Gusir Höyük, Siirt: Yerleşik Avcılar

Gusir Höyük, Siirt: Yerleşik Avcılar

Yukarı Dicle Havzası’nda, yerleşik hayatın ilk izlerine Gusir Höyük’te ulaşıldı. İnsanlar yuvarlak, çukur kulübelerde yaşıyor, avcılık yapıyorlardı. Konutların içine dikilitaşlar yerleştiriyor, ölülerini taş takılarla uğurluyorlardı.

Yazı Necmi Karul / Fotoğraflar Yusuf Aslan / Gusir Höyük Kazı Arşivi

Günümüzden yaklaşık 14 bin yıl önce iklim kuşaklarının yer değiştirmesi, doğal çevre üzerinde etkili olur. Buzullar erimeye başlar ve buna bağlı olarak deniz seviyeleri yükselir; basınç merkezleri yer, sıcak ve soğuk su akıntıları ise yön değiştirir. Bütün bunlara ilk önce bitki örtüsü, hemen ardından hayvan türleri ayak uydurur. Bu değişimin çevreye yaptığı etki kimi yerde daha yoğun, kimi yerde ise daha az yaşanır. Bu süreç insanlık tarihinin en önemli dönüşümlerinden biri olan yerleşik yaşamın ortaya çıkışına da eşlik eder hatta belirleyici olur.

Neolitik Çağ’ın, dolayısıyla yerleşik yaşamın ilk aşamaları, bu yaşam biçiminin nerede ve ne zaman ortaya çıktığı tarihöncesi arkeolojisinin en çok üzerinde durduğu konular arasındadır. Bu soruların cevapları ise başta tüm Yakındoğu olmak üzere, özellikle bölgeye hayat veren iki büyük nehir, Fırat ve Dicle havzalarında aranır. Buna karşın Yukarı Dicle, dolayısıyla Dicle Nehri’nin Türkiye’de akan kesimi bu araştırmalardan daha az nasibini almıştır. Ancak Diyarbakır yakınlarındaki Çayönü ve Batman Barajı suları altında kalan Hallan Çemi ile aynı yöredeki Demirköy bu bölgede de doğal çevredeki değişime paralel, kalıcı yerleşimlerin ortaya çıktığını ve bunların öngörüldüğü gibi basit köyler olmadığını ortaya koydu. Ilısu Barajı nedeniyle başlatılan yeni dönem kazıları ise bu döneme ilişkin yeni keşiflere sahne oldu. Körtik Tepe, Hasankeyf Höyük ve Gusir Höyük’te yakın zaman önce başlayan kazılar, Neolitik Dönem’in ilk aşamalarını oldukça zengin bir kültürel altlıkla birlikte temsil ederken, bölgenin yerleşik yaşamın başladığı yerlerden biri olduğunu da kanıtladı.

Guillermo Algaze tarafından 1989 tarihinde tespit edilen Gusir Höyük, bulunuşundan 20 yıl sonra, 2009 ve 2012 yıllarında iki dönem kazıldı. Siirt’e 40 kilometre mesafedeki yerleşim yeri, Eruh’a bağlı Ormanardı köyünün hemen batısında yer alır. Höyüğün çevresinde, bugünkü köylerin yer seçiminde de belirleyici olan, içerisinde pınarların da bulunduğu, birçoğu Dicle Nehri’ne dökülen küçük akarsu vadileri vardır. Bu vadilerden birini oluşturan Kavaközü Deresi yerleşmenin hemen kuzeyinden geçer ve Botan Nehri’ne katılarak ona, kısa bir süre sonra birleşeceği Dicle’ye kadar eşlik eder. Yerleşme, doğuda Kavaközü Deresi ve pınarların beslediği bir düden olan Gusir Gölü ile sınırlanır. Bu haliyle Gusir Höyük, Yukarı Dicle Havzası’ndaki iki büyük akarsuyun, Dicle ve Botan’ın buluştuğu yerde, bu nehir vadilerinden uzaklaştıkça yükselen dağların eşiğinde, başka bir anlatım ile su ve bitki örtüsü bakımından elverişli, farklı doğal çevre ortamındaki kaynaklara erişimin kolay olduğu bir coğrafyada yer alır.

Gusir Gölü’nün kıyısında oluşan kesitlerden izlenebildiği kadarıyla höyükteki dolgu yüksekliği 8 metreyi bulurken, yüzey buluntuları 150 metre çapında bir alana yayılır. Gusir Höyük az sayıdaki radyokarbon ölçümlerine göre İÖ 10. binyılın başlarına tarihlenir. Bu tarihler höyüğün Neolitik Dönem’in başlarında, dolayısıyla bu dönemin ilk aşamalarını ifade eden Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ boyunca iskân edildiğini gösterir.

Gusir Gölü’ne bakan terasın eğiminden yararlanarak oluşturulan, farklı seviyelerdeki kazı alanları, höyükteki katmanlaşmanın anlaşılmasını kolaylaştırmakla birlikte henüz tüm sürecin belgelendiğini söylemek güçtür. Kazı alanının bulunduğu kesim yıllar önce bahçecilik amaçlı düzleştirilmiş ve yaklaşık 2 metrelik arkeolojik dolgu tıraşlanmıştır. Bu kesimdeki en yeni kalıntılar daha eski dolguların içine inen, basit mezar çukurlarındaki iskeletlerdir. Cenin pozisyonunda yatırılan ölülerin yanlarında boncuk dizilerinden oluşan kolye ya da kemerlere rastlanırken, gelişkin bir taş işçiliğini yansıtan, yuvarlak ya da oval biçimli mermer levhalar dikkat çeker. Mermer levhaların üzerine serpantin taşından kakmalar yapılarak merkezlerine iki delik açılmıştır. Bu delikler taşların bir giysi veya kemere ya da doğrudan vücuda bağlandığını akla getirir.

Gusir Gölü’nün batısında yer alan höyük, üzerindeki bahçelerle yörenin en yeşil noktasını oluşturuyor. Gölü, kuzeyinden geçen Kavaközü Deresi ve birkaç pınar besliyor. Bir düden olan Gusir Gölü tarihöncesi dönemde de var mıydı, henüz bilinmiyor.

Gusir Gölü’nün batısında yer alan höyük, üzerindeki bahçelerle yörenin en yeşil noktasını oluşturuyor. Gölü, kuzeyinden geçen Kavaközü Deresi ve birkaç pınar besliyor. Bir düden olan Gusir Gölü tarihöncesi dönemde de var mıydı, henüz bilinmiyor.

Üst kesimde korunagelen ilk mimari tabakada ise hâkim öğe, kazı alanının merkezine yakın bir yerde bulunan çukur tabanlı, yuvarlak bir yapı ve ona eklemlenmiş dikdörtgen planlı mekânlardır. Çapı 10 metreyi bulan merkezi yapı, formu itibariyle yuvarlak plandan köşeli mimariye geçişi örnekler. Bir metrelik kısmı düzensiz taşlarla, özenle inşa edilen duvarın üst seviyesinin ise dal-örgü olduğu anlaşılmaktadır. Gerek taş duvarın iç yüzeyi, gerekse ahşap üst yapı kerpiç ile kaplıdır. Mekânın içinde duvara paralel dönen bir seki, yassı büyük taşlarla belirlenmiş kil sıvalı bir alan, taş tekne ve öğütme taşlarının bulunduğu tanımlı birimler vardır. Ayrıca mekân içinde, alt kısımları küçük taşlarla çevrelenerek sağlamlaştırılmış üç dikilitaş bulunur. Dördüncü dikilitaşın varlığı ise diğerleri gibi bir yatağı çevreleyen destek taşlarından anlaşılır. Bu taşların eşzamanlı dikilip dikilmedikleri bilinmese de mekânın ortasında kare bir alanı belirleyecek şekilde karşılıklı yerleştirildikleri anlaşılır. Dikilitaşlardan birinin üzerine işlenen küçük daireler ile yine küçük delikler açılmış bir diğer örnek Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’ın sonraki aşamalarından tanınan bezekli dikilitaşların ilk örnekleridir. Merkezi yapıya eklemlenen dikdörtgen planlı mekânlar, merkezi yapıdan ışınsal bir doğrultuda açılarak adeta bir yonca şekli oluşturur. Olasılıkla her yapıdan, merkezdekine geçişi sağlayan bir giriş vardır. Dikdörtgen mekânların içinde, taş platformlara, işlik yerlerine ve öğütme taşlarına rastlanırken; duvarlarının aynı yerde üst üste gelecek şekilde birkaç kez yeniden inşa edildikleri dikkat çeker. Birkaç yerde duvarlara bitişik olarak bulunan ahşap direk altlıkları, yapıların üzerini örten ve olasılıkla dal-örgü bir sistemle oluşturulan damların, direklerle desteklendiğini düşündürür. Taban altlarında, duvar boyunca farklı zamanlarda yapıldıkları anlaşılan çok sayıda gömüt vardır. Ölüler yine cenin pozisyonunda gömülmüş ve yanlarına takılar bırakılmıştır. Kazılan alanda benzeri yapılara ve dikili taşlara rastlanması, merkezi yapı ve ona bağlı mekânlardan oluşan bu dokunun tekrarlandığını akla getirse de çalışılan alanın boyutları şimdilik kesin yorumlarda bulunmamızı engeller.

Höyükte, Körtik Tepe ve Hasankeyf Höyük ile birebir benzeşen yapıları barındıran eski bir katman daha vardır. Bu tabakadaki yapılar yaklaşık 5 metre çapında, yuvarlak planlı ve yine çukur tabanlıdır. Duvarlar, somun biçimli dere taşları seçilerek, üstteki tabakaya oranla daha derin bir çukurun iç çeperi boyunca örülerek oluşturulmuştur. Bazı duvarların yüksekliği kimi yerde 1.5 metreyi bulur. Bu dönemde de dikilitaş geleneği vardır ve özenle biçimlendirilmiş bir dikilitaşın üzerinde bilinçli olarak açılmış birkaç delik dikkat çeker. İnanç sistemiyle ilgili olabilecek bir diğer buluntu grubu ise bir evin içindeki dikilitaşın etrafına bırakılan çok sayıdaki hayvan boynuzudur. Özellikle de bu tabakadaki yapıların içinde tanımlı bir şekilde yanıklı ve bol taşlı katmanlarla karşılaşılmıştır. Bu durum, yapı işlevini tamamladıktan sonra bilinçli olarak tahrip edilip molozunun içeriye doldurulduğunu akla getirir.

Göle doğru alçalan ilk terasta karşılaşılan bir yapı ise mimari açıdan diğerlerinden farklı özelliklere sahiptir. Yine yuvarlak planlı, çapı 4 metreyi bulan bu yapı, 1 metre kadar zemine gömülüdür. Mekânın iç çeperini, dikine yerleştirilen yassı büyük taşlar belirler, taban ise daha küçük taşlarla düzenli bir şekilde kaplanmıştır. Mekânın ortasında, özenle biçimlendirilmiş taş bir platform ve bu platformun içindeki oyuğa yerleşik olduğunu düşündüğümüz bir dikilitaş bulunur.

Derin çukurların iç çeperine örülen taş duvarlara sahip bir alttaki tabakada da yuvarlak planlı yapılar bulunmaktadır. Bu yapılar daha büyüktür ve tabanları daha derindedir. Kısa aralıklarla inşa edilen ve duvar yükseklikleri yer yer 2 metreye kadar korunan yapıların çapları 10 metreyi bulur. Bir yapıda duvarın, ortada çok az bir açıklık kalacak şekilde, birkaç kez iç içe yenilendiği görülürken bu uygulama Göbekli Tepe yapılarını çağrıştırır.

Gusir Höyük’te karşılaşılan buluntuların büyük bölümünü bazalt öğütme taşları, havan, havaneli ve vurgu taşları oluşturur. Kalker taşından kabaca şekillendirilmiş taş kaplar, üst kısmı hayvan başı biçiminde şekillendirilen havanelleri, taş boncuk, tıkaç ve kemik delicilerle hemen hemen bütün tabakalarda karşılaşılır. Farklı renklerde sert kayaçlardan, çift ya da daha çok delikli boncuk dizileri ise çoğu kez mezarlarda iskeletlerin boyun ve bel çevresinde görülür. Çoğunluğu çakmaktaşından oluşan yontmataş buluntuların içerisinde obsidyenden aletler de vardır. İlk gözlemler obsidiyenin Doğu Anadolu’dan, Bingöl ve Nemrut Dağı yataklarından getirildiğine işaret eder. Yontmataş aletler arasında en kalabalık grubu uçlar, kazıyıcı ve deliciler oluşturur.

Göçebe bir hayattan yerleşik düzene geçişin ilk aşamalarını yansıtan Gusir Höyük, kalıcı konut mimarisinde yaşanan gelişmelerin de izlerini taşır. Yerleşme, aynı zamanda çukur yapılardan yüzeye daha yakın ve yuvarlaktan dörtgen planlı yapılara geçiş sürecini yansıtan farklı evreler barındırır. Ayrıca bezemeli dikilitaşlar ya da onların etrafında biriktirilen boynuzlar; yapı ve inanç dünyası arasındaki ilişkiler hakkında bilgi verir. Mimari veriler alanın yıl boyu kullanılan sürekli bir yerleşim olduğunu düşündürmekle birlikte pek çok yapıda gözlenen yenileme evreleri, bunların zaman zaman terk edildiğini ve ardından onarılarak yeniden kullanıldığını gösterir. Hayvan ve bitki kalıntıları henüz değerlendirilmediği için, beslenme ve yerleşimlerin sürekliliğine ilişkin kesin yorumlarda bulunmak güçtür. Ancak ok uçlarının oldukça bol miktarda bulunması, yoğun bir avcılığın göstergesidir. Dolayısıyla buradaki yerleşimcilerin yakındaki Hallan Çemi, Demirköy ve son olarak Hasankeyf Höyük’ten de bilinen avcı toplayıcı bir topluluk olmalarını beklemek çok şaşırtıcı olmayacaktır.

Yazı: Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, İstanbul Üniversitesi, Prehistorya Anabilim Dalı

Arkeoatlas 2013

Foto Galeri

 

Paylaş: