Seydikemer / Muğla; Lykia’nın Kalbi

Seydikemer / Muğla; Lykia’nın Kalbi

Karanlıkdere ve Saklıkent gibi birbirinden vahşi ve güzel iki kanyonu; çılgın Eşen Çayı, geleneksel köyleri ve Pınara’sı, Tlos’u, Letoon’u… Kuzeyde Kelebekli ve Kocaeren dağlarından başlayıp güneybatıda Akdeniz’le kucaklaşan Seydikemer, Muğla’nın yeni, ama Lykia uygarlığının tarihsel dokusunu da duyumsatan bir ilçesi.

Yazı: Alkım Doğan / Fotoğraflar: Turgut Tarhan

Teke Yarımadası’nın batısında, Strabon’un “Pandaros’un kızı, yeşil ormanın bülbülü” olarak andığı Seydikemer’de, Roma ve Bizans devrini de içine alan harabeleriyle ünlü Pınara’nın yokuşunda asırlık bir çam ağacı altındayım. Baharın çam ve kekik kokularını içime çekiyorum. Duruşlarıyla, sessizlikleriyle büyüleyen Lykia heykellerinin arasında sadece nisan yelinin böldüğü mutlak bir sakinliğin içindeyim… Önüme serilen Eşen Ovası’nın renklerine ve ovanın gerisinde yükselerek ince beyaz bulutlara saplanan zirvelere bakarak oturuyorum.

Lykia şehirlerini gezen Charles Fellows, 1838 yılının Nisan ayında, yani tam da bu zamanlarda günlüğüne şöyle yazar: “At üzerinde Ksanthos’tan ayrıldıktan sonra, nehir boyunca tam 15 mil çok güzel yerlerden geçerek ilerledik. Bir mil boyunca ıssız bir bölgeyi ve yarısı belli belirsiz bir antik şehri geçtik. Oldukça derin ve büyük kıvrımlarla akan sarı renkli nehri takip ederek, bazen yükselen tepeler ve sık ağaçlı ormanlarla tabloya benzer bir görüntünün içinde ilerledik. Şimdi önümüzdeki bu vadi; Küçük Asya’da bu zamana kadar gördüğüm en güzel vadi. Bu gece çadırımı kuracağım yerin ne kadar güzel bir yer olduğunu, nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum.”

Minare Köyü’nün yeşiller arasında kaybolan kiremitli çatılarını arkada bırakarak geldik buraya. Yukarı akropolün doğu yamacında bir duvar gibi yükselen kayaya güvercin yuvaları gibi göz göz oyulmuş yüzlerce kaya mezarı çıktı karşımıza. Rüzgâr, zeytin kokusu taşıyor. Güneş sanki başka her yerden daha parlak… Lykia’nın “Işık Ülkesi” anlamına gelmesi tesadüf değil, güneş bu coğrafyayı öteden beri çok sevmiş, burayı bahçesi bellemiş.

“Bir süre İzmit’te yaşadım, puslu havasına bir türlü ısınamadım, alışmışım hep güneşi görmeye” diyor Seydikemer Belediyesi’nin basın bürosu çalışanlarından biri olan Birol Baykuş. İlçe henüz iki yaşında, ama tarihi Lykia’dan da öncelere dayanıyor. Zira bölgede “İsli Mağara” denen mağarada yapılan kazılarda 11 bin yıl öncesine tarihlenen yaşamsal araç gereç, iskeletler bulundu.

Seydikemer’i Birol Bey’le birlikte geziyoruz. Gezi boyunca Seydikemerlilerin burayı nasıl sahiplendiklerine tanık oluyorum. “Yüzölçümü en büyük Muğla ilçesiyiz, nüfus olarak da altıncı büyüklükteki” diyor belediye başkan yardımcısı Hüseyin Turhan ve ekliyor: “Burası bütün Muğla, Köyceğiz, Dalaman, Fethiye’nin Anadolu’ya açılan kapısıdır, bütün karayolunun geçit noktasıdır.”

Seydikemer’in kuzeybatısında Çameli, kuzeyinde Altınyayla, kuzeydoğusunda Korkuteli ve Elmalı, güneydoğusunda Kaş, güneyinde Akdeniz ve batısında da daha önce idari olarak bağlı olduğu Fethiye yer alıyor. Kuzeydoğusundaki ve doğusundaki karlı Erendağ ve Akdağ, 2 bin metre rakıma kadar yerleşim olanağı veren yaylalar yaratmış burada ve yaylalara yaz aylarında küçümsenmeyecek bir nüfus göç ediyor.

Seydikemer’i, ilçe merkezi de dahil olmak üzere ortadan ikiye ayıran 120 kilometre uzunluğunda, bir zamanlar Ksanthos olarak anılan Eşen Çayı etrafında bir dizi Lykia yerleşimi yaratmış; günümüzde de Seydikemer’e hayat vermeyi sürdürüyor. Antikçağda olduğu gibi bugün de bölgenin en önemli geçim kaynaklarından biri olan tarımın baş yaratıcısı da o. Çay, yatağının kimi yerlerde sertçe yön değiştirmesi nedeniyle türlü sel felaketlerine de sebep olmuş.

ZEYTİN DİYARI
Pınara’dan Akdeniz’in kıyısına doğru devam ediyoruz. Yol üzerinde 509 kilometrelik Lykia Yolu’nun sarı tabelalarına rastlıyoruz. Bir zeytin kokusuyla bölgenin daha kurak ve bakir yerlerinden geçip denize dik inen falezlerin yanındaki dağ yolundan ilerliyoruz. Deniz vahşi bir güzellikle güneş altında çelik bir sac gibi ışıldıyor. Tek tük zeytin ağaçlarının ve makilerin yanından geçiyoruz. “Zeytin buraların doğal bitki örtüsü, özel dikim gerektirmiyor. Kimi ağaçları aşılıyor köylüler, ama aşılanmayan pek çok ağaç var” diyor Birol Bey. Bölgede 20 civarında zeytinyağı fabrikası varmış. Kimi yerlerde burnuma gelen o kesif kokunun, düşük kalorili yakacak olarak kullanılan zeytin posasından, yani pirinadan geldiğini öğreniyorum. Güneş tam tepede… Parlak ışığı altında zamanın durduğu, gölgesiz Akdeniz adalarından birinde gibiyiz. Etrafa suskunluk hâkim. Yazın buraları dolduran çekirge ve ağustosböceklerinin seslerini hayal ediyorum. Bir çitlembik ağacının yanında durup kırmızıya çalan, güzel kokulu taze uç yapraklarından koparıyoruz. Burada bu yaprakların kavurması yapılıyormuş. Çiğ yendiğinde buruk bir tadı var.

Yöreye özgü yemeklerden konuşmaya başlıyoruz. Keşkek bölgenin en çok bilinen yemeği, özellikle yayla buğdayından ve etsiz yapılıyor, üzerinde tereyağı gezdirilerek sunuluyor. En çok kar şerbetinin hikâyesi hoşuma gidiyor. Akdağ’da, Erendağ’da büyük kar çukurları kazılarak kışın çok kar yağdığında küreklerle karı depolamaya gidiliyor, özel çizmelerle çiğnenerek sıkıştırılıyor. Kar çukurları yazın önce bir naylonla kaplanıp sonra ağaçların kurumuş pürenleriyle (“biz ağaç püresi deriz” diyor Birol Bey) kaplanıyor. Yaz aylarında da bloklar halinde kesilerek şerbetçilere getiriliyor:

“Artık bu yeni bir sektör oldu, düğünlerde, mevlitlerde kar şerbeti ikram edilmeye başlandı” diyor Birol Bey. Bu şerbette, yörenin en güzel üzümlerinin yetiştiği, adını antik şehir Arsada’dan alan Arsaköy pekmezinin kullanılmasının önemine dikkat çekiyor. Arsaköy, Seydikemer’in doğusunda, Saklıkent’in hemen üzerinde yer alıyor.

Adını Oğuz boylarından birinden aldığı tahmin edilen Dodurga’ya varıyoruz. Burası bir yamacın üzerinde, Sidyma antik kentinin kalıntılarıyla sarmaş dolaş olmuş, anıt özelliğindeki meşe ağaçlarıyla bilinen bir coğrafya parçası. Köyün muhtarı Rasih Mete köyün en büyük derdiyle başlıyor söze: “Hayat durdu burada. Kuyularda su yok. Tarım yok. Varsa işte bir hayvancılık, bir de arıcılık var. Tütüncülük vardı, ona da kota konduğundan herkes bıraktı. Köy halkı hep seracılığın olduğu yere göçtü.” Oğlunun da Fethiye’ye gideceğini söylüyor. Aslında Seydikemer’de konuştuğum köylülerin çoğundan bunu duyuyorum, anlatılanlara göre genç kuşak ya seracılıkla uğraşıyor, ya da Fethiye gibi turistik merkezlerde kendine bir yer bulmaya çalışıyor.

Gezi boyunca etrafta fazla narenciye bahçesinin olmaması dikkatimi çekiyor. Narenciye üretiminin ticari anlamda bölgede bir varlık göstermediğini söylüyor Birol Bey. Seydikemer deyince akla en çok seracılık geliyor. Özellikle ilçenin güneybatısındaki Karadere ve Kumluova tarafında seraların yan yana dizildiğini görüyorum. Domatesin seracılıkta başı çektiği yörede düzenlenen Kumluova Domates Festivali, bölgenin en bilineni.

Fotoğraf: Lykia uygarlığının en önemli yerleşimlerinden Tlos antik kenti Seydikemer’in Yakaköy sınırları içinde. Eşen Ovası’na hâkim bir noktaya kurulu olan Tlos’un kuzeye bakan yamaçlarında kaya mezarları bulunuyor. Çok uzakta olmasına karşın bütün haşmetiyle fotoğrafa giren Babadağ da bu tarihi güzelliği tamamlıyor.

Atlas Mayıs 2016 / 278

Paylaş: