılı. Mustafa Erşen yörede yetişen tarım ürünlerinden de söz ediyor. En çok üzerinde durduğu ürünse erik.

“Başka kazalarda pek olmayan Köstendil eriği adı ile meşhur erik koyu lacivert, iri olurdu. Güzün geç vakit olgunlaşan bu erikler kasım ayı içinde ağaçlardan toplanır ve hususi fırınlarda kurutulurdu. Fındık ağacı ince çubuklardan yapılmış çitlerin üzerine dizilir, fırının iki yanlarına çitle sürülürdü ve sıcaklık ile erikler orada birkaç günde kururdu. Sonra bu erikler Almanya, Avusturya, Fransa, Macaristan’a ihraç edilirdi ve bu erikleri bizden alan devletler birçok ilaçlara şarabını katardı. Balkan şarabı, slivoviçe dedikleri yalnız Yugoslavya’da meşhurdur, bu eriklerden yapılır.

Küçük bir bahçesi olan bin okka kuru erik satardı. İhraç olmadığı sene yerli sarfiyatı okkası bir kuruş olurdu. Altın para ile ihraç olduğu sene okkası üç kuruşa kadar çıkardı. Şehire en yakın yerde idi bu erik bahçeleri.”

Bu erik türüne adını veren Köstendil şehri günümüzde Bulgaristan sınırları içinde bulunuyor. “Erik rakısı” olarak da bilinen slivovica ise Balkan ülkelerinin en ünlü içkilerinden. Orhan Erşen, babası Mustafa’nın 1910 yılında erik kuruttukları fırından dönerlerken şaşırtıcı bir olaya tanıklık ettiğini anlatıyor. Küçük Mustafa ve babası gökyüzünde Halley kuyruklu yıldızını görüyor. Kuyruklu yıldız halk arasında uzun süre konuşuluyor, önemli olaylar yaşanacağının işareti sayılıyor. Ve ne tesadüftür ki iki yıl sonra Balkan Savaşları patlıyor. Bütün Rumeli Türkleri gibi Mustafa’nın ailesinin de hayatı tamamen değişiyor…

Mustafa Erşen, bu defteri yazdıktan üç yıl sonra, 1965’te vefat etti. İyi muhafaza edilmesini istediği defter unutulmadı, benim gibi onu hiç görememiş torunlarına bile doğduğu yer Osmaniye’den bir esinti getirdi. Mustafa’nın 12 yaşındayken şahit olduğu Balkan Harbi, göç, artık uzakta kalmış memleketin hatırası, yeni bir yaşamın macerası, koca bir tarih. Balkan Savaşları’ndan önceki Rumeli, şimdi o defterin satırlarında, büyüklerden dinlenmiş hikâyelerde yaşıyor. Benim babam İrfan Erşen, annesi Havva’dan öğrendiği Slav dilinde bir tekerlemeyi hala hatırlıyor. İlkbahar aylarında Maleş Dağları’nın eteklerinde artık güneşi özlemiş çocukların söylediği birkaç mısra: “Doğ güneş doğ, doğarsan sana gümüş saplı bıçak alman için para kuruş vereceğim…”

Paylaş: