Erivan

Erivan

Dağılışının üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen Sovyet sosyalist sistemin mirası ile yeni dünya düzeninin arasında kalan pembe taşlardan bir kent… Dağların ardında hem yakın, hem de uzak Ermenistan’ın başkenti Erivan.

Yazı: Gökçe Aytulu / Fotoğraf: Umut Kaçar
ATLAS OCAK 2013 / SAYI:238

Soğuk. Havaalanından dışarıya adım attığımda ilk hissettiğim bu. Sabaha karşı çay içerek ısınmaya çalışan taksicilere, yakınlarını bekleyen insanlara, küçük bir ücret karşılığı bavulumu taşımayı teklif edenlere baktığımda kendimi Anadolu’nun herhangi bir yerindeymişim gibi hissediyorum. Çevremdeki simalar o denli tanıdık. Beni getiren uçağın Erivan’a indiğini ispatlayan tek şey etrafımdakilerin Ermenice konuşuyor olması. Tabii Sovyetler Birliği döneminde kalmış gibi görünen pasaport polisini saymazsak.

Lüks havaalanı binasıyla tezat görünümdeki haki yeşil üniformalı polisler, günümüz Ermenistan’ının geniş açılı bir fotoğrafı sayılabilir. Bir yanda 20 yıl önce geride bırakılan rejimin hâlâ terk edilemeyen özellikleri, öte yanda aniden değişen sistemle ortaya çıkan sosyal ve ekonomik farklılıklar Erivan’ın en çok göze batan yanı. Etraftaki yüzler tanıdık olsa da gecenin bir vaktinde nasıl bir coğrafyada olduğunuzu anlamak pek kolay değil. Erivan’ın neden bazılarınca “pembe şehir” diye adlandırıldığını anlamak için gün ışığını beklemek gerek.

Kafamdaki sorunun cevabını Erivan’ın merkezi sayılan Cumhuriyet Meydanı’nda alıyorum. Bakanlıkların bulunduğu bu meydana hâkim olan binalar pembe tüf taşından yapılmış. Meydanın ve binaların mimarı, şehre kimliğini kazandıran Aleksandr Tumanyan.

Tumanyan’ın 90 yıl önce Sovyetler Birliği döneminde imzasını attığı şehir mimarisi bugün Erivan’ın omurgasını oluşturuyor. Ancak şehrin tarihi çok daha eski zamanlara uzanmakta. Erivan’ın, bugün merkez ilçesi olan Erubini ismiyle İÖ 8. yüzyılda kurulduğu düşünülüyor. Günümüz Erivan’ının temelleri ise 20. yüzyılın başında atıldı. Çarlık Rusya’sının yıkılmasının ardından kurulan Kafkasya Federasyonu uzun ömürlü olmayınca Ermenistan, 1918 yılında bağımsızlığını ilan etti. O zamanlar nüfusu sadece 30 binlerdeki Erivan da başkent oldu.
Şehrin gelişim süreci de bu tarihte başladı; 1920’de Sovyetler Birliği’ne bağlanan Erivan, 1923 yılında Sovyetik sistemin planlı mühendisliğiyle dönemin en yetenekli mimarlarından Tumanyan sayesinde tanıştı. Sovyet dönemi, kentin bugünkü siluetine iki büyük damga vurdu. İlki Tumanyan’ın şehre “pembe” sıfatını kazandıran neoklasik şaheserleri. Diğeri ise soğuk savaş döneminin yıkık dökük mirası toplu konutlar. Erivan’ın merkezindeki mimari güzellik, şehrin kenar mahallelerine gidildikçe yerini, pencerelerinden uydu antenleri fırlayan eski yapılara bırakıyor.

Bir Şehir, İki Farklı Nesil
Bu dönemin insanlar üzerindeki etkileri de benzer. Bugün yaklaşık 3 milyon nüfuslu Ermenistan’da Sovyet dönemini gören nesil ile sonrasındaki nesil arasında derin sosyal farklılıklar var. Cumhuriyet Meydanı’ndan tarihi opera binasına uzanan sokaklarda bu farklılık kendini hemen belli ediyor. Lüks mağazalar ve kaliteli restoranların süslediği sokaklarda iyi giyimli ve güler yüzlü gençler çoğunluğu oluşturuyor.

Az ötede kurulmuş olan, Sovyetler döneminden kalma ürünlerin satıldığı pazarın çevresinde ise yaş ortalaması daha yüksek. Erivan’ın tam kalbinde kurulan büyük pazar, sosyalist dönemin nostaljik eşyalarına sahip olmak isteyenler için bulunmaz fırsat. Burada birkaç dolar karşılığında “Made in USSR” logolu gönye, cetvel, kamera, fotoğraf makinelerine sahip olmak mümkün. Bunun dışında el yapımı duduk, satranç takımları ve tavlalar da pazarın diğer önemli ürünlerinden. Pazarda etrafa baktığınızda ise lüks mağazaların bulunduğu Tumanyan Caddesi’nden farklı olarak bir dönemin yükünü omuzlamış insanların çoğunlukta olduğunu fark ediyorsunuz.

Yemek ve Sanat
Fakat sanat ve yemeğe gelince bu ayrım ortadan kalkıyor. Erivan hem sanata hem midesine düşkünler için tam bir cennet. Üstelik ikisine de ulaşmak Avrupa’ya kıyasla çok daha ucuz.
Ermenistan’da çok önemli bir müzik geleneği var. Geleneğin nesilden nesle geçmesini sağlayan kişi ise klasik müzik kompozitorlüğünün yanı sıra önemli bir müzik etnolojisti olan Gomidas Vardapet. Kütahya doğumlu bir Ermeni olan Gomidas, 1915 yılındaki tehcir sırasında sürgüne mahkûm edilmiş binlerce Ermeni’den biri. Tehcirden, son anda araya giren dostları Halide Edip ve Mehmet Emin Yurdakul’un talebiyle Talat Paşa’nın özel izniyle muaf tutuldu. Derlediği 3 binin üzerindeki şarkıyla Ermeni müzik tarihini adeta yeniden yazan Gomidas, tehcir sırasında yaşadığı travma dolayısıyla önce İstanbul, ardından Paris’te hastaneye yatırıldı. Ömrünün son yirmi yılında neredeyse hiç piyano çalmadı.

Erivan’daki devlet konservatuvarı, Gomidas’ın adını taşıyor. Gomidas’ın müzik geleneği o denli baskın ki Erivan’da piyano ve çellonun bulunmadığı restoran neredeyse yok. Olmayanlarda ise ya duduk ya da çıplak sesle müzik icra ediliyor. Ayrıca dünyaca ünlü sanatçıların sahne aldığı Malkhas gibi caz kulüpleri de şehre değer katıyor. Erivan’da müzik bir gelenekten çok yaşamın ayrılmaz bir parçası gibi.

Şehrin her köşesinde farklı bir sanat eserine rastlamak mümkün. Opera Meydanı’ndan yukarıya doğru uzanan merdivenler boyunca heykel ve modern sanat galerileriyle süslü Kaskad bunun en canlı örneği. Erivan sokaklarında müzik, heykel, taş oymacılığı (haçkar sanatı) ve resim iç içe geçiyor. Ermenistan’ın sanat tarihi hakkında bilgi edinmek için Cumhuriyet Meydanı’nda, bakanlıkların tam ortasında bulunan Ulusal Sanat Müzesi doğru bir adres. Müzenin konumu bile sanatın Ermeni toplumundaki yerini anlamak için tek başına bir kriter sayılabilir.

Ermeni mutfağı ise mezelerinin yanı sıra et yemekleri ve bölgeye has otlarla oldukça zengin sofralar vaat ediyor. Ortadoğu’nun lahmacun, humus, döner gibi ortak lezzetleri Erivan’da da kolaylıkla bulunabilir. Lahmacun ya da dönerin kime ait olduğuna yönelik tartışmalar burada doğal olarak “bunlar Ermeni yemeğidir” önermesiyle son buluyor.

Erivan’ın en işlek caddelerinden birinde bulunan Armenian Pizza’nın sahibi Sarkis, Türkçe konuştuğumuzu duyunca muhabbete ortak oluyor. Lahmacuncu Sarkis, Türkiye’ye hiç gelmeden anadili gibi Türkçe öğrenmiş. Bunu da kendi deyimiyle nenesine borçlu. Sarkis’in büyükannesi tehcir sırasında bir Türk ailenin yanına verilmiş. Çok küçük yaşta olduğu için Ermeniceyi unutup Türkçe öğrenmiş, Türk olarak yetiştirilmiş. Daha sonra Suriye’ye, oradan da Ermenistan’a gelmiş. Evlendiğinde bile Ermenice konuşmakta sıkıntı yaşıyormuş. Sonuçta çareyi çocuklarına ve daha sonra torunlarına Türkçe öğretmekte bulmuş. Sarkis konuşurken lafı bir anda siyasete getirip, “Birtakım şeyler olmuş zamanında, bizim neneler ve sizin dedeler arasında ama şimdi misafirsiniz konuşmayalım” diyor.

Erivan sokaklarında gezerken rastladığınız birine Türkiye’den geldiğinizi söylediğinizde sohbet derinleşiyor. Hemen herkesin Türkiye’ye ilişkin anlatacak bir şeyleri var. Hiç görmemiş olanlar bile büyüklerinden duyduğu hikâyelerle yaşamadıkları eski mahallelerini anlatıyor. Tabii ki sohbet Sarkis’le olduğu gibi çoğu zaman Türkiye ile Ermenistan’ın kırmızı çizgisi olan soykırım iddialarına geliyor.

Gerçekten de soykırım iddialarının iki toplum açısından kırmızı çizgi olduğuna şüphe yok. Türkiye’nin “asla soykırım olmamıştır” tezine karşı Ermenistan, neredeyse kuruluşundan bu yana tüm sembollerini “soykırım” üzerine inşa etmiş durumda. Hrant Dink’in “Bu mesele Türkiye’de paranoya, Ermenistan’da travmadır” sözü Erivan sokaklarında ete kemiğe bürünüyor.
Bu travmaya rağmen insanlar sıcaklıklarından hiçbir şey kaybetmiş değil. Hele bir restoranda Türkiye’den geldiğiniz anlaşıldığında, boğazınızı düğümleyen birkaç ortak türkünün tedavüle girmemesi imkânsız. Eşsiz Ermeni yemekleriyle donatılan sofralarda şarkılar sınırları ortadan kaldırıyor.
Erivan’ın sofralarından bahsedildiğinde içkilerden söz etmemek olmaz. Erivan şarap, konyak ve rom yapımında önemli bir merkez. Bölgeye has üzümlerden yapılan şarapların yanı sıra incir, dut ve armut aromalı vokta ve romları da oldukça şöhretli. Bunların arasında en çok tanınanı dünyaca ünlü bir konyak markası olan Ararat. Şirketin merkezine turistik geziler bile düzenleniyor.

Ararat, Erivan’da belki de en çok duyacağınız kelime. Tabii ki sadece konyak dolayısıyla değil. Ararat ya da bizim deyişimizle Ağrı Dağı, Ermenistan’dakiler için bir dağdan çok daha fazlası demek. Senenin 50 günü Erivan’ın ardında tüm görkemiyle beliren Ararat, Ermenistan’ın Olympos’u.
Ermeniler için sınırın öte tarafında kalan gerçek bir dağdan çok kendi içlerinde yaşadıkları bir mistisizm. Ararat, tıpkı şarkıdaki gibi “gitmesek de görmesek de bizim” denilen yer. Tüm görkemiyle eşsiz. Sislerin ardından belirdiğinde Türkiye ve Ermenistan’ı hem ayıran hem birleştiren kutsal bir sembol gibi duruyor.

Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin önündeki en büyük engel şüphesiz soykırım iddiaları. Bir yanda felsefi temelini “soykırım” üzerinden tanımlayan Ermenistan, diğer yanda her platformda bu iddialara karşı çıkan Türkiye. Soykırım iddiaların simgesel merkezi ise Erivan’ın en yüksek noktasındaki “Soykırım Anıtı”. Türkiye futbol milli takımının 2008’de Ermenistan’la maç yaptığı Hrazdan Stadı’nın hemen üstünde bulunan anıt, aynı zamanda Ararat’ı cepheden gören bir manzaraya sahip. Anıt 1960’larda inşa edildi; Ermenistan, Sovyetler Birliği’ne bağlı iken açıldı. Ancak anıta ait bir müzenin oluşturulması Sovyetler’in, sona ermesine kadar mümkün olmadı; 1993’te açılan müzede tehcir sırasında yaşananlara ilişkin fotoğraflar, eşyalar ve belgeler sergileniyor.
Müzenin bu kadar geç açılması ise Ermenistan’ın diaspora ile geç ilişki kurmasıyla ilişkilendiriliyor. Büyük çoğunluğu ABD’de bulunan diaspora Ermenileri, Sovyetler Birliği’ne bağlı iken ülkeyle yakın temas kuramıyordu. Ancak Sovyetler’in dağılmasıyla birlikte 1990’ların başında ülkeye diasporadan önemli bir kaynak transferi sağlanmaya başlandı.

Stalin Yerine Ermenistan Ana
Elinde 11 metrelik kılıcıyla Türkiye sınırına doğru bakan devasa Ermenistan Ana (Mayr Hayastan) heykeli Erivan’ın hem koruyucusu, hem Ararat’tan sonraki simgesi. Yüksekliği 50 metre olan heykelin altındaki müzede hem sosyalist dönemin, hem Karabağ Savaşı’nın izlerini bulmak mümkün. Ermenistan Ana heykelinin bulunduğu yerde 50 yıl önce Sovyetler Birliği’nin haşmetini simgeleyen başka bir heykel sergileniyordu. Kadın figürü yerine “halkın sarsılmaz lideri” Joseph Stalin’in heykeli vardı. Aynı kaide üzerine konan Ermenistan Ana heykelinin yerleştirilmesi sırasında bir asker yaşamını yitirmişti.

Rusya’da Sovyetler Birliği sonrasında ortaya çıkan oligarklar aynı şekilde eski bir Sovyet ülkesi olan Ermenistan’da da büyük bir sorun olarak kabul ediliyor. Ekonomik açıdan ülkenin en elit kesimini oluşturan oligarklar aynı zamanda büyük siyasi güç sahibi. Erivan Devlet Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden Prof. Dr. Tatoul Manasseryan, 130 kişilik parlamentoda 15-20 kişi dışında herkesin oligark olduğunu söylüyor. Kendisi de eski bir milletvekili olan Manasseryan’a göre Rusya’ya bağımlılık oligarkların beslendiği temel noktalardan. Siyaset ve ekonominin grift bir ilişki içinde olduğunu söyleyen Manasseryan, Türkiye sınırının açılması ile ekonominin Rusya’ya bağımlı olmaktan kurtulabileceğini düşünüyor. Bu yüzden oligarklar da Türkiye-Ermenistan ilişkilerindeki açılıma sıcak bakmıyor.

Oligarkların Ermenistan’daki “farklı” konumu Erivan caddelerinde kendini belli ediyor. Erivan’ın en lüks caddelerinden birinde, eski cumhurbaşkanı Koçaryan’ın oğluna ait lüks binada açılan Stefano Ricci mağazası, neredeyse sadece oligarklara hizmet veriyor. Mağazanın önüne yanaşan limuzinlerden inen koyu takım elbiseli, güneş gözlüklü “işadamları”, yeni takım elbiseler almak için pazar günleri sırayla bu mağazaya geliyor.

Şehir dışına çıkarken ülkedeki yoksullukla tezat bir manzara sergileyen lüks villalar da oligarklara ait. Villalar arasında Disneyland’a benzeyen de altın varaklı devasa kapılara sahip olanlar da oldukça dikkat çekici.

Gül ve Haçın Sanatı
Ermeni el sanatlarının en önemli örneklerinden biri ise “haçkarlar”. Haçkar, üzerinde haç, gül ve çeşitli motiflerin nakşedildiği büyük taşlara verilen isim. Genellikle mezar taşı olarak kullanılan haçkarlar yüzyıllardır Hıristiyanlık ile heykel sanatını iç içe geçiren bir gelenek olarak kabul ediliyor.

Bugün hâlâ Erivan’da birkaç usta haçkar yapımıyla uğraşıyor. Büyük emek isteyen bu meslek yok olmaya yüz tutmuş vaziyette. Eçmiadzin kentindeki Büyük Katedral’in bahçesinde haçkarlarla tarihi bir yolculuğa çıkmak mümkün: 4. yüzyıldan 17. yüzyıla farklı dönemlerde, dünyanın farklı yerlerinde yapılan haçkarlar bu bahçede sergileniyor. Ermeni sanatında haçkar motiflerinin asimetrik olmasına özen gösteriliyor. Bunun sebebi haçkarın el işçiliğiyle yapıldığını ve tek olduğunu ortaya koymak. Bir figürden yalnızca bir tane yapıldığı için her haçkar benzersiz oluyor.

Dünyanın farklı bölgelerindeki haçkarlar tarihi değeri bilinmediği için yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Türkiye’de de Van çevresinde korunmuş çok sayıda haçkar bulunurken Anadolu’da sağlam olduğu için bazı evlerin temel taşlarında bile haçkarların kullanıldığı iddia ediliyor.

Zamanın Durduğu Eçmiadzin
Erivan’ın biraz batısında, Türkiye sınırına 40 kilometre uzaklıkta bir şehir Eçmiadzin. Yaklaşık 50 bin nüfuslu bu kent, Ermenistan’ın Vatikan’ı sayılıyor. Üç büyük kiliseyle birlikte, dünya Ermenilerinin ruhani lideri Apostolik Kilisesi’nin merkezi de burada.

Pazar ayininin bir kısmına tanıklık edebildiğimiz Eçmiadzin Büyük Katedrali dünyanın ayakta kalan en eski kiliselerinden biri. Ermenistan Krallığı’nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul ettiği 4. yüzyılın başında inşa edilen kilise UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde yer alıyor. Zaman zaman restore edilerek bugünkü yapısına ulaşan kilisenin en yeni bölümü 17. yüzyılda yapıldı. Büyük Katedral’in hemen önünde uzanan yol din adamlarının yerleşkesine gidiyor. Burası aynı zamanda dünya Ermenileri ruhani lideri Katolikos II. Karekin’in de evi sayılıyor. Büyük Katedral’in 17. yüzyıldan kalma çanları büyük bir gürültüyle çalmaya başladığında din adamları Katolikos’la birlikte bu yolu izleyerek pazar ayini için kiliseye geliyor.
Eçmiadzin’in 1700 yıllık tarihine birçok efsane damgasını vurmuş. Bu efsanelerin izleri bugün bile katedrallerin duvarlarında ya da Eçmiadzin’deki diğer kiliselerde kendini gösteriyor. İşte onlardan ikisi:

Safevi hükümdarı I. Abbas ya da bilinen adıyla Şah Abbas, ülkesindeki ticareti ve sanatı geliştirmek için Ermenileri İsfahan’da çalıştırmış. Hatta 150 bin kişinin İsfahan’ın inşasında çalıştığı söyleniyor. İsfahan’da 17. yüzyılda kurulan Yeni Culfa bölümü bugün bile aynı şekilde ayakta. Rivayete göre Şah Abbas Ermeni işçilerin, sürekli kutsal Eçmiadzin’e giderek işleri aksatmasını engellemek ister. Bunun üzerine veziri bir öneride bulunur. Öneriye göre eğer Şah Abbas, Ermenilerin kutsal saydıkları yeri yıkacak olursa, kimse vatan hasreti çekmeyecek ve çalışmasını aksatmayacaktır. Bunun üzerine Abbas, Eçmiadzin’i yıkmak üzere bir ordu gönderir. Ordunun geldiği haberi duyulunca kilisenin kurtarılması için Eçmiadzin’de bir çare aranır. Bu sırada din görevlilerinden biri kilisenin üzerine çıkarak çatıdaki taşlardan birine Şah Abbas’ın yüzünü nakşeder. Ordu komutanı, Abbas’ın yüzünü kilisenin çatısında görünce yıkmaktan vazgeçer. Ama büyük bir taş söktürerek İsfahan’a götürür. Şah Abbas, Ermeni işçilere taşı göstererek “Bakın kutsalınızı getirdim, artık oraya gitmeden burada ibadet edebilirsiniz” der. Böylece kilise yıkımdan, Abbas da inşaatın yarım kalması riskinden kurtulur…

Eçmiadzin’in bir başka önemli mekânı da Aziz Hripsime Kilisesi. 7. yüzyılda inşa edilen bu kiliseye adını veren Aziz Hripsime’nin, Ermenistan’da Hıristiyanlığın resmi din kabul edilmesinde büyük rolü var. Hikâye, üçüncü yüzyılda Hıristiyanlığı kabul eden Ermeni Kralı III. Drtad’a kadar uzanıyor. Rivayete göre Drtad’ın babası Khosrov, bir soylu tarafından öldürülür. Bunun üzerine Drtad, Roma’ya gönderilerek Roma tahtının veliahtı Dioklesianus ile birlikte eğitim alır. Kral olarak Ermenistan’a dönen Drtad, halk arasında Hıristiyanlığı yaymaya başlayan Aziz Krikor’un ismini duyar. Aziz Krikor’un, babasını öldüren adamın oğlu olduğunu öğrenen Drtad, Krikor’u zindana atar.

Bu arada Drtad, beraber büyüdüğü Roma Kralı Dioklesianus’tan bir mektup alır. Dioklesianus mektubunda, evlenmek istediği bir kadının inancı gereği bunu reddederek Ermenistan’a kaçtığını anlatır. Drtad’dan kadını bulmasını ve ona göndermesini ister. Tahmin edileceği üzere bu kadın Aziz Hripsime’dir. Beraberindeki rahibelerle birlikte Roma’dan kaçan Hripsime, Anadolu’dan geçerek Eçmiadzin’e gelir. Burada Hıristiyanlığın yayılması için çalışır. Hripsime’yi bulan Kral Drtad, onu arkadaşına göndereceği yerde kendisi de âşık olur.
Fakat Aziz Hripsime, Drtad’la da evlenmek istemeyince türlü işkencelerden geçirilerek diğer rahibelerle beraber öldürülür. Drtad, bir süre sonra aklını yitirir ve kendini vahşi bir hayvan sanmaya başlar. Son çare olarak 13 yıl önce zindana attığı Aziz Krikor’a sığınır. Krikor, kralı iyileştirince Drtad, Hıristiyanlığı kabul ederek Ermenilerin resmi dini ilan eder. İşte Drtad’ın Hıristiyanlığı kabul etmeden önce öldürdüğü Aziz Hripseme’nin mezarı bugün Eçmiadzin’de kendi adını taşıyan kilisenin sunağının altında bulunuyor…

Paylaş: