Orhan Pamuk’un İstanbul’u

Orhan Pamuk’un İstanbul’u

Ünlü yazar Orhan Pamuk, Resimli İstanbul kitabında yer alan fotoğraflar eşliğinde Atlas’a çocukluk anılarını ve İstanbul’daki değişimi anlattı. “Çocukluğumun İstanbul’u deyince kafamdan hiçbir zaman silinmeyen parke taşları ve tramvay var” diyen ünlü yazara göre halka sorulmadan yapılan yeni gemiler “buharlı ütüye benziyor”.

Röportaj: Ayşegül Parlayan / Fotoğraf: Bülent Özalp

Romanlarında İstanbul’u anlatan ve şehrin güzelliğinden karmaşasına dek her türlü özelliğinden ilham alan bir yazar Orhan Pamuk. Bütün hayatını da İstanbul’da geçirmiş. Kaçınılmaz olarak onunla ilgili çıkan yazılarda, Pamuk’tan “İstanbul yazarı” diye bahsediliyor. Cihangir’de Boğaz ve tarihi yarımada manzaralı yazıhanesinde buluştuğumuz Orhan Pamuk’tan kendi İstanbul imgesini, kalabalıklaşan nüfus ve şehre eklenen yeni semtlerle birlikte İstanbul’un geçirdiği değişimleri dinledik.

Resimli İstanbul kitabının yeni baskısına ilave ettiğiniz eski İstanbul fotoğraflarını hangi kaynaklardan ya da arşivlerden buldunuz?
İstanbul kitabımın ilk baskısını yaklaşık 2000’lerin başında hazırlarken internetten hiç yararlanmamıştım. Çünkü İstanbul’un efemera ve fotoğraf satıcıları ile koleksiyoncuları daha yararlanamıyordu. İlave 230 fotoğrafla çıkan bu yeni edisyonu hazırlarken faydasını gördüm. Aslında Resimli İstanbul yeni bir kitap gibi. Seçtiğim fotoğrafları eski metinle dikkatle ilişkilendirdim. Bu yeni kitabın tasarımını ben kendim yaptım. Yapı Kredi Yayınları’ndaki arkadaşlarla masaya oturup tek tek fotoğraf seçip metne yerleştirerek. Bu fotoğraflar İstanbul’da 1980’lerin sonuna kadar hâkim olan hüzün duygusunu, şehrin Osmanlı İmparatorluğu sonrası yoksul ve yıkıntı halindeki yapısını vurgular. Bu benim çocukluğumun İstanbul’udur. Bu ciltli kitabın sayfalarını çevirirken çocukluğuma dönmüş gibi hissediyorum kendimi. Ağabeyim Şevket de bu kitabı sevecektir…

Fotoğrafları toplarken internet ne gibi kolaylıklar sağladı?
İnternet, fotoğraf koleksiyonculuğunu, fotoğrafa bakma zevkini yaygınlaştırdı, değiştirdi ve kolaylaştırdı. Eski-yeni fotoğraf satan web siteleri ortaya çıktı. Sahaflar, koleksiyoncular için basılı eski kâğıt, efemera satan dükkânlar ellerindeki fotoğrafları tarayarak internete koymaya başladılar. Açık arttırma siteleri yaygınlaştı. Gazete ve web siteleri bile bu eski İstanbul fotoğraflarını çeşitli bahanelerle yayımlıyor. Çünkü okur bunlara bakmayı seviyor. İstanbul’un eski bir görüntüsünü bulmak için her seferinde eski fotoğrafçılara, arşivlere, kütüphanelere gitmeye, uzun uzun yürümeye gerek kalmadı. Mesela çoktan unutulmuş Sami Pekşirin’in çektiği 1960 ve 70’ler İstanbul fotoğraflarını bu foto-paylaşım sitelerinin en başarılılarından Depo Photos sayesinde buldum. Sami Pekşirin özellikle Karaköy civarının renkli fotoğraflarını çekmiş, neredeyse bütünüyle unutulmuş bir fotoğrafçı.
Pekşirin’in çektiği ilginç fotoğraflardan biri de Boğaz’a düşmüş bir İETT otobüsünün kurtarılması…

Çocukluğumda Boğaz yollarında ve Haliç’te arabalar ve otobüsler denize çok düşerdi ve bu haberler gazetelerde çok yer alırdı. İstanbul kitabını yaparken özellikle Boğaz’a düşmüş araba ve otobüs haberlerini çok aradım, belki de bana çocukluğumu hatırlattığı için. Boğaz’da giderken “ayy araba suya düşebilir” diye endişelenirdim. Genellikle sarhoşların Boğaz meyhanelerinden dönüşlerinde çok olurdu. Bir zamanlar arabayı Boğaz’a sürerek intihar etmek de yukarı sınıflarda, gösterişli bir intihar yoluydu. Ama tüm bu haberler azaldı ve çok önemli bir kalem değil artık İstanbul’un günlük kültüründe. Bu konuyu kitapta yazdım. Yazdıktan sonra bu fotoğrafı buldum. Bussing marka belediye otobüsü –amblemi de aslandır– suya düştükten sonra Haliç’ten çıkarılıyor.

Kitapta çocukluğunuzun geçtiği Cihangir’de sizin çektiğiniz fotoğraflar da yer alıyor.
Cihangir’de, daha çok Firuzağa civarında, arka sokaklarda, 1968-69’da yani 16-17 yaşlarındayken bu fotoğrafları çektim. Bu fotoğraflara bakarak İstanbul resimleri yapıyordum ve o resimlerde empresyonistlerden, Pissarro ve Utrillo’dan etkilenmişim. Dedemden kalma bir apartman dairesinde, ileride ressam olacağımı düşünerek resim yapardım. Sobalı bir daireydi, asansörü yoktu. Bir yandan liseye gider, bir yandan da hafta sonları annemin eski eşyalarının durduğu bu dairede resim yapardım. Daire buz gibi olurdu. Bu sokaklarda yürür, gaz alırdım önce. Gazı yukarı taşır, sobayı yakardım. Resme başlayabilmek için evin ısınmasını beklerdim. Çünkü ev ısınmayınca buz gibi parmaklarla asla resim yapılmazdı. Bir türlü de ısınmazdı ev. Pencereden Boğaz’dan geçen gemilere bakarak beklerdim. Fotoğraflardaki sokaklara bakınca gaz almak için evden çıktığım günler aklıma geliyor. 1964’te Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan Rum kökenliler İstanbul’dan uzaklaştırınca özellikle Cihangir çok boşalmıştı. Bugün en muteber, en pahalı semtlerden olan Cihangir, 60’larda hiç muteber değildi. 70-80’lerde Rumlar gittikten sonra, işte randevu evleri ve mafya da ortaya çıkınca Cihangir daha da gözden düştü. Bu fotoğraflar 60’ların Cihangir’idir.

O yaşta kadrajı neye göre belirliyordunuz?
Kafamda gerçekten bu kadrajı yaparken gördüğüm şehir manzarası resimleri var. Yani fotoğraf sanatçılarından çok, ressamlardan etkilenerek çektim bu fotoğrafları. Bir atmosfer, yani bir sokağın perspektifle küçülüşü, ağaçlar, sonbahar hüznü var. Ama arabalar ve şehir kalabalıklığı yok. Şehir daha bahçelik, iki katlı beton evlerle ahşap evlerin karmaşası bir yer. Çocukluğumun İstanbul’u öyleydi ve severdim bunların resmini yapmayı. Bu fotoğrafları yayınlayacağım diye hiçbir zaman düşünmedim. Ben bu fotoğrafları çekiyorum, bunlara bakarak resim yapacağım, daha da fazlası yok diye düşünürdüm.

Kitabınızda ilk defa Cihangir’de bir mahalle hayatıyla karşılaştığınızı söylüyorsunuz…
Annemle babam kavga ettiler, biri bir yere, diğeri başka bir yere gitti. Ağabeyim babaannemle birlikte aile apartmanımız olan Pamuk Apartmanı’nda kaldı. Öbür çocuğu, yani beni de, baba tarafına yük olmasın diye Cihangir’de teyzemin evine yolladılar. Ağabeyimle çok iyi arkadaş olduğum için, orada çok mahzun, çok hüzünlüydüm. Haftada bir bizi görüştürürlerdi. Ben her seferinde ağabeyimle ayrılırken ağlardım. Halbuki teyzem de bana çok iyi bakardı. Anne baba olmadığı gibi ağabeyimle de kopmuştum. Fakat teyzemin evinde, teyzemin oğlu Mehmet vardı. Ben beş yaşındayım, o 12 yaşında, ama bana 40 yaşında filan gibi geliyor. Aynen 15 yaşında Alman Lisesi’ne giderken de çok büyük adam gibi gelirdi bana. Onun Cihangir’de çok gelişmiş bir mahalle ilişkisi ile çevresi olduğunu gördüm. Rum bakkal Ligor’u, mahalledeki çocukları, tamircileri, herkesi tanıyor. Herkesi tanımasına şaşırmıştım. Onlarla arkadaşlık ediyor, ya da yaramazlık yapıyor… Ben Nişantaşı’nda mahalle hayatı görmedim. Belki de hep birlikte Pamuk Apartmanı’nda otururken buna ihtiyaç yoktu. Halamın oğulları, amcamın oğullarıyla beraberdim hep. Zaten Nişantaşı’nda öyle bir “mahalle duygusu” yoktu. Ama Cihangir’de bu duygunun olduğunu gördüm, hem teyzemde kaldığımda, hem de kendimiz taşındığımızda. Ağabeyimle Cihangir’de sokaklara çıkıp birilerini bulup onlarla futbol, saklambaç oynayıp, itişip dövüştüğümüzü hatırlıyorum. Ama teyzemin oğlunun daha çok ilişkisi vardı. Biz Cihangir’den uzaklaşınca mahalle arkadaşlığı gene bitti. Onları yazları görürdüm. Şu anda da mahalleden görüştüğüm pek arkadaşım yok. Okul arkadaşlığı daha uzun dönemli oluyor. Ortaokuldan, liseden, üniversiteden görüştüğüm arkadaşlarım var, ama o dönemki mahalleden yok gibi…

Devamı Atlas’ın Şubat 2016 / 275. sayısında

Atlas’ı tablet ve telefonlarınızdan da okuyabilirsiniz: App Store  Google Play

Paylaş: