Almanya; Bach, Barok, Leipzig

Almanya; Bach, Barok, Leipzig

Enerjik ve cazibeli bir kültür durağı. Tarihi kafeleri, matbaa ve kitap merkezleri, festivalleri, fuarları, gösterişli yapıları, müzeleri, meydanları ve üniversitesiyle devasa bir define sandığı. Barok dönemin büyük bestecisi Johann Sebastian Bach’ın damgasını taşıyan ve sokaklarında hâlâ onun ezgilerinin yayıldığı Leipzig, Almanya’nın yıldızı hızla yükselen şehri.

Yazı: Serhan Bali / Fotoğraflar: Kerem Yücel

Almanya’nın Leipzig kenti, bir müzik yazarı olarak gözümde ve gönlümde daima ayrı bir yere sahip olagelmiştir. Evet, Avusturya’nın başkenti Viyana’nın bu alandaki erişilmesi güç yüceliğine her zaman inanmışımdır ve onu müzik alanındaki birikimiyle öne çıkan şehirler arasında daima, “eşitler arasında birinci” olarak addederim ama böyle olması, Leipzig’e olan muhabbetimi azaltmamıştır. Çünkü bilirim ki, Viyana’yı Viyana yapan değerler Leipzig’de bulunmadığı gibi bunun tersi de doğrudur. Leipzig’i ben ve benim gibi pek çok gezgin müzikseverin gözünde eşsiz kılan en önemli unsur Johann Sebastian Bach olmuştur. Müzik tarihinde “Baba Bach” ve “Büyük Bach” olarak bilinen bu emsalsiz usta, 1723 yılından yaşama veda ettiği 1750 yılına kadar Leipzig’e damgasını vurmuştur adeta.

Aziz Thomas Kilisesi’nin kantorluğu (Protestan kiliselerinde dini müzik icrası ve öğretiminden sorumlu baş görevli) görevine 1723’te getirilen Bach bu görevi hiç ara vermeden 27 yıl boyunca sürdürmüştü. Baba Bach’ın buradaki temel görevleri arasında, kilisede yapılan rutin ayinler ve özel dinsel günler için düzenli olarak törensel müzikler bestelemek ve onları kilisede icra etmek de vardı; ayrıca okulda eğitim gören ve “Thomaner” diye adlandırılan erkek çocuklardan oluşan koronun hocalığını da yapıyordu…

Bach’ın ve daha nice sanatçının damga vurduğu, bininci kuruluş yıldönümünü 2015 yılında kutlayan Leipzig, tarihi köşelerinde, konser salonlarında, müzelerinde, kafelerinde zaman geçirmesi, sokaklarını arşınlaması son derece keyifli bir kent. İki Almanya’nın birleşmesinin ardından yıllar içinde yapılan yatırımlar sonucunda çok daha cazip bir şehre dönüşen Leipzig, günümüzde Almanya’nın en popüler şehirleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Bunda sunduğu geniş olanakların yanı sıra 500 bini aşan nüfusu ve kentin ucuzluğu önemli rol oynuyor.

Bir Leipzig gezisinin, Bach’ın evi ziyaret edilerek başlamasından daha doğal ne olabilir? Zaten kente gelen pek çok gezgin de böyle yapıyor ve şehri görmeye Aziz Thomas Kilisesi’nin bulunduğu meydandan başlıyor. Kilisenin geçmişi 13’üncü yüzyıla kadar gidiyor, ama 1496 yılında takdis edilmesiyle bugünkü haline kavuşuyor. Geçmişinde, reformist Martin Luther’in 1539 yılında vaaz vermişliği var. Zaman içinde barok ve klasik dönemlerin ögeleriyle bezenen ve böylece melez bir mimari üsluba kavuşan Aziz Thomas Kilisesi, incecik beyaz sütunları, kiremit rengi tonozlarıyla etkileyici bir sadeliğe sahip. Bach’ın ruhunun her köşesine sindiği bu kilisenin geçmişte olduğu gibi günümüzde de Leipzig’in müzik yaşamının en önemli duraklarından biri olması şaşırtıcı değil. Leipzig Bach Festivali’nin de kalbi, bu kutsal mekânda atıyor. Kilisenin doğal akustiği o kadar doyurucu, süssüz püssüz iç mekânı o kadar dinlendirici ki, insanda, “bu mekânda mutlaka bir konser, tercihen de bir Bach konseri dinlemeliyim” duygusu uyandırıyor. Festival yetkilileri de bunun farkındalar ki Aziz Thomas Kilisesi’ni her yılın haziran ayında iki hafta süren Leipzig Bach Festivali’nin ana mekânı olarak kullanıyorlar. Kilise yılın o günleri ABD’den Japonya’ya kadar pek çok ülkeden gelen Bach tutkunlarını ağırlıyor. Bu konserlerin en önemli aktörlerinden biri de, geçmişi 800 yıl öncesine dayanan Thomaner Korosu. Bu koro da Leipzig’e damgasını vurmuş müzik kurumlarından biri. Bach’ın kantorluk görevlerinden biri, bu melek sesli çocukların ataları olan o devirdeki çocukların oluşturduğu koroları yönetmekti.

Aziz Thomas Kilisesi’nin tüm haşmetiyle merkezine kurulduğu kesme taş zeminli küçük meydana bakan evlerden biri günümüzde Bach Müzesi olarak hizmet veriyor. Sarı boyalı bu şirin binanın asıl ismi Bose Evi (Bosehaus). Burası aslında Bach’ın değil, bestecinin ailesiyle birlikte Leipzig’de yaşadığı yıllarda çok iyi anlaştığı, karşılıklı gelip gittiği Bose adında bir tüccarın ailesiyle birlikte yaşadığı ev. Bose Evi’nin “hazine odası”nda bestecinin paha biçilmez el yazmaları sergileniyor. Bach’ın lojmanının bulunduğu, Aziz Thomas Kilisesi’ne bitişik olan yapı ise sonradan yıkılıp yerine yeniden yapılmadığı için, Bach Müzesi için, o dönemin ruhunu yansıttığından böyle bir mekân uygun görülmüş. Binanın girişinde 18’inci yüzyıl ilk yarısından kalma süslemeler bulunarak restore edilmiş. Binanın, güneşli bir yaz günü içine sımsıcak güneş ışınlarının dolduğu iç avlusu, müze kitapçısından alacağınız bir kitabı oturup okuyabileceğiniz hoş bir mekân. Sıkılırsanız, kitabınızı alıp müzenin de aralarında olduğu bitişik nizam binaların önünde sıralanmış kafelerden birine oturup ısmarlayacağınız kahve eşliğinde kâh kitabınızı okuyabilir, kâh şehir izlenimlerinizi yazıya dökebilir, kâh hemen önünüzde dikili duran, Leipzig’in simgesi de sayabileceğimiz Bach heykelini seyre dalabilirsiniz.

Fotoğraf: Leipzig Üniversitesi’nin ana binası Augusteum ve Paulin Kilisesi (fotoğrafta solda), çağdaş mimarileriyle şehrin en göz alıcı yapılarından.

Devamı Atlas’ın Nisan 2016 / 277. sayısında

Atlas 277. sayıyı tablet ve telefonlarınızdan okumak için: App Store  Google Play

Paylaş: