Anasayfa Atlas Tarih Gemiyle Yunanistan: EGE’DE SEYİR DEFTERİ

Gemiyle Yunanistan: EGE’DE SEYİR DEFTERİ

Harika Pelin Şengül

Kuşadası’ndan bir cruise gemisiyle yola çıkarak Ege’de geniş bir daire çizdik ve dört günün sonunda başlangıç noktasına geri döndük. Bu geniş dairenin içinden dört Yunan adası ve başkent Atina geçti. Pandemi sonrası yolcu gemileri Türkiye ziyaretlerini sıklaştırırken,  Atlas da onlardan biriyle Yunan sularına açıldı.

YAZI: ÖZLEM NUMANOĞLU
Fotoğraflar: YASİN AKGÜL
Atlas Arşivinden 

İlk kez bir cruise gemisinin kabinindeki küçük dikdörtgen pencereden görüyorum Santorini’yi. Uzaklarda bir yelkenli, volkanik bir dünyanın kızıl kıyılarında yol alıyor. 3 bin 500 yıl önce püskürmüş bir volkandan arta kalanlar ağır ağır geçip gidiyor camdan. Henüz ne o mavi kubbeli kiliseler, ne de beyaz badanalı evler görünüyor etrafta. Santorini, turistik bir kartpostala dönüşmeden önce en ham, en makyajsız haliyle arz-ı endam ediyor. Adanın ismini aldığı yanardağın püskürmesi ve ardından Ege sularına çökmesiyle oluşmuş yabanıl Santorini Kalderası’nda yol alıyoruz. Lagünün suları lacivertin koyusu; dibe doğru yüzlerce metre iniyor. Eğer 37.5 tonluk bir geminin içindeyseniz, bu bir avantaj. İçinde bulunduğumuz Celestyal Olympia gemisi bu sayede Santorini’nin çok yakınına kadar gidebilecek. Fakat derinlik sebebiyle demir atamayacak ve yolcularının adayı gezip dönmesini beklerken kendi sabitleme sistemlerini kullanacak. Gemide çeşitli dillerde yapılan anonslar biz yolcuları çıkışa davet ediyor. Bir düzen dahilinde sıraya giriyor, pasaport yerine geçen kartlarımızı okutuyor ve geminin türlü milletten yolcusuyla bizi kıyıya götürecek küçük teknelere geçiyoruz. Santorini ile ilk merhabalaşmamız lagünün ortasında oluyor yani. 

Efsaneye göre Mikonos, Herakles’in (Romalıların verdiği isimle Herkül) devleri yok etmek için attığı bir kaya parçasıydı. Granit zemine oturan adanın toprağı zayıf ve suyu az. Bir zamanlar balıkçılıkla geçinen, gemilere ekmek satan Mikonos, 1960’larda Aristotle Onassis ve Jacqueline Kennedy gibi isimlerle tanınır oldu.

Çok geçmeden patlamaya hazır iki aktif volkanik adacık Néa Kaméni ve Palaía Kaméni görünüyor. Kurumuş, şekilsiz, kapkara lavlarıyla bize bulunduğumuz yerin tekinsizliğini hatırlatıyorlar. Tam karşımızdaysa Santorini’nin kırmızı, siyah, beyaz yamaçları sert açılarla denizden yükseliyor. Kuşbakışı bakıldığında dev bir hilali andırıyor Santorini. Etrafındaki adacıklarla ise çevresi 60 kilometreyi bulan bir daireye dönüşüyor. “Adalılar burayı dibi yanan tencereye benzetir” diyor rehberimiz Vassilis Klimantakis kusursuz Türkçesiyle. Volkanların üzerinde, depremlerle iç içe bir hayat sürüyor ada halkı. Dünyada üzerinde insan yaşayan tek kaldera burası; hem tarifsiz güzelliğin, hem de ölümün coğrafyası…

Kaldera Uçurumları denilen bu bölgeden, adanın idari merkezi Fira’ya (Thera) bağlı Skala limanına birkaç dakikada ulaşıyoruz. Tipik beyaz evler tepelerde görünüyor artık. Etrafımızı kuşatan kurumuş lav ve ponza kayaçlarından kopan parçacıklara karşı dağa taşa ağ gerilmiş. Adanın temel ihracat kalemi olan ponza taşından tepelerin arasında bir yol zikzak çizerek, bizi dünyaca ünlü Oia köyüne doğru çıkarıyor. Çok geçmeden yarım kubbeli Santorini evleri de başlıyor. Eskiden bu kubbelerden süzülen çiyler yerlere konulan kaplarda biriktirilirmiş. Artık günlük kullanım için deniz suyu arıtılıyor ama çiy hâlâ önemli. Toprağın özelliği sebebiyle boyları bir metreyi bile bulmayan ve üzümlerinden tatlı kırmızı şarap yapılan bodur asmalar için çiy kritik önemde örneğin. “Tencere” benzetmesini yineliyor rehberimiz. “Su çok az, nem çok yüksek. Tıpkı dibi yanan tencere ve tüten buharı gibi…”

Yamaçlardan aşağı inen küçük beyaz ev ve oteller, sayısız merdiven ve ara sokakla birbirlerine bağlanıyor.

Derken Oia köyüne ayak basıyoruz. Lagünden gördüğümüz o dimdik tepelerin üzerindeyiz artık. Köyün girişindeki bir İngilizce tabela temkinli bir konukseverlikle karşılıyor gelenleri: “Bu sizin tatiliniz. Ama bizim de evimiz. Size hoş geldin diyoruz. Oia’ya saygı gösterin.” Bu cümlelerin manasını birkaç adımda kavrıyoruz. Zira gün kaldera üzerinde batmak üzere ve oluk oluk insan köyün daracık sokaklarından adanın ikonik manzara noktalarına akın ediyor. Kalabalık her adımda artıyor. Tabelalar da sanki giderek suratlarını asıyor: “Özel mülktür, girmeyiniz!” Adanın sıkışık mimari karakteri sebebiyle Agios Spyridonas Kilisesi’nin ünlü mavi kubbelerine dar bir koridordan ve belli bir mesafeden bakabiliyor ve yerimi, dünyanın öte ucundan gelip en güzel kıyafetleriyle bu anı ölümsüzleştirmeyi bekleyenlere bırakıyorum. Akşam 21.00’de gemiye geri döneceğimiz için vaktimiz kısıtlı. Hızlı adımlarla, tasarım mağaza ve kafelerin sıralandığı ana caddede, kalabalığın tersi istikamete yürüyorum. Turistik ilgi günbatımında adanın diğer yanına kaydığı için bir çocuk kendisine top oynayacak alan bile bulmuş. Bir kilisede düğün hazırlıkları yapılıyor. Fotoğraf çekimine hazırlanan iki Uzakdoğulu turistin sabırsız bakışları altında başka bir tabelayı not ediyorum: “Burası kutsal bir alandır! Lütfen kiliseye tırmanmayın.”

Güneş kalderanın üzerinde kutsal bir an yaşanır gibi batıyor. Kimse günün son ışığını kaçırmak istemiyor. Geleneksel Kiklad mimarisi de o yumuşak ışığın altında kendi gösterisini yapıyor. Yamaçlardan aşağı inen küçük beyaz evler, önlerine minik havuzlar kondurulmuş butik oteller, sayısız merdiven ve ara sokakla birbirlerine bağlanıyor. Mimari ve doğanın bu kusursuz işbirliğini hayranlıkla izliyor ve teleferikle limana inmek üzere Fira’ya geçiyoruz. Lagün alev topu gibi yanıyor.

KONUNUN TAMAMI ATLAS’IN TEMMUZ 2022 SAYISINDA. ALMAK İÇİN TIKLAYIN!

Benzer Yazılarımız

Yorum Yap