Samanlı Dağları: Suyun kaynağında

Samanlı Dağları: Suyun kaynağında

Samanlı Dağları, doğanın devasa bir anıtı gibi Armutlu Yarımadası ile Düzce arasında uzanıyor. Eteklerindeki gelişmiş kentlere rağmen yaylaları, gölleri, kanyonları, su kaynakları ve zengin biyoçeşitliliği ile Marmara Bölgesi’nin “yağmur ormanları”nı oluşturuyor.

Yazı: Yıldırım Güngör

Sabahın erken saatleri. Aracımız Samanlı Dağları’nın sisle kaplı orman yolunda ilerliyor. Bu bölgenin tektonik yapısı suyun bulduğu her noktadan fışkırmasına neden oluyor. Ama kaynakların bulunduğu yerleri keşfetmek o kadar da kolay değil. Görüş mesafesi bir ara neredeyse yok oluyor. Doğu Karadeniz’in dağlarındaymışız gibi geliyor bana. Bir bilinmeze gittiğimizi düşünürken, birden sisi delip açıklığa çıkıyoruz. Bir inek sürüsü ve iki çobanı ile karşı karşıya geliyoruz.
– Merhaba teyze, kolay gelsin!
– Kolaysa başına gelsin! Uğraşıyoruz işte.
– İnekler senin mi?
– Beşi oğlumun, üçü başkasının.
– Yaylada mısınız?
– Yok be oğlum. Otlata otlata köye döneceğiz. Orada besiye çekeceğiz ki, bayramda iyi bir fiyata satalım.
– Burada otlaması daha iyi değil mi? Tamamen organik yem yemiş olur. Eti daha lezzetli ve temiz olur.
– Olur mu öyle şey uşağum… Saman yiyecek ki beslensin, yağlansın, şişmanlasın, bayrama kadar kilo alsın.
– Kaça gider bayramda?
– Beslememize bağlı. Oğlum tanesini üçten aldı da. İyi beslersek dört buçuğa satarız. Oğlum da birkaç kuruş kazanır. Çocukları var daaa.
Küçüklüğünden beri bu coğrafyada yaşıyor olmasına karşın Karadeniz şivesi ile konuşan bu sevimli teyzeyi ardımızda bırakıp, İnönü Yaylası’na doğru yola koyuluyoruz. Yaklaşık 10 dakika sonra aşağıdaki yaylaya hâkim bir tepenin üzerinden manzara izlerken buluyoruz kendimizi.

Etrafı yemyeşil ormanla çevrili İnönü Yaylası’nın. Basit malzemelerden yapılmış evler, Karadeniz Bölgesi’ndeki gibi geniş bir alana dağınık şekilde yayılmış. Umut verici bir manzara bu, çünkü son 20 yılda Marmara Bölgesi’nde yaylacılık tamamen yok olmaya yüz tutmuş durumda. Bu haliyle İnönü Yaylası, bu kültürün tekrar canlandırılması için korunması gereken bir yer.

Samanlı Dağları’ndaki bu ilk günümüzde İnönü Yaylası ve civarını keşfetmek istiyoruz. Yaylanın içlerine doğru yolumuza devam ediyor, tanışmak için birilerini arıyoruz. İn cin top oynuyor desem abartmış sayılmam. İlerideki bir evin yanında bir adam ve hayvanlarla uğraşan iki çocuk görüyoruz. Çocuklar ellerinde sopalar, hayvanları kovalıyor.

Bulutların Dansı Samanlı Dağları’ndan uzanan bulutlar ve Marmara sahilleri günbatımında görsel bir şölen sunuyor. Kuzeye bakan yamaçlar Karadeniz iklimi özellikleri gösterirken, Gemlik Körfezi yönü Akdeniz’e daha yakın bir iklime sahip. Değişken iklim koşullarına bağlı olarak bitki örtüsü de farklılaşıyor; Gemlik yönünde kızılçam, fıstıkçamı, meşe ve zeytinlikler hâkim türler haline geliyor.

Bulutların Dansı
Samanlı Dağları’ndan uzanan bulutlar ve Marmara sahilleri günbatımında görsel bir şölen sunuyor. Kuzeye bakan yamaçlar Karadeniz iklimi özellikleri gösterirken, Gemlik Körfezi yönü Akdeniz’e daha yakın bir iklime sahip. Değişken iklim koşullarına bağlı olarak bitki örtüsü de farklılaşıyor; Gemlik yönünde kızılçam, fıstıkçamı, meşe ve zeytinlikler hâkim türler haline geliyor.Fotoğraf: Turgut Tarhan

Çok uzaklarda, ormanın kenarında da yaşlı bir amca inekleriyle ilgileniyor. Sadece yaşlılar geleneksel yaşamı sürdürüyor. Gençler ise ortalarda yok. Burada da tıpkı Karadeniz’de olduğu gibi insanlar yaylaya sadece tatil için gelmeye başlamışlar. Son kalanlar da buraları terk ettiğinde sahne nasıl olur bilinmez.

“Zamana inat direniyoruz” diyor, iki ineğiyle uğraşan yaşlı amca. İsmini soruyorum, “İnsan” diyor, “daha ne olsun!”

Samanlı Dağları’nın en güzel yaylalarını barındıran Yuvacık civarı sadece yaylaları ile değil kanyonları, gürül gürül akan dereleri ile eşsiz bir yer. Özellikle hafta sonları yüzlerce doğasever yürüyüş ya da kanyon geçişi yapmak üzere Serindere, Soğukdere ve Kazandere’ye geliyor. Bu muhteşem doğayı geride bırakarak akşam güneşini batırmak için Samanlı Dağları’nın 1606 metrelik doruğu Kartepe’ye doğru yola çıkıyoruz. Bu nokta Samanlı Dağları’nın tamamını görebilmek için mükemmel bir manzara sunuyor.

Sabah erkenden kalkarak Damla Doğal Kaynak Suyu’nun ekibi ve “Adım Adım Kaynağa” projesi için davet edilen, doğasever Instagram fotoğrafçıları ile buluşup Soğucak Yaylası’na doğru araçla yola çıkıyoruz. Bu projenin amacı suyun kaynağını ve doğal çevreyi keşfetmek.

Soğucak Yaylası yolundan saparak şelale yoluna giriyoruz. Kısa bir süre sonra yaklaşık 10 metre yüksekliğe sahip küçük bir şelale çıkıyor karşımıza. Akan suyun sesi kadar güzel bir şey yok bence dünyada. Dinlerken her saniyesinde yaşamın devam etmekte olduğunu hatırlatıyor.
Şelaleden sonra arı kovanlarının bulunduğu geniş bir alana varıyoruz. Arıcı Resul Can ile konuşmaya dalıyoruz. Resul Bey Amerika’da 17 yıl kaldıktan sonra dönmüş buralara. “Çok sıkıldım oralarda. Huzur buldum, geldikten sonra” diyor. Kamyonu karavana çevirip Akdeniz ve Ege sahillerini dolaşmayı düşünüyor önümüzdeki yıl. Bulunduğumuz noktanın biraz aşağısındaki düzlükte yaşıyormuş ailesiyle birlikte.

Samanlı Dağları’ndaki tüm arıcılar, zamanı geldiğinde ailece yaylaya çıkar gibi buraya gelip ormanın içinde kendi yaptıkları kulübelerde aylarca kalıyorlar. Az ilerideki başka bir arıcıyla, İbrahim Erol ile konuşurken bu kez arılar sarıyor etrafımızı ama bir şey yapmıyorlar, çünkü onları rahatsız etmiyoruz. İbrahim Bey akıllı telefonuyla fotoğraf çekip hemen paylaşıyor. Şikâyetçi biraz: “3G bazen iyi çekmiyor buralarda” diyor. Akıllı telefonum olmadığı için de şaşırıyor.

Bal konusunda da oldukça iddialı olan iki aile ile sohbet uzayıp gidiyor: “Her türlü kurumun her türlü analizine gönüllüyüz. Gelsinler balımızın kalitesine baksınlar. Yüzde yüz bal çıkmazsa bir daha gelmeyiz buralara” diyorlar. Tattığım kestane balı gerçekten de damağımda hoş bir aromatik tat bırakıyor. Balın genzi yakması önemlidir diye devam ediyor sohbet ve bu kısacık süre içinde bize sanki aileden biriymişiz gibi davranan bu cana yakın insanları tatlı sohbetleriyle birlikte geride bırakıp 1200 metre yüksekteki Soğucak Yaylası’na doğru yola devam ediyoruz.

Yaylaya vardığımızda etrafta kimsecikleri bulamıyoruz. Devam edip orman yoluna giriyoruz, birilerine rastlama umuduyla. Yarım saat içinde kayboluyoruz ormanda. Büyük bir kestane ağacının altındaki düzlüğe aracı park edip iniyoruz. Sessizliğin sesini dinliyoruz. Muhteşem doğa tüm yalınlığıyla kabul ediyor bizi. Biraz daha kaybolabiliriz, değil mi?
Biz de öyle yapıyoruz. Toplam 13 kişiden oluşan ekibimiz bu muhteşem ormanın içinde kayboluyor. Şartlar zorlaşınca insanlar birbirine daha yakınlaşır. Kısa sürede resmiyet kayboluyor ve doğa yakınlaştırıyor bizi. Kaynağın ulaşımı bu kadar zor bir yerde olması beni şaşırtıyor; suyun çıkış noktasının her gün düzenli olarak kontrol edildiğini öğrendiğimdeyse şaşkınlığım bir kat daha artıyor. Damla Doğal Kaynak Suyu’nun Sapanca dolum tesisi müdürü Ali Bey’e soruyorum:

– Kaynağı neden kontrol ediyorsunuz ki, sonuçta kaynak işte!
– Kaynağı her sabah kontrol etmek zorundayız. Yaz kış bu değişmez. Araç çıkamazsa bile yürüyerek geliyoruz.

Ali Bey, bu konudaki bilgisizliğimi gidermek için kaynağa kadar yürümemizi öneriyor. Yürümeye başlıyoruz. Orman gittikçe vahşileşiyor. Aşağılarda İzmit gibi devasa bir kentin bulunduğuna inanmak zorlaşıyor buralarda. Yaklaşık yarım saat kadar yürüdükten sonra etrafı çitlerle çevrili kaynağa varmayı başarıyoruz. Başarıyoruz diyorum çünkü gerçekten rehbersiz burayı bulmak mümkün değil gibi. Çitin kapısını açarak içeri giriyoruz. Korunaklı bir taş yapı var. Kaynak bu olmalı. Ali Bey önce çitin etrafını dolaşıyor, ardından da taş binanın kapısını açarak içeriyi kontrol ediyor. Sonra kapıları kilitleyip çitin dışına çıkıyoruz. Çiti ve kilidi merak ediyorum. Ali Bey sabırla anlatıyor:
– Biz kaynaklarımızın etrafını yaklaşık 25 metrekare çit ile çeviriyoruz. Kaynağın temizliği için onu koruyan yapıya hiçbir hayvanın yaklaşmaması gerekiyor.
– Ne fark eder ki? Kaynağın ağzı, yapının içinde değil mi?
– İçinde ama sonuçta Damla doğal bir kaynak suyu. Onu kirletecek her şeyden korumamız gerekiyor. Biz bu nedenle hem hayvanların, hem de insanların kaynağımıza yaklaşmasına izin vermiyoruz.
– Buraya yol bile yok. Suyu nasıl taşıyorsunuz?
– Kaynak suyunu özel borularla dolum tesisimize taşıyoruz. Yani su, kaynaktan itibaren bir boru hattıyla Sapanca’ya kadar iniyor. Biz tesislerde sadece el değmeden şişeleme yapıyoruz.
– Suyun kalitesini nasıl kontrol ediyorsunuz?
– Dolum tesisimizdeki analiz laboratuvarında her gün kontrol ediyoruz.
Korumak için büyük bir özen gösterilen kaynakta biraz zaman geçirdikten sonra gitme vaktimiz geliyor. Ali Bey bizi boş bir zamanımızda dolum tesisine davet ediyor. “Geliriz” diyoruz ama zamanımız o kadar kısıtlı ki, sözümüzü tutabilir miyiz bilemiyorum. Veda edip ayrılırken keşfetmenin asla bitmeyeceğini bir kez daha hatırlıyorum. Yıllardır iki haftada bir doğa yürüyüşleri için geldiğim bu dağların bile bilmediğim öyle farklı ve ilginç yöreleri var ki! Ancak gezdikçe, dolaştıkça Samanlı Dağları’nın kapladığı alanın ve Marmara Bölgesi için taşıdığı önemin büyüklüğünün farkına varıyorum.

Samanlı Dağları her ne kadar kaynaklarda Armutlu Yarımadası ile Sakarya Nehri’nin yardığı Geyve Boğazı arasında yükseliyor görünse de coğrafi olarak daha da doğuya doğru, Sakarya-Bolu il sınırına kadar uzanıyor; Bursa, Yalova, Kocaeli, Bilecik ve Sakarya il sınırları içinde yayılım gösteriyor. Samanlı Dağları ormanları, kuzeyde Sapanca, güneyinde İznik gibi iki önemli gölü, yaylaları, yaz aylarında bile şırıl şırıl akmayı sürdüren sayısız deresi ve su kaynaklarıyla Marmara Bölgesi’nin yağmur ormanları adeta.

Bitki ve hayvan topluluğu açısından da inanılmaz bir zenginliğe sahip. Kartepe 1606 metreyle en yüksek zirvelerinden biri. Kayın, gürgen, kestane, ıhlamur, akçaağaç ve meşe bu dağlardaki yaygın ağaç türleri. Ayı, kurt, tilki, çakal ise ormanlarındaki vahşi hayvanlar arasında başı çekenler. Arıcılar, ısrarla ormanda sırtlan gördüklerini de söylüyorlar.
Samanlı Dağları’ndaki son günümüzde Sakarya ilinin Taraklı ilçesine bağlı Karagöl Yaylası’na gitmeye karar veriyoruz. Buraya adını veren göl yapay ama yaylanın doğasına da değer katmış. Balık tutanlarla sohbet edip Dokurcun Yaylası’na doğru yolumuza devam ediyoruz. Yol üzerinde başka yaylalar da görünce biraz oyalanmaya karar veriyoruz. Bu muhteşem yaylaları görmek bizi oldukça keyiflendiriyor. Mustanlar Yaylası, Kılavuzlar Yaylası ve Hacı Mahmut Yaylası bozulmamış evleri ve yaylacılık yapan insanları ile su serpiyor içimize. Yaylacılığın devam etmesi çocuklarımızın, torunlarımızın sağlıklı besin elde etmesi anlamına geliyor çünkü. Buradaki yaylaları görünce sınırı aşıp buraya kadar gelmemize çok seviniyoruz. Hacı Mahmut Yaylası’nda bizi konuk eden emekli imam İbrahim Ünal gibi bir dost kazanmak da bu keşif etkinliğimizin bir diğer güzelliği oluyor.

Samanlı Dağları’nda beni en çok etkileyen yerlerden biri İstanbuldere oluyor. Son günümüzü dere ve civarında geçirmeye karar veriyoruz. Burada bulunan irili ufaklı pek çok akarsuya girip çıkarak öğleden sonra derenin yüksek kesimlerini keşfetmek üzere yola düşüyorum. Ağaçların arasında bazen genişleyen, bazen de hiç yol yokmuş hissi veren bir yoldan bir tepenin zirvesine doğru yürümeye devam ediyorum. Biraz önce üzerimde bulunan masmavi gökyüzünden eser kalmıyor bir anda. Ağaçlar bakışlarımın gökle buluşmasını engelliyor. Esen rüzgârla birlikte tümü birden fısıldıyor sanki: “Yukarı değil önüne bak. Ormanın ruhu o zaman sana daha çok fırsat verecek keşfetmen için!” Ben de önüme bakarak yürümeye başlıyorum ve orman ilk sürprizini gösteriyor. Bir tavşanın ağaçların arasından beni izlediğini fark ediyorum. Elimi usulca fotoğraf makinesine doğru götürüyorum ve tavşan birden kayboluyor. Kıpırdamadan bekliyorum, birazdan tekrar çıkıyor ortaya. Bu kez makineye dokunmuyor ve sadece ona bakıyorum, artık kaçmıyor. Bir süre bakışıyoruz. Ben elimi yavaş yavaş makineye doğru götürmeye başlıyorum tekrar. Yeniden kayboluyor ve bir daha görünmüyor.

Yürümeye devam ediyorum. Bir kertenkele ayaklarımın üzerinden kayarak bir kayanın üzerinde durup, beni izlemeye başlıyor. Kayanın dibindeki otların arasından süzülen bir yılan telaşla kayanın altına sığınıyor.
Biraz önce üzerinden geçtiğim derenin yüksek kesimlerindeki küçük çavlanlar kendimi, geçen ay gittiğim Endonezya ormanlarındaymışım gibi hissetmeme neden oluyor. Her şey birbirine giriyor ve zaman mekân kavramı karışıyor dimağımda. Oysa yağmur ormanlarında değil Sapanca’da Samanlı Dağları’nı kaplayan meşe, gürgen ve kayın ağaçlarının arasındayım. Bu ormanların içinden akan derelerin suları çevredeki göllere karıştıktan sonra buharlaşıp atmosfere çıkacak ve uzun bir yolculuk başlayacak. Samanlı Dağları’nın İstanbuldere’sinden çıkan sular Brezilya ormanlarının veya Arabistan çöllerinin canlılarına yaşam verecek. Bu döngü dünya var oldukça devam edecek ve suyun bu olağanüstü öyküsü asla değişmeyecek.

Atlas Ağustos 2014 / Sayı 257

Fotoğraf Galeri

Paylaş: