Anasayfa Gündem Hürmüz-İran; Dünyanın Boğazı

Hürmüz-İran; Dünyanın Boğazı

Tutku Yönter

Son yıllarda küresel çekişmelerin odağında yer alan Basra Körfezi’nin en stratejik noktası Hürmüz Boğazı, tedirgin ama sakin bir hayat sürdürüyor. Bölgedeki adalar ve kentler, İran’nın doğal zenginliklerinin yanı sıra kültürel ve sosyal çeşitliliğini barındırıyor. Hürmüz Adası, Keşm Adası ve eyaletin başkenti Bender Abbas ile geleneksel renklerini koruyan Minab, İran’ı ziyaret edenlere bambaşka bir ortam sunuyor.

Yazı ve Fotoğraf: Umut Kaçar

Gün yeni doğuyor; toz bulutlarının ardından kızıllığını yayıyor. Arya, neşeli bir şarkı söylüyor. Keyfi o kadar yerinde ki bir an eşlik edesim geliyor. Neşesine kulak veriyor ve meraktan soruyorum. Ne anlatıyor bu şarkı? “Arabayla uzun bir yolculuğa çıktık. Çok neşeliyiz” diye çeviriyor şarkının sözlerini. Toz bulutlarının sardığı bir coğrafyada yolculuk yapıyoruz. Solumuzda uçsuz bucaksız bir sahil, sağımızda parça parça sert kayalıklı dağlar uzanıyor. Çorak bir ada olan Keşm Adası’ndayız. Arya şaşırdığımı anlamış olmalı ki hemen anlatmaya başlıyor. “Bölgede metamorfik kayaçlar, tortul kayaçlar, volkanik taşlar bulunuyor. Bunlar aynı zamanda çeşitli bilimsel çalışmalar için de kullanılıyor. Dünyanın en çok taş çeşitliliği de burada bulunuyor. Dünyanın en uzun tuz mağaralarından biri de tam şu karşıda gördüğün tepenin ardında kalıyor. 6000 metre uzunluğundaki tuz mağarası ‘salt dome’. Bu mağaranın diyapirizm olaylarıyla ortaya çıktığı söyleniyor.” Bir an bir bilim adamıyla konuşuyor hissine kapılıyorum.

Türkçede “Uzun Ada” anlamına gelen Keşm Adası Basra Körfezi’nin ve İran’ın en büyük adası. 2006 yılında UNESCO tarafından tescillenmiş bir “geopark” olan adada bir uluslararası havaalanı bulunuyor. Genel geçim kaynağı balıkçılık olan Keşm Adası’nda tıbbi bitkiler, kavun, karpuz ve hurma da yetiştiriliyor. Son yıllarda kurulan bazı kooperatiflerde özellikle kadınlar nakış ve el sanatları becerilerini geliştiriyor ve ailelerinin geçimine katkıda bulunuyorlar. Şibderaz köyü el sanatları ürünlerinin sergilendiği köylerin başında geliyor. Adayı anakaraya bağlayan bir köprü yapılıyor. İsmi “Fars Körfezi Köprüsü”. Köprünün tamamlanmasıyla birlikte adanın ticari hacminin artacağı düşünülüyor. İran içinde çekici bir turizm potansiyeli olan Keşm Adası’nın en büyük zenginliği doğalgaz. 2007 yılında İran Petrol Bakanlığı, biri doğalgaz bir diğeri petrol olmak üzere iki tesisin yapımı için özel sektöre izin çıkardı. Halihazırda 35 yıldır hizmet veren, şah döneminden kalma bir doğalgaz tesisi var. Adanın stratejik konumu ve doğal kaynakları nedeniyle de güvenlik hat safhada. İran’ın özel kuvveti olan Sepah’a ait birçok askeri tesis adada konuşlanmış durumda.
Keşm Adası’nın stratejik önemi 1979 İran İslam Devrimi’yle arttı ve 1991 yılında serbest bölge ilan edilmesiyle ticari bakımdan hızla gelişti. Aslında adanın stratejik önemi sadece günümüze özgü değil; geçmişte de çok önemli bir rol üstlenmişti: 1507 yılında Portekiz İmparatorluğu tarafından işgal edilen ada 1620 yılında Şah Abbas tarafından kuşatıldı. 1645’te Hollanda İran’ın ticari anlaşmasını yok sayarak adada askeri güç topladı. Sonrasında Araplar adada etkin oldu. 1882’de İngilizler askeri üs olarak kullandı. Ancak sıcak hava koşullarına dayanamayarak adayı terk ettiler.

Gün doğdu diyeceğimiz bir vakit. Güneş toz bulutlarının ardında kayboldu. Hava akşam olmuşçasına karardı. Puslu havanın içinde “Yıldızlar Vadisi”ndeydik artık. Arya’nın anlattığı “bilimsel taşların” içine düşmüştük. Her bir yanımız sivri kaya tepecikleriyle çevriliydi. Derviş kılıklı bir adamın selamıyla irkildik. Sanki evine gelenleri karşılıyormuşçasına “hoş geldiniz” der gibiydi. Murtaza, 61 yaşında. Keşm Adası’nın yerlisi. Yıldızlar Vadisi’ni evi-işi olarak bellemiş. Akşama kadar tüm zamanını bu vadideki sert kayaların arasında geçiriyor. Ziyarete gelenlere doğal rehberlik yapıyor. İnandığına göre “Yıldızlar Vadisi” gökten yağan taşlar sayesinde oluşmuş. Bu nedenle de ismi Yıldızlar Vadisi olmuş. Ve bu vadide cinler yaşamaktaymışlar. Gündüzleri dinleniyor. Akşam hava karardığı zaman vadinin derinliklerinde yavruluyor ve bebeklerini büyütüyorlarmış. Murtaza’nın hikâyesini dinledikten sonra tebessüm ederek vadinin derinliklerinde uzun bir yolculuğa çıktık.

Kurak tepelerin ardından yolculuğumuza devam ediyoruz. Huni şeklindeki yapılar dikkatimi çekiyor. Öncelikle geleneksel evler olduğunu sandığım yapıların, iyice yaklaşınca su serdapları olduğunu fark ediyorum. Kurak bir coğrafya olması dolayısıyla yağış miktarı da çok az oluyor. Bu nedenle yağmur sularının biriktirildiği su serdapları var. Serdapların en büyüğü “Çat Kuh” huni şeklinde değil, kanyon şeklinde doğal bir oluşum. Güneşle etkisini kesmesi ve yağmur sularını içine çekebilmesi özelliğiyle ada için büyük bir velinimet. Günümüzde ise anakaradan içme ve kullanım suyu ihtiyacının borularla karşılanmasına rağmen su serdapları hâlâ kullanılıyor.

Adanın sessizliğini yırtan bir motor sesi duyuyorum. Bir an uçak olabileceğini düşünüyorum. Sonra gökyüzünde onlarca parasailing’in süzüldüğünü görüyorum. Arkalarında onlarca yük ve tanker gemisi görünüyor. Her biri art arda sıralanmış Hürmüz Boğazı’ndan geçiş yapıyorlar. Askeri gemiler güvenlik amaçlı açıkta bekliyor. Burası Keşm Adası’nın güneyinde yer alan Naz Cezayir sahilleri. Aynı zamanda gemilerin Basra Körfezi’ndeki geçiş güzergâhı. Havadan kim bilir ne kadar güzel görünüyor diye düşünüyorum. Denizi çok güzel ve tertemiz. Suze kenti yakınlarındayız. Birkaç ahşap balıkçı teknesi Suze kentinin limanına doğru ilerliyor. Adına “lenje” denilen büyük ahşap gemiler bunlar. Okyanuslara bile açılıyorlarmış. İmalatının Keşm Adası’nda yapıldığı bilgisini Rıza Hoca’dan öğreniyorum. Rıza, parasailing eğitmenliği yapıyor. İşinden çok büyük zevk aldığını konuşmasından anlıyorum.

İsfahan’dan geldiklerini söylüyor. Hava İsfahan’da çok sert ve soğuk olduğu için bu mevsimde Keşm Adası’nın güzel sahillerini tercih ediyorlarmış. “Rüzgâr burada muhteşem esiyor” diye de ekliyor. 30 kişilik bir ekiple gelmişler; 12’si kadın olan ekipte yeni öğrenmeye başlayanlar da var. Sana, 23 yaşında. Çok heyecanlı görünüyor. Parasailing yapan kadınlar çok rahat görünüyorlar. Neredeyse başları açık, dar kot pantolonlarını kapatan giysileri yok. Şu ana kadar bu kadar cesur giyinen kadınlarla İran’da ilk defa karşılaşıyorum.

Güneş ahşap teknelerin arasından süzülüyor. Laft kentine tepeden bakıyoruz. hera ormanlarının yayıldığı büyük bir alan görünüyor. Yaklaşık 3-8 metre büyüyen hera ağaçları yüksek gelgitlerde oluşan batık bir tuzlu su bitkisi. Parlak yeşil yaprakları olan ağaçlar sarı çiçek açıyor ve tatlı bir badem meyvesi veriyor. Arap Sünnilerin yaşadığı Laft iki bin yıllık tarihe sahip antik bir kent. Evlerinin mimari tarzı çok şaşırtıcı ve çekici. Evlerin en belirgin mimari özelliği farklı büyüklükte olan rüzgâr perdeleri. Baca görünümümdeki bu perdeler (bnadgir) doğal klima görevi görüyor. Laft halkı yazları serin bir iç mekâna sahip olmak için evleri bu şekilde inşa etmişler. Evler birbirlerine çok yakın; sokaklar dar ve dolambaçlı. Kentte antik bir liman da bulunuyor. Tepeden görünen küçük teknelerin hareketliliği gün batmasına rağmen devam ediyor. Üç dakikada bir yeni bir tekne hareket ediyor ve yerini başka bir tekne alıyor. Teknelerle büyük gemilerden getirilen mazotlar küçük kamyonlara aktarılıyor. Kamyonlarla adanın güney sahillerine, oradan başka teknelere yüklenerek Dubai’ye gönderiliyor. Litresi 20 kuruşa alınan mazot Dubai’de yaklaşık 2 TL’ye alıcı buluyor.

Hürmüzgan eyaletinin yönetim merkezi olan Bender Abbas kenti Hürmüz Boğazı’nın tam ortasında yer alıyor. 1514’te Portekizliler tarafında işgal edilen kentte Portekiz kültürünün yansımaları hâlâ var. 1614’te Şah Abbas tarafından geri alınan kent Bender Abbas ismini alıyor; ki Abbas Limanı anlamına geliyor. Tarihinde Hindistan’la ticari ilişkileri iyi olan kent içerisinde Hintlilerin tapınak kalıntılar var. Kentte petrol rafinerileri ve dağıtım üniteleri, doğalgaz tesisleri bulunuyor. Çelik, balıkçılık, tuz da genel geçim kaynaklarından en önemlileri. Günümüzde ticaret hacmi çok gelişmiş olan Bender Abbas, İran’ın en büyük liman kentlerinden biri. Hürmüz Boğazının tam ortasında yer almasından dolayı stratejik önemi çok büyük. 2001 yılı itibariyle ciddi bir gelişme gösteren kentin 400 bine yakın bir nüfusu var.

Bender Poll liman bölgesindeyiz. Hamed, “Deniz bu kadar kabarmışken karşıya geçebilme şansımız yok. Hiçbir gemi bu havada karşıya geçmez” diyor. Araçlar dizilmişler iskeleden geçiş için sıralarını bekliyorlar. Bir yanda da yolcular bekliyorlar. Her biri valizlerinin üstüne yayılmışlar. Saatler geçtikçe iskele daha da kalabalıklaşıyor. Karşı taraftan iskeleye gelen her bir gemi birkaç araç indirip, yolcu ve araç almadan geriye dönüyor. Gemilerin iskeleye yanaşma anlarında tüm insanlar gemiye hücum ediyor. Büyük bir hengâme oluşuyor.

Bender Poll, Bender Abbas kentinin batısında yer alıyor. Bu bölge güvenlik bölgesi olduğu için çitlerle her bir yanı çevrilmiş. Her 100 metrede bir askeri güvenlik kulübeleri bulunuyor. Karşıda denize paralel Zagros Dağları uzanıyor. Geniş bir yolda limana doğru seyahat ediyoruz. Otoyoldan gelen ve giden tüm araçlar kamyon. Kamyon dışında pek araç göremiyorum. Çoğu Afganistan plakalı. Limanın giriş kapısına geliyoruz ama girmeden dönüyoruz. Bu bölgede çekim yapmak kesinlikle yasak. Burada yakalanırsak sadece fotoğraflarımızı alarak bizi bırakacaklarını sanmıyorum.

Abdülmecid, son 3 yıldır Kabil-Bender Abbas arasında kamyon şoförlüğü yapıyor. Yolculuğun yaklaşık 20 saat sürdüğünü ve zor bir yolculuk olduğunu söylüyor. “Üç gündür yük almak için burada bekliyoruz; bazen yedi gün bile beklediğimiz oluyor. Kimi zaman kamyonda kimi zaman Afgan arkadaşlarımızda kalıyoruz. Önceden kaçakçılık yapardık. Artık İran devleti izin vermiyor. Transit şoförlük bizi çok yoruyor. Yollarda çok sıkıntı yaşıyoruz.” Kabil nasıl diye soruyorum. “Aman” diyor, “karayolundan böyle kameralarınızla gelmeyin Taliban sizi tutuklar. Uçakla gelin.’’ Abdülmecid gibi Kabil’e yük taşıyan çok Afganlı var. Bender Abbas’ta çok yabancılık çekmiyorlar. Bölgede yaşayan Afgan mülteci sayısı da epey fazla.

Bender Abbas’ın uzun bir sahili var. Gelgitlerle oluşan kumsallarda nargile içerek vakit geçiren birçok aile var. Sırasıyla batıdan doğuya doğru uzanan plajların isimleri Gedir, Devlet, Lamba ve Soro. Denize giren kimse görünmüyor. Soro Plajı’ndayım. Akşamüstü plaja akın ediyor insanlar. Daha çok otomobil ve motorlarıyla geliyorlar. Arabalarından son ses çalan Farsça şarkılar eşliğinde dans edenleri görüyorum. Ama daha çok araçlarıyla tur atanlar ilgimi çekiyor. “Plaj safarisi” yapıyorlar diyebilirim. Atıyla, kamyonuyla gelenler bile var. Ama asıl ilgimi çeken motoruyla plajda akrobasi yapan kadın oluyor. Motorunun üstüne çıkarak plajın bir ucundan diğer bir ucana gidiyor. Benim fotoğraf çekmemden memnun kalmış olmalı ki gösterisine daha bir önem veriyor. Plajdan çıkarken yanıma bir araba yanaşıyor. Motoruyla gösteri yapan kadın olduğunu fark ediyorum. Eşiyle beraber beni arabalarına davet ediyorlar. Hep birlikte Bender Abbas’a doğru yol alıyoruz. Çok heyecanlı oldukları konuşmalarından belli. Arabayla bir süre gezindikten sonra ısrarla akşam yemeğine davet ediliyorum. Evleri küçük ama çok sevimli bir dekoru var. Amerikan tipi mutfağın barında oturuyoruz. Pooneh bir yandan yemek hazırlıyor bir yandan bizimle sohbet ediyor. Büyük bir zevkle hazırlıyor yemeği. Motor süren siyah elbiseler içindeki kapalı kadının üzerinde artık rengârenk elbiseleri var. Pooneh, Tahran’da güzel sanatlarda heykel bölümü okumuş. Daha sonra eşiyle beraber Bender Abbas’a taşınmışlar. Şimdi belediyede heykeltıraş olarak çalışıyor. Evin her bir köşesi kendi heykelleriyle dolu. Yaptığı heykellerin bazıları Meşhed, Tahran, Tebriz, Şiraz gibi kentlerde sergileniyormuş. Birçok atölye çalışmasında yer almış ve ödüller kazanmış. Mutfağının köşesinde duran heykelin hikâyesini merak ediyorum. Farsça harfleri bir araya getirerek yaptığı heykeli Mevlana’nın bir şiirinden etkilenerek yapmış. Heykeldeki harfleri bir araya getirince Mevlana’nın bir sözü ortaya çıkıyor. “Kim olursa olsun hiç kimse sen değil, sensiz hayatta olmanın anlamı yok.”

Akşam yemeğimizi yedikten sonra şehrin doğu kısmında kalan Gedir Plajı’na doğru yola çıkıyoruz. Hava çok sıcak olduğu için burada plajlar akşam gün battıktan sonra hareketleniyor. Sahilde bir kermese katılıyoruz. Engelli çocuklar yararına yapılan kermeste bölge yemeklerini tatma şansını buluyorum. Kumsalda gençler gitar eşliğinde kadınlı erkekli şarkılar söylüyorlar. Karşıda Hürmüz ve Keşm Adası’nın ışıkları görünüyor. Burası İran’ın diğer bölgelerine göre daha rahat. Kadınlar daha açık giyiniyorlar. Sevgililer sokakta baş başa zaman geçiriyorlar.

Bender Abbas’ın önemli geçim kaynaklarından biri balıkçılık. Balık avı için kullanılan tekneler 20 metre uzunluğunda ahşap tekneler. Teknelerin çoğu Bender Abbas ve çevresindeki adalarda yapılıyor. Bir kısmı ise Pakistan’dan geliyor. Balıkçı limanında birbirlerine bağlanmış ahşap teknelerin her birinde hummalı bir çalışma var. Bazı teknelerde temizlik yapılıyor. Bazıları ise balık avı için hazırlanıyor. Teknelerde hazırlık yapan balıkçılar Farsça dışında başka bir dil konuşuyorlar. Biraz sohbet etmeye çalışıyorum. Gayet sıcak karşılanıyorum. Konuşulan dilin Belucice olduğunu fark ediyorum. Abdülkerim 36 yaşında 4 yıldır Bender Abbas’ta, 2 yıldır da Çabahar’da olmak üzere yaklaşık 6 yıldır balıkçılık yapıyor. Biraz yorgun düşmüş olmalı ki kamarasında uzanırken uykulu gözlerle bizimle konuşuyor. Buradaki balıkçıların nerdeyse hepsi Çabahar kentinden gelmişler. Başından birçok macera geçmiş. En son Arap Denizi açıklarında balık avlarken Somalili korsanlara teknelerini kaptırmışlar. Kendileri bir zarar görmemiş ama 8 ay teknesiz kalmışlar. Buradaki işinin yaşadıklarını düşününce çok daha rahat olduğunu ve daha iyi para kazandığını söylüyor. Abdülkerim’e ne tür balıklar çıktığını soruyorum. Farsça isimlerini sayıyor ama pekte anlamıyorum. Bunun üzerine beni bir yere götürmek istiyor. Birlikte yola koyulup büyük balık pazarına varıyoruz. Daha çok kadınların satış yaptığı pazardayız. Pazara girince Abdülkerim “İşte bu balıkları tutuyoruz’’ diyor. En çok çıkan balığın Türkçe ismini öğrenebiliyorum: Aslanbalığı. Pazarda en çok satılan deniz ürünü ise karidesler. Halka açık olan pazar çok hareketli. Bir tarafta kalamar, ahtapot, mürekkepbalığı temizleyenler gözüme ilişiyor. Küçük balıklara pek rastlamıyorum. En küçük diyebileceğim balık 25 santimetre boyunda.

Bender Abbas Zagros Dağları’na sırtını dayamış bir şehir. Şehir güne toz bulutlarıyla başlıyor. Öğleden sonraya kadar gökyüzü beyaz. Akşama doğru esen rüzgârla gökyüzü biraz mavileşiyor. Çevresinde çöl iklimi olduğu için çok fazla toz bulutu oluyor. Şehirde farklı kültürlerden insanlar yaşıyor. Farslar, Beluciler, Araplar, Minabiler, Benderiler, Türkmenler.

Akşam saatlerinde serinleyen havayla sokaklar kalabalıklaşıyor. Molla okulunun hoparlörlerinden matem sesleri geliyor. Sokaklarda daha çok kadınlar var. Kadınlar İran’ın diğer bölgelerine göre daha rahat giyiniyor. Daha çok geleneksel elbiseler tercih ediliyor. Rengârenk ipek elbiseler bunlar. Modern mağazaların içlerinde bile geleneksel elbiseli kadınları görüyorum. Portekizlileri andırıyorlar. Hatta kentte hâlâ Portekizlilerin yaşadığı bile söyleniyor. Alışveriş merkezlerinde satılan ürünlerin bir kısmı Türk malı ama daha çok Çin malı ürünler satılıyor. Akşam karanlığı çöktüğü vakit kentte yoğun bir trafik başlıyor. Araçların korna sesleri kenti sarıyor.

Hürmüz Boğazı’nda onuncu günümü tamamladım. Yorgun düştüm diyebilirim. Biraz tatil yapacağımı düşündüğüm Hürmüz Adası’na doğru yola koyuluyorum. Limanda öyle bir kalabalık var ki sıranın bana ancak akşam geleceğini düşünüyorum. Ama çok sürmüyor gemiye binmem. Yaklaşık 40 dakika süren yolculuğun ardından Hürmüz Adası’na varıyoruz. Gemide tanıştığım Cavit’le beraber üç tekerlekli bir Çin motoru kiralayıp adayı gezmeye çıkıyoruz. Tahran’da bir petrol şirketinin fotoğrafçısı olan Cavit, Hürmüzgan bölgesindeki petrol ve doğalgaz tesislerinin fotoğraflarını çekmek için gelmiş. Ben güvenlikten yakınına bile yaklaşamazken Cavit çekimleri tamamlamış ve Hürmüz Adası’na gezmeye gelmiş. Cavit sistem yanlısı muhafazakâr birisi olduğu için kendimi öğretmen olarak tanıtıyorum. Fotoğrafa meraklı olduğumu söylüyorum. Çünkü bölgede fotoğrafçı veya gazeteci olmak casusluk şüphesine maruz kalmak demek. Adada öyle bir tuz yoğunluğu var ki her bir yan elmas gibi parlıyor. Ada özellikle çok renkli toprak yapısıyla anılıyor; rengârenk bir ada. Kırmızı toprağı çok ünlü ve ada içerisinde kırmızı toprak madeni var. Bu toprak seramik ve makyaj malzemesi olarak kullanıyormuş. Adanın bu özelliği, sahil kenarına rengârenk topraklardan yapılan bir halı deseni ile sergileniyor. Motorla yaptığımız yolculuğun son durağı Portekiz Kalesi oluyor.

Minab, Minabilerin yaşadığı bir kent. Kendilerine özgü Minabice dilini konuşuyorlar. Minab’ın İran için önemi perşembe günleri tüm gün kurulu kalan “Perşembe Pazarı”. Pazar Şiraz, Kirman, Ahvaz ve Minab çevresinden gelen pazarcılar tarafından kuruluyor. Hürmüzgan bölgesinden gelen birçok insanı ağırlıyor. Kalabalık olan kent nüfusu daha da artıyor. Tüm çarşılar, sokaklar dolup taşıyor. Minab’da da geleneksel ipek elbiseleri giyen kadınlar çok. Burada elbisenin yanında kadınlarda burka oranı daha fazla. Burka kadınların yüz göz çevrelerini kapatan bir maske. Burkanın Portekizlilerden kaldığı görüşü var. Perşembe Pazarı’nda bir esnafla sohbet ediyorum. Kendisi pazarın 75 yıldır kurulduğunu, 15 yıldır da bu pazarda kendisinin satış yaptığını söylüyor. Meraktan burkalardaki renklerin bir anlamı varmı diye soruyorum. Siyah rengi yaşlıların tercih ettiğini, kırmızı rengi evlilerin, sarı ve kırmızı renkli burkanın da bekârlar tarafından kullanıldığını anlatıyor.

Hürmüz Boğazı, Keşm Adası, Bender Abbas, Minab ve son günümüzde tedirgin bir yolculukla ulaştığımız Bender Jask… Bu pek fazla bilinmeyen coğrafya, İran’ın başka bir yüzüydü. Renkli, coşkulu, çarpıcı ama aynı zamanda güvenlik önlemleri nedeniyle tedirgin ediciydi.

Benzer Yazılarımız

Yorum Yap