Okyanus Lezzetleri

Okyanus Lezzetleri

Amerika’da her eyaletin bir sloganı vardır.

Haber: Mehmet Yaşin
ATLAS EYLÜL 2013/SAYI:246

New York’un kuzeyindeki Main’in sloganı ise “Her Zaman Yeşil”. Gerçekten de bu eyalette bir karış boz toprak görmek mümkün değildir. Çoğunluğu akağaçlardan oluşan ormanlar kent, kasaba, köy, dağ ayrımı yapmadan her yeri kaplamıştır. Sırtını Kanada sınırındaki Appalacchian Dağları’na dayayan Main, yüzünü Atlas Okyanusu’na dönmüştür. Burası Amerika’nın bereketli topraklarıdır. Tarlalarında, bahçelerinde iştah açıcı sebzeler yetişir. Soğuk denizi ise kabukluların en lezzetlilerini besler. Ağaçlarından bal damlar. Nehirlerinde kırmızı etli balıklar yüzer.

Tüm dünya Main ıstakozunu bilir. Sert kabuklu bu deniz böceğinin etini yerken insan okyanusun derinliklerine daldığını sanır. Istakoz deyince başka ülkelerde insan biraz duraklar, ürker, tereddüt eder. Çünkü ıstakozlu bir yemeğin faturası çok can yakar. Ama burada, sokak satıcılarında sandviç arasında satılacak kadar ucuzdur.
İşte güzel ve lezzetli bu topraklarda bir hafta geçirdim. Otelimin adı “Haven-Cennet”ti. Çünkü birçok kişi yıllar boyu cennetlik olabilmek için burada Tanrıya yakarmışlardı. Okyanusun kıyısındaki yazlık Wels kasabasının yüz yıllık kilisesinden bozma bir oteldi ve ben burada kalıyordum. Yeni kilise yapılınca eskisi satışa çıkmış, satın alan da kiliseyi otele çevirmişti. Dekorasyonda kilisenin birçok eşyası kullanılmıştı. Bunlardan bir tanesi de “Günah Çıkarma Kulübesi”ydi. Artık bar olarak kullanılıyordu. Akşamları ben günahkârların tarafına oturuyor, rahibin tarafında servis yapan barmene günah çıkartıyordum. Birkaç sert martiniden sonra günahları itiraf etmek çok kolay oluyordu.

Main’in uzun, kumsal plajlarında deniz bir görünüp bir kayboluyordu. Gelgit olayını ilk kez bu kadar yakından, bu kadar net gördüm. Herkesin güneşlendiği, oynadığı, koştuğu, yürüdüğü, kumdan kaleler yaptığı kumsal, birkaç saat sonra okyanusa dönüşüyordu. Daha sonra deniz yeniden çekiliyor, kumsal tekrar ortaya çıkıyordu. İşte o an martılar sahile üşüşüyor, okyanusun onlara getirdiği hediyeleri kapmak için kıyasıya kavga ediyorlardı. Martılarla birlikte, elleri kürekli insanlar da sahile koşturuyorlardı. Bunlar yengeç avcılarıydı. Sular çekilince kumların altına saklanan yengeçleri bulup çıkartıyor, bellerindeki filelelere dolduruyorlardı.
Abenaki Kızılderililerinin toprağı olan Main’de, güneşin girmekte zorlandığı ormanlarda dolaştım, somonların yarıştığı nehirlerin kıyısında serinledim, kırmızı damlı bekçi kulübelerinin süslediği deniz fenerlerini gezdim ve doya doya ıstakoz yedim. Onlar güzelim ıstakozu bir sürü sosa buluyorlardı. Ben, bu nadide etin başka lezzetlerin altında yok olmasına izin vermemek için, ızgarada kızarmış veya haşlanmış ıstakozu, birkaç damla limon eşliğinde yedim.

Midyeyi, tarağı, istiridyeyi, okyanus somonunu unuttuğumu sanmayın sakın. Onları da masamdan hiç eksik etmedim. Onları yerken okyanusu içiyormuşum gibi hissettim kendimi. Main’de yaz ortasında, okyanustan esen serin rüzgârları koklayarak huzur buldum. Dönüş yolunda bir tepede durup son kez etrafı seyrettim. Önümde üç ada ve uçsuz bucaksız mavi okyanusa açılan bir körfez görünüyordu. Arkamda ise üç uzun dağ sırası ve yemyeşil ormanlar sanki sonsuzlukla kucaklaşıyordu. İnanın ki bu yeşil cennetten hiç ayrılmak istemedim.

Paylaş: