Kuzeydeki Dünya

Kuzeydeki Dünya

Son yolculuktaki hedefim, Kuzey Kutbu’nun komşusu Svalbard Adası’ydı. Avrupa medeniyetinin bittiği noktaydı burası. Onun biraz ötesinde yaşam yoktu. Kutup ayılarının hükümranlığındaki buzlar diyarıydı.

Adayı anlatmaya, havadan uçak penceresine yansıyan görüntülerle başlamalıyım. Önce, parmak parmak gökyüzüne uzanan dağları gördüm. Güneydekiler kara renkliydi. Kutba bakan taraflar ise bembeyazdı. Pırıltılara bakılırsa, bu beyazlık kardan değil buzdan yansıyordu. Dağların arasından ise masmavi, asırlık ve büyüleyici buzullar denize doğru dil uzatıyorlardı. Dağlar ve buzullar insanlara pek yer bırakmamıştı. Sonradan okuyup öğrendim ki adaların ancak yüzde 13’lük bölümü yaşamaya elverişliymiş; yüzde 27’si sivri zirveli dağlarla kaplı, yüzde 60’ı da buzullarla örtülmüş.

Adaya ayak bastığımda, ağustosun ilk haftasıydı ve soğuktan titriyordum. Hava pırıl pırıl güneşliydi ama kutuptan kopup gelen, buzulları okşaya okşaya soğuyan rüzgâr, yüzümü bıçak gibi kesiyordu adeta.   

Otele giderken ilk ağızda gördüklerimi şöyle sıralayabilirim: Evlerin hiçbirinin temeli yoktu. Yani hepsi prefabrikti. Rengârenk boyanmıştı. Karlar akıp gitsin diye sivri çatılıydı. Bazı işyerleri büyük çadırların içinde işlerini yürütüyorlardı. Yani şehir bir günde sökülüp götürülebilirdi.

Her evin önünde birkaç tane kar motosikleti park edilmişti. Kış aylarında ulaşım sadece bunlarla sağlanabiliyordu. Dağların yükseklerinde, kömür madenlerinin girişleri yer alıyordu. Burada dağlar kömür dolu. Bazı tepelerin üstünde ise dev radarlar, gözlemevleri yer alıyordu. Bu radarlar uzayı karış karış tarıyorlar.

Onca uzaklığına rağmen adada birkaç tane lokanta, birkaç otel, bar ve kafeterya vardı. Yaşamın neşelendiği yerlerdi buralar. Kentin sakinlerinin bir bölümü madenlerde çalışan işçiler, diğer bölümü de dünyanın dört bir yanından gelen araştırmacılardı. Svalbard’da hayat nispeten ucuz. Çünkü vergi yok. Adaya her şey anakaradan geliyordu. Çünkü burada hayvan, sebze yetişmiyor, koruma altında olduğu için balık da avlanmıyor. Sadece yazın, karlar kalkınca buzlu topraklar karayosunu, liken, yabani çiğdem ile süsleniyordu. Günün ikinci bölümünde yine bir turistik geziye çıktım. Bindiğim tekne, kıyı kıyı adaları gezdirdi. Buzulların önünde fotoğraf çektim, uçurumlara yuva yapan kırmızı gagalı kuşları, kutup martılarını, karatavukları izledim; balina görürüm umuduyla uzaklara baktım.

Gemi terk edilmiş bir iskeleye yanaştı. Burası, Piramid adlı bir kömür madeni kasabasıydı. 1945’te buraya yerleşen 2000 Rus madenci, milyonlarca ton kömürü Rusya’ya göndermişti. Madenler, Sovyetler Birliği dağılınca kapanmış, madenciler de evlerine dönmüştü. Piramid kasabası şimdi 15 kişinin yaşadığı, hayalet bir şehir.

Tüfekli iki koruma eşliğinde ıssız sokakları gezdik. Hastanenin, tiyatronun, sinemanın, kültür evinin kapılarına kilit vurulmuştu. Lenin heykeli ise hâlâ kasabaya tepeden bakmayı sürdürüyor.

Sonra kıyı kıyı giderek kutup ayısı aradık. Şansımız varmış bir tanesini, terk edilmiş bir kulübenin çöplerini karıştırırken gördüm. Buzlar diyarının kralının çöpe muhtaç olmasına

üzüldüm.

Fotoğraf: Norveç’e bağlı Svalbard Takımadası’nın yüzde 13’lük bölümü yaşamaya elverişli.

YAZI: MEHMET YAŞİN

ATLAS EKİM 2014 / SAYI 259

Paylaş: