Patagonya; Dünyanın Ucunda Yürümek

Patagonya; Dünyanın Ucunda Yürümek

Güney Amerika’nın güneyinde, rüzgârın, dağların ve buzulların dili hâkim. Likenlerin sardığı kadim ağaçlar, göğe değen sivri kayalar; Macellan pengueni ya da lamanın akrabası guanako gibi coğrafyaya özgü hayvanlar insanı her adımında şaşırtıp büyülüyor. Arjantin’den Şili’ye uzanan Patagonya, modernliğin giremediği korunaklı bir alan.

Yazı: Emel Yenigelen / Fotoğraflar: Öztürk K. Kayıkcı

 

Güney Amerika’nın en güneyinde, doğa vahşi ve güzeldir. Uçsuz bucaksız stepler yerini sivri kaya kulelerine bırakır, buzullar sizi içine çeker, orman konuşur. Dağların arasındaki uğultu bazen durur, derin bir sessizlik hâkim olur. Ufukta asılı bulutlar her daim değişir. Bu geniş topraklarda doğa kendini tüm ihtişamıyla sergiler. Patagonya insanı büyüler.

Yıllardır hayalini kurduğumuz Patagonya’ya artık sadece bir uçuş mesafesi uzaklıktaydık. Arjantin’in başkenti Buenos Aires’teki yakıcı güneşi ve sıcağı hemen geride bıraktık. Yeryüzünün ucuna uçmak üzere yola koyulduk ve Güney Amerika’nın en güneyine, “Dünyanın Sonu” namlı Ushuaia’ya iniş yaptık. Fırtına gibi bir havada iniş yapmamızı herkes normal karşılamıştı, çünkü bu topraklarda rüzgâr neredeyse hiç durmuyordu.

Patagonya, Güney Amerika’da, toprakları Arjantin ve Şili tarafından paylaşılan, insan yerleşimlerinden çok, vahşi hayata ev sahipliği yapan ve yılın çoğu zamanı sert iklim koşullarına sahip eşsiz bir bölge. Hem Atlas Okyanusu hem de Büyük Okyanus’a kıyısı bulunan bu coğrafyadaki son yerleşim, Arjantin’e bağlı Ushuaia. Yaz mevsiminde vardığımız bu küçük şehirde, orada yaşayan halk bile hava tahmini yapmakta zorlanıyor. Güneşle başlayan sabah, aniden kapatıp yağmurlu bir güne dönebiliyor ya da sıcak dediğiniz başka bir gün kışlık bir montla sona erebiliyor.

Rüzgâra alışmakta da fayda var; Ushuaia ile bütünleşmiş durumda. Bu sert, değişken iklimin sebebi, her iki okyanustan da hava akımı alması ve Antarktika’ya yakınlığı. Yazı böyle olan bir yerde, insan kış mevsiminin nasıl geçtiğini düşünmeden edemiyor.

Dünyanın en güneyindeki bu şehri rotanın başlangıç noktası olarak belirlememizin en önemli nedenlerinden biri de, gizemli Ateş Toprakları Takımadaları’nın (Tierra del Fuego) büyük bir kısmına ev sahipliği yapması. Takımadaların küçük bir parçası da Şili sınırları içinde. Yaklaşık 10 bin yıl önce insanın ilk kez ayak bastığı tahmin edilen bu takımadalarda, birçok farklı topluluğun yaşam kurduğu biliniyor. Günümüze kadar varlığını sürdüren son kabile ise Yamanalar. 1890 yılında Avrupalı kâşifler buraya ulaştığında sayıları 3 bin kadar olan halkın, yaklaşık 10 yıl sonra sayılarının bine düştüğü, 1910’da ise 100 kişi kadar kaldıkları son veriler arasında. Bu sert doğa koşullarında, ağaç dallarından yapılmış kulübelerde yaşayan, kendi yaptıkları kanolarla avlanan ve giysiye ihtiyaç duymayan Yamanalara günümüzde çok saygı duyuluyor, bazı öğretileri yaşatılmaya çalışılıyor.

1960 yılında Arjantin tarafından ulusal park ilan edilen Ateş Toprakları Takımadaları’nda, pek çok farklı yürüyüş rotası var, ama hangisine giderseniz gidin kurallar çok net: Çöpünü yanında taşı, kısıtlı çeşitliliğe sahip bitki örtüsüne ve hayvanlara zarar verecek hiçbir şey yapma. 20 çeşit memelinin ve 90 çeşit kadar kuşun yaşadığı bu bölgeyi koruma konusunda Arjantin hükümetinin hassasiyeti son derece anlaşılır. Kıyı şeridi ve ormanı içine alan sahil şeridi rotasında yaptığımız yürüyüş enfes olduğu kadar, burada ne derece zorlu hava koşullarının yaşandığını da gösterir cinsten. Likenlerle kaplanmış ve sert fırtınalar yüzünden binbir şekle bürünmüş yaşlı ağaçlar, sizi eski çağlara götürmeye yetiyor.

Güney Amerika’daki üç kanaldan biri olan, bir ucu Büyük Okyanus’a diğer ucu Atlas Okyanusu’na açılan Beagle Kanalı ise Ushuaia’daki önemli bir diğer nokta. 240 kilometre uzunluğundaki bu kanalda, günlük tekne turları ile Arjantin ve Şili’nin güneyine özgü, karabatakgillerden Phalacrocorax atriceps kuşlarının yaşadığı adaya gidilebiliyor. Ayrıca kaya adacıklarına yerleşmiş denizaslanlarını (Otaria flavescens), daha uzak bölgelerdeki Macellan penguenlerini (Spheniscus magellanicus) ve meşhur Les Eclaireurs Feneri’ni görmek mümkün. Bu fener işlevini yerine getirmekten çok şehrin simgesi haline gelmiş, ikonik bir yapı konumunda. Tekne yolculuğu sırasında sanki her şey ufuk çizgisine doğru çekiliyor. Bu yanılsama tüm bu güzelliklerin yanında, yerkürenin yuvarlaklığını net olarak hissettiriyor ve algınızı değiştiriyor.

Güneyin en uç noktasından, Arjantin Patagonya’sından ayrılıp Şili Patagonya’sına doğru hareket ediyoruz. Ushuaia’dan bindiğimiz otobüs kısa bir süre sonra Şili sınırına ulaşıyor. Ateş Toprakları’nın Şili’ye ait kısmına geçerken, sınırda çok sıkı bir yiyecek-içececek araması yapılıyor. Hangi kara sınırından girerseniz girin, ülkeye bal, et, süt ürünleri, meyve-sebze sokmak kesinlikle yasak. Dolayısıyla çantalar köpekler tarafından arandıktan, bulunan yiyecekler imha edildikten sonra girişe izin veriliyor. Şili’de tarım ve hayvancılık önemli bir geçim kaynağı, yıllar önce farklı bir ülkeden gelen ve neredeyse hasadın tamamını yok eden bir böcek türü, böyle bir kural koymalarına sebep olmuş.

 

Fotoğraf: Patagonya’nın Şili sınırları içinde kalan kısmında yer alan Torres del Paine Ulusal Parkı, doğa harikalarına ev sahipliği yapıyor ve farklı ekosistemler barındırıyor. Parkın batı yakasında bulunan Gri Buzul, bu doğa harikalarından sadece biri. Eriyen buzul zaman içinde önünde bir göl oluşturmuş.

Atlas Eylül 2015 / Sayı 270

Paylaş: