Varşova, Poznan, Krakow: Polonya’nın Üç Yüzü

Varşova, Poznan, Krakow: Polonya’nın Üç Yüzü

Başkent Varşova, endüstri ile doğayı bir arada sunan Poznan ve cazibe merkezi Krakow ile güzellikler ülkesi Polonya’yı keşfedebilirsiniz.

Yazı ve Fotoğraflar: Turgut Tarhan

Başkent Varşova sokaklarında başladı Polonya yolculuğum. Kenti kuşatan farklı bir aura vardı; sanki her duvar, her taş sesini duyurabilmek, yaşanmışlıkları haykırmak için çabalıyordu.

Daha ilk bakışta kentin ve aynı zamanda bir dönemin simgesi durumundaki Kültür ve Bilim Merkezi gökdelenini fark ediyorum. Varşova’daki bazı yapılar, özellikle de Kültür ve Bilim Merkezi, Sovyet etkisine paralel şekilde etrafına hükmedecek boyut ve görkemde inşa edilmişti. “Varşova Paktı” kavramıyla da tam uyum içindeydi.

Buradan 10 dakikalık yürüyüşle Wisla (Vistül) Nehri kenarına ulaşıyorum. Poniatowskiego Köprüsü ve karşı yakada kentin başka bir simgesel yapısı olan, kırmızı beyaz renkleriyle ve yenilikçi mimarisiyle Narodowy Stadyumu kendini gösteriyor. Biraz ötedeki Frederic Chopin Müzesi’ni gördükten sonra ünlü Nowy Swiat Caddesi’ne çıkmak üzere gezinirken, bir parkın yanı başında konservatuar olduğunu tahmin ettiğim binanın pencerelerinden piyano sesi yankılanıyor. Bir çağdaş eserin provasını yapıyorlardı.

Nowy Swiat Caddesi, Varşova’nın belki de en gözde yeri; yan yana sıralanmış şık ama aşırılıktan uzak kafe ve restoranlarda insanlar keyifli anlar geçirmekteydi. Cadde, Stare Miastro ismiyle eski kent merkezine uzanıyordu. Burası II. Dünya Savaşı’nda büyük yıkıma uğradıktan sonra aslına uygun şekilde onarılmış. Akşamın lacivert saatinde meydanlar, Kraliyet Sarayı, Barbikan Anıtsal Kapısı ve dar sokaklarıyla Polonya mimari stilini ve o günlerin atmosferini gayet iyi hissettiriyor. Bence Varşova’nın en ilginç bölgesi burasıydı.

Endüstri Merkezi: Poznan
Polonya’ya gidiş amacım Poznan kenti ile batısındaki Wolsztyn kasabası arasında sefer yapan, Avrupa’daki son tarifeli buharlı treni belgelemek ve hızlandırılmış makinistlik kursuna katılmaktı. Yolculuğum öncelikle bu çerçevedeydi. Stary Rynek, yani eski meydan Poznan’ın görülmeye en değer yeri. Polonya’nın beşinci büyük kenti olan Poznan önemli bir endüstri ve ticaret merkezi. Bu özelliği ile ilk bakışta belki ters düşüyormuş gibi düşünülebilse bile aynı zamanda çevresindeki Rusalka Gölü ve ormanları gibi iyi korunmuş doğal güzellikleriyle de dikkat çekiyor.

Poznan’a yolu düşen herkesin buharlı trenle Wolsztyn’e gitmesini şiddetle tavsiye ediyorum, zira böyle bir deneyim tekrar mümkün olmayabilir. Gişeden normal bilet alınıp binilen, insanların rutin olarak işine gücüne gitmek için bindiği bir buharlı trende bulunmak zaman tüneline girmiş gibi tuhaf duygulanıma neden oluyor. Wolsztyn istasyonunda inip, kısa bir yürüyüşle tren müzesini ziyaret etmeli. İki küçük gölün ortasında yer alan kasabanın sokaklarından geçip sahilde yürüyüş yapmadan ve yol boyunca Chopin dinlemeden kentten asla ayrılmamalı.

Polonya’nın Cazibesi: Krakow
Polonya’nın güneyindeki Krakow kuşkusuz ülkenin en çok turist çeken kenti. Bunda yıkıma uğramadan ulaşabilmiş tarihi dokusu ile çevresinde yoğunlaşmış tarihsel, kültürel ve doğal çekim merkezlerinin büyük rolü var.

Krakow’a adım attığım andan itibaren Polonya’nın diğer kentlerinden daha farklı bir ortamın içinde kendimi buldum. Etraf hatırı sayılır şekilde kalabalık ve bu ülkeye göre hareketli ve gürültülüydü. Daha sonradan öğreneceğim üzere, bu çehrenin oluşmasında son 10 yılda adeta patlama derecesinde yükseliş gösteren turizmle yaşanan kültürel dönüşüm etkili olmuş. Yabancı turistlerin istek ve ihtiyaçlarına cevap verebilmek, hızlı gelir sağlamak adına neredeyse her şey yapılmış. Sonuçta maalesef otantik özelliklerini kaybetmiş olsa da tüm güzellik ve görkemiyle ziyaretçilerini büyülemeye devam ediyor. Gar binası, bitişiğindeki yeni alışveriş merkezine entegre edilmiş, tüm işaret ve geçitler sizi buraya yönlendirmeye çalışıyor; oysa esas çıkışı meydan yönünde. Meydandan karşıya geçip kızıl renkli anıtsal kapıdan eski şehre giriyorum. Her ne kadar bulunduğum sırada ünlü Rynek Glowny Meydanı’nda bir rock konseri verilmekteyse de sokaklar Ortaçağ atmosferini yaşatmaktan uzak durmuyordu.

Hediyelik eşya dükkânlarıyla dolu ışıltılı ana caddede yürüyüşüme devam ederken, kimi bekârlığa veda partisi için gelmiş İngiliz turist grupları çılgınca eğleniyor, gösterişli faytonlar birbiri ardına yoldan geçiyor ve bu arada sayısız hatıra fotoğrafı çekiliyordu. Wawel Kalesi’ne geldiğimde kapıda bekleyen upuzun bir öğrenci grubu sırasıyla karşılaşınca burayı gezmeyi erteliyor ve nehre doğru yöneliyorum. Sahil boyunca devam eden bisiklet yolunda sakince gezinti yapanların yanı sıra adeta yarış hızında gidenler de vardı. Debnicki Köprüsü üzerinde, karşı sahile geçerken kale tüm görkemini sergiliyor, silueti su üzerinde yansıyordu.
Krakow’un banliyösü Wieliczka’daki eski tuz madeni devasa salonlarıyla, çok sayıda galerileriyle benzersiz bir yer. Yabancı dillere göre rehber eşliğinde geziliyor. Zira yanlış bir kapıdan geçip ilgisiz yerlere çıkmak işten değil. Nasıl tuz çıkarıldığını gösteren maketlerin yanı sıra madenin en büyük ve ilginç noktası kilise bölümüydü. Ancak yoğunluk sonucu turun hesaplanandan uzun sürmesi nedeniyle gezi planımın aksayacağını düşündüm ve rehberden rica ettim; mavi gözlü sempatik kız bana kestirme çıkış yolunun kapısını açıp gülümsedi.

Ertesi sabah Krakow’a fazla uzak olmayan Zakopane’ye gidiyorum. Ormanların içinde, sırtını Tatra Dağları’na dayamış, kayak merkeziyle ünlü bir yerleşim. Benzerini görmediğim, yöreye özgü, çoğu iki katlı ve bezemeli alınlıkları bulunan ahşap yapılar dikkatimi çekiyor. Hayli eski bir otobüse binip yarım saat sonra Tatranski Milli Parkı’nın girişinde kendimi buluyorum. Motorlu araç trafiğine kapalı yolun başında sizi Morskie Oko’ya götüren ilginç görünümlü faytonlar bekliyor. Fakat ladinlerin arasından geçen 10 kilometrelik yolu yürümeyi tercih ediyorum. Gölün yanına geldiğimde dağ evinde kahve molası verdikten sonra yukarıdaki göle çıkmaya başlıyorum. Her ikisi de artık var olmayan buzuldan miras kalmış sirk gölleri. Sağ taraftaki patikadan yukarıya devam ediyorum. Tatra Dağları’nın en yüksek noktası Rysy’nin de bulunduğu karlı zirvelerin gövde gösterisi yaptığı manzara inanılmaz güzellikte. Son ağaçları geçip yukarıdaki Czarny Staw Gölü’ne ulaştığımda hava epey serinliyor, bulutlar yoğunlaşıyor ve kuvvetli rüzgâr kendini gösteriyor. Yeterli ekipman olmaksızın zirveye çıkmak bu mevsimde riskli. Zaten amacım bu değilse de hızımı alamayıp soldaki yer yer karlı patikadan birkaç yüz metre daha yükseldikten sonra dönüş yolu ve saati hesaba katarak dönüşe geçmeye karar veriyorum. Karların içinden çıkan ve granit kayaların arasından kendine yol bulan ufak dereden biraz su içiyorum. Aşağıda küçücük görünen göller ve ardında uzanan zümrüt ormana bakıp hayallere dalıyorum.
Zamanın durduğu kentleri, yemyeşil kırları ve tertemiz havasıyla Polonya güzellikler ülkesiydi ve görülmeyi bekleyen daha niceleri vardı.

ATLAS TATİL 2014

Foto Galeri

[Not a valid template]

Paylaş: