Paris; Şiir Şehir

Paris; Şiir Şehir

Göz erimini zorlayan meydanlar, parıltıları kendi aynasında çoğaltan bulvarlar, sanat yaratan köprüler, kestane ağaçlarının ve unutmabeni çiçeklerinin renkleriyle iç içe geçmiş tarihi yapılar… Seine Nehri’nin iki yakasına kök salan Paris, şiirsel çelişkilerin, resmin, müzelerin ve vefanın kentidir.

Yazı: Ece Zerman / Fotoğraflar: Kerem Yücel

Her şehrin, ancak içinde kaybolduğunuzda kendini gösteren bir hakikati, bir de perdeleri var. Paris’in perdelerini aralamak ise kolay değil, çünkü efsanesi, üzerine yazılmış satırları çok; şehre, ilk bakışta ancak bütün bu anlatıların üzerinden değebiliyorsunuz. Bir Paris, bir de hayal edilmiş Paris var. 1905’te Paris’te Yahya Kemal’le tanışan Abdülhak Şinasi Hisar, “yazık ki Paris kelimesinin şimdi muhayyilenizde bütün manalariyle canlanabileceğini ümit etmiyorum” diye hayıflanarak “Paris’i aşkını duyduğumuz bir vücut ve bir ruh gibi severdik” diyor. Yakup Kadri’nin 1922 yılında yayınlanan romanı Kiralık Konak’ın karakterlerinden Seniha için Paris’e gitmek “öteden beri bütün hülyalarını, bütün arzularını çevreleyen emel, yegâne emel.” 20. yüzyılın başlarında sanatçılar, yazarlar, ressamlar önce Paris’i hayal ediyor, gittiklerinde de o hayali arıyordu. Şimdi de şehri ancak oluşmuş bu imgelerin perdesinin ardından görebiliyor, her köşesinde o imgeleri arıyorsunuz. Yaşadığımız “Turizm Çağında” şehirler artık herkesin kendi keşfine, mekânla kuracağı ilişkiye açık olmaktan öte, önceden belirlenmiş her bir öğesi zorunlu olarak bulunacak, fotoğraflanacak, tercihen önünde fotoğraf çektirilecek bir semboller bütünü halini aldı.

Fransızlar zamanlarını hafif yana düşmüş şapkalar takıp, ellerinde bagetleriyle, sürrealist bıyıklarını bükerek kurbağa bacağı ve salyangoz yiyip Moulin Rouge’da kankan izleyerek geçirmiyorlar elbette. Notre Dame’ın, Eiffel’in (Eyfel), Louvre’un, Montmartre’ın çevresindeki dükkânlarda satılan heykelcikler, tepsiler, örtülerdeki hayali tiplemeler bunu resmetse de… Öte yandan Kiralık Konak’ta Seniha’nın hayal ettiği Paris’in bir gerçeklik payı hâlâ var. “Burada hayat su gibi akıyor” diyor romanın kahramanı sonunda Paris’e gitmenin bir yolunu bulduğunda: “Saatlerin nasıl geçtiğini bilmiyorum. Sabahları Luxembourg Bahçesi’nde dolaşmaya gidiyorum. Tenha bir yere çekilip elimde bir kitap bir kanepenin üzerine oturuyorum ve beyaz heykellerin omuzlarına düşen yaprakları seyrediyorum. Akşamları gelişigüzel herhangi bir caddede birkaç adım yürümek bana dünyanın bütün neşelerine denk gibi geliyor.” Bu tablonun ardından biraz zaman geçtikten sonra Seniha’yı, Paris’ten yorgun, ailesini kendisine İstanbul’a geri dönebilmesi için para göndermeye ikna ederken buluyoruz.

Paris’te çelişkileri çeşitli düzlemlerde izlemek mümkün… Bu uçurumun belki de en kristalleşmiş halini Eyfel kulesi önünde neşe ile poz veren turistlerle, polislerden kaçarak Eyfel heykelcikleri satan sokak satıcıları arasında görebilirsiniz. Paris bu gerilimin üzerine kurulu: göçmenleri, evsizleri, sokak satıcıları, kolonyal geçmişi ile muhteşem binaları, müzeleri, kusursuz Parisien’leri arasında, şehri bölen Seine Nehri gibi uzanan ikili yapı.

Hafıza mekânları
Paris’in her yanında yaşayan bir hafıza var. Hızla değişen, yeni terimiyle söyleyecek olursak “soylulaşmaya,” yani kentsel dönüşüme maruz bırakılmayan merkezi köşesi kalmamış dünyamızda, tekrar tekrar gündeme gelen hafıza mekânları terimini tarihçi Pierre Nora’nın Fransa’da geliştirmiş olması bir tesadüf olmasa gerek. Hakikaten de kentin belleğiyle birlikte, çok katmanlı bir zamanda yaşıyorsunuz Paris’te. Apartmanların çoğu yüzyıl öncesinin yaşantısından izler taşıyor. Önünüzde tüm genişliğiyle açılan Boulevard Haussmann’da bir uçtan diğer uca yürüdüğünüzde Baron Haussmann yönetiminde 2. İmparatorluk döneminde meydana getirilen kentin yeniden yapılandırılması sürecinin tüm öğeleri gözlerinizin önüne seriliyor: Binaların tek tipleştirilmiş dış cephe düzenlemesi, kent mobilyaları olarak adlandırılan banklar, bir tasarım ürünü olan çöp kutuları, lambalar, yeşil alanlar, anıtlar, tümü bir simetrinin içinde göz alabildiğince uzanıyor. III. Napolyon’un 2. İmparatorluğu ilan ettiği yıllarda Haussmann’nın kenti neredeyse baştan başa yıkıp yeniden yaratmasının başlıca nedenlerinden biri, 19. yüzyıldaki ayaklanmalardan Paris Komünü’ne dek ihtilalcilerin barikatlar kurduğu daracık ve ele geçirilmesi güç sokak dokusunu büyük ölçüde ortadan kaldırmaktı. Victor Hugo’nun Sefiller romanının mekânları olan dar sokaklar, devlet güçlerinin kolaylıkla egemen olabileceği “güvenlikli” ve simetrik caddeler ve bulvarlarla yer değiştiriyordu. Örneğin 68 Mayıs’ında kolaylıkla barikat kurulabilen 5. Bölge’nin dar sokakları Haussmann’dan arta kalan Paris demek oluyordu.

Şehrin herhangi bir yerindeki bir binada, orada yaşamış “mühim” bir kişinin isminin yazılı olduğu plakalara rastlamak mümkün. Böylelikle Luxembourg Bahçesi yakınlarındaki bir otelde bir zamanlar Freud’un kaldığını, Panthéon’a bakan bir diğerinde André Breton’un sürrealistlerin meşhur otomatik yazı tekniğini geliştirdiğini öğreniyorsunuz. Elbette, en azından bu verdiğimiz iki otel örneğinde bunların bir nebze reklam stratejisine de dönüşmüş olduğu öne sürülebilir. Boulevard Haussmann’dan bahsetmişken, caddedeki binalardan birinde bulunan bir plakada belirtildiği gibi Kayıp Zamanın İzinde’nin büyük yazarı Proust’un bir zamanlar burada yaşadığını öğreniyoruz. 1907 yılında bu apartmana taşınan Proust sokağa bakan pencereden “kötü burjuva zevkinin yükselişini” gördüğünü söylüyor. Bu bakışın çeşitli yönleri, Paris tarihinin farklı dönemlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkacak: ‘68 Mayıs’ının simge afişlerinden birindeki “burjuvalar hiçbir şey anlamadınız!” sloganında olduğu gibi… Şehrin etrafına serpiştirilmiş plakalar yalnızca orada yaşamış meşhur şahsiyetleri göstermiyor. Aynı zamanda, mesela bir parkta huzur içinde yürüyüş yaparken, kestane ağaçlarının, unutmabeni çiçeklerinin, yeşilliğin, kuşların ve çiçeklerin arasında, hayatınızın gündelik ritmini birden şiddetle bölecek olan, I. ya da II. dünya savaşlarında “Fransa için ölmüş” birinin anısını bugüne taşıyan küçük bir anıta, plakaya, kimi zaman anıtın yanına bırakılmış çiçeklere rastlamak olası. Bu anıt ve heykel kültürü şehrin kamusal alan ve meydan algısıyla iç içe geçiyor.

Bu anma geleneğinin ya da bir başka açıdan “büyük adamlar” kültürünün en kristalleşmiş halini Panthéon’da görmek mümkün. İsmi Yunanca “pantheion”dan gelen bu anıt, on sekizinci yüzyılda bir kilise olarak tasarlanmışsa da sonrasında Voltaire, Rousseau, Victor Hugo, Pierre ve Marie Curie, Émile Zola gibi Fransa tarihinde önemli yere sahip insanların mezarlarını barındırıyor. Mayıs ayında Panthéon’a görkemli bir törenle II.Dünya Savaşı’nda direnişe katılan dört önemli ismin mezarı daha eklendi. Bu isimler arasında Cezayir üzerine çalışmalarıyla da tanınan etnolog Germaine Tillion da bulunuyor. Bu dev anıt mezarın girişinde “Aux grands hommes la patrie reconnaissante” (Vatan büyük adamlara müteşekkirdir) yazısı yer alıyor. Bu yazı 1908 öncesi, II.Abdülhamid rejimine karşı Paris’e gelen, tam da Quartier Latin denen bu bölgeye yerleşen Jön Türklerin de dikkatini çekmiştir. 2008 yılında “Jön Türklerin Paris’i” başlıklı bir belgesel hazırlayan Fransız tarihçi François Georgeon bu durumu şöyle anlatıyor: “Jön Türklerin Paris’te kendi hafıza mekânları var. Örneğin içlerinde kendileriyle özdeşleştirdikleri entelektüellerin de gömülü olduğu Panthéon onlar açısından çok önemli bir mekân. Bu onların olmak istedikleri modeli temsil ediyor. Fransız Devrimi’ne katkı sunan Aydınlanma Çağı aydınları gibi onlar da planladıkları Jön Türk Devrimi’nin Voltaire’leri, Rousseau’ları, Montesquieu’leri olmak istiyorlar.” Paris’teki göçmen Ermenilerin de kendi tarihi coğrafyaları olduğu söylenebilir. Haïk Der Haroutiounian’ın aktardığına göre, yoğunluklu olarak 1920’lerde Paris’e gelen Ermeniler için, Belleville yerleşilen ilk duraklardan biri olmuş. Yakınlardaki Groupe-Manouchian Sokağı ise ismini, Nazilerin Paris’i işgaline karşı örgütlenmiş direnişçi göçmen işçilerin lideri, Adıyaman doğumlu Ermeni şair, gazeteci Missak Manouchian’dan ve grubundan alıyor. 1930 yılında Monsieur-le-Prince Sokağı’nda kurulmuş olan ve hâlâ açık olan Samuélian kitapçısı günümüzün de önemli kitabevlerinden biridir.

Fotoğraf: Şehrin en yüksek yeri olan Montmarte, 20. yüzyılın başında burada yaşayan beş parasız ve birbirlerinin kafa dengi sanatçıların sürdürdüğü bohem hayatla ün salmış bir mahalle. Picasso, Monet, Modigliani ve Degas gibi ressamların çoğu buradaki ucuz evlerde yaşadıklarından Montmarte’a “ressamlar tepesi” dendiği de oluyor. Günümüzde değişik ülkelerden gelen sanatçılar çok kısa sürede sizin karikatürünüzü ya da portrenizi yapabiliyorlar.

Atlas Kasım 2015 / Sayı 272

Paylaş: