Barselona; Gaudi’nin Doğası

Barselona; Gaudi’nin Doğası

Doğaya bakmak, öğrenmek ve inşa etmek… Ağaçların dallarını, yaprakların damarlarını mimarinin özüne taşımak ve doğanın kıvrımlarıyla uyumu, barışı sağlamak… Modern mimarinin öncülerinden Antoni Gaudi i Cornet’in Barselona’da tasarladığı her bina, bahçe ve sokak dokusu, mimarinin doğaya yabancılaşmadan da yapılabileceğinin örnekleri olarak yaşıyor.

Yazı: Hakan Günday / Fotoğraflar: Selen Özer Günday

Dünyayı değiştirecek insan 25 Haziran 1852 tarihinde doğdu. Bir kral ya da imparator olup yıkım peşinde at süreceği için değil, bir mimar olup inşa edeceği için değiştirecekti dünyayı. Adı, Antoni Gaudi i Cornet’ti ve doğduğu topraklara “Katalonya” deniyordu. Tarragona bölgesindeki Reus adlı kentte açmıştı gözlerini. Birkaç yıl sonra da daha büyük açmak zorunda kaldı o gözleri. Çünkü çok geçmeden, yaşıtları gibi koşup oynayamayacağını fark etti.

Hastalığının adı romatizmaydı ve attığı her adımda bedeni dayanılmaz acılarla doluyordu. Bu yüzden yıllar boyunca Gaudi’nin oynadığı tek oyun, evinin bahçesine çıkıp durduğu yerden etrafına bakmak oldu. Bakmak ve incelemek: Önce toprağı, sonra toprağın üzerindeki ağaçları, sonra o ağaçların dallarını, sonra o dallardaki yaprakları ve sonra da o yaprakların içindeki damarları…

17 yaşına gelene kadar baktı, izledi ve okudu. Henüz çok gençti, ancak kararını vermişti: İnsanların içinde yaşayacağı boşluklar inşa edecek ve bir mimar olacaktı. Yıllar sonra, o üç boyutlu boşluklarla başa çıkmayı, bir kazan ustası olan babasından öğrendiğini söyleyecekti… Ayrıca mimarlık gibi bir mesleği seçmek için de doğru dönemdi. İspanya, Güney Amerika’daki çoğu kolonisini kaybetmiş ve politik çalkantılardan geçmekte olsa da, sanayi devriminin ülkeyi baştan yarattığı yıllardı. Özellikle, nüfusu kısa sürede dört kat artmış olan Barselona’da, pamuk ticareti ve çelik üretimi sayesinde zenginleşmiş bir sınıf, yeni yaşam ölçütlerine uygun binalar yaptırmak için yarış halindeydi. Ancak her şey o kadar hızlı ilerliyor ve değişiyordu ki, ne sanat, ne de mimari, bilimin farklı alanlarındaki eşzamanlı gelişmeleri takip edebiliyordu. Burjuvazi bir altın tozu bulutu içinde dev adımlar atıyor ancak aynı bulut yüzünden nereye gittiğini göremiyordu. Bu yüzden de, evlerden sonra akla ilk gelen zenginlik belirtisi olan bahçeler inşa ediliyordu. Sanatta klasik bakışın yerini romantizm almış ve merkeze, bireyin özgürlüğüyle duyguları oturmuştu. Dolayısıyla da katı kurallı ve keskin çizgili Fransız bahçeleri terk edilmiş ve serbest biçimli İngiliz bahçeleri moda olmuştu. Hatta 18. yüzyıl aydınlanmasının aşağıladığı ortaçağ yeniden değerlenmiş ve tabii ki gotik geri dönmüştü. Hatta o kadar geri dönmüştü ki evlerinin bahçelerine sahte harabeler inşa ettirenler bile vardı… Gaudi’nin Barselona’daki Mimarlık Okulu’na girdiği günlerde İspanya’nın soluduğu havanın rengi buydu: Eklektik… Ancak, birkaç yıl içinde Gaudi, bütün bu karambolü ellerinin arasına alıp güzel sanatlar seviyesine çıkaracaktı. Aslında sonrasında neler olacağı, Mimarlık Okulu’na giriş sınavında bile belliydi. Diğer öğrenci adayları, önlerindeki kağıtlara büyük bir titizlikle binalar çizerken, Gaudi bir cenaze arabası tasarlamakla meşguldü. Hatta üstünkörü çizilmiş bir evin önünde duran o incelikli tasarımı gören profesörün sözleri tarihe şöyle geçecekti: “Bu yıl okula ya bir deli aldık, ya da bir dahi!”

Ancak okul yılları boyunca, Gaudi ne bir deli ne de bir dahi gibi davrandı. Sıradan bir öğrenci olarak kaldı ve derslerden çok, ilgilenmek istediği konulara zaman ayırdı. Öncelikle, bir İngiliz sanat eleştirmeni olan ve “süsleme, mimarinin kökenidir, ve mimari de sanatların sentezidir” diyen John Ruskin’i okudu. Sonrasında, ortaçağ yapılarını restore eden ve aynı zamanda Özgürlük Heykeli’nin de mimarlarından olan Eugene Viollet-le-Duc’ün neogotik eserlerinin peşinde, Fransa’nın Carcassonne kentine kadar gitti. Ve genç Gaudi o yıllarda, döneminin sanatçı ve yazarlarıyla birlikte zaman geçirdiği yoğun bir sosyal hayat yaşadı. Sonraki dönemlerinde olduğu gibi henüz fotoğraf makinelerinden kaçmıyor ya da münzevi bir hayata sığınmanın yollarını aramıyordu. Aksine, Oscar Wilde’ın hedonist fikirlerinin peşindeki yaşıtları gibi o da sokaklarda bir dandy (züppe) olarak yürüyor ve dış görünümüne daima dikkat ediyordu. Sadece ayakkabıları eski görünüyordu. Böyle görünmelerini de özellikle istiyor çünkü düz çizgilerden kesinlikle hoşlanmıyordu. Dolayısıyla yeni aldığı ayakkabılarını önce bir süre kardeşine giydirip eskimelerini sağlıyor, sonra da ayaklarındaki o kırılmış, kıvrılmış çizgilere bakınca kendini daha iyi hissediyordu. Ya da daha doğal…

Bütün bunların yanında öğrencilik yılları, Gaudi’nin bir Katalan olma bilincinin geliştiği dönemdi. 5. yüzyılda Vizigotların yönetimindeyken bile otonom kalabilmiş olan Katalonya, 18. yüzyılın başlarında İspanya Krallığı hükümdarlığı altında ezilmiş ve asırlar boyu koruduğu bağımsız yapısını artık kaybetmişti. Sonrasındaysa Katalan kimliği tamamen yok edilmeye çalışılmış ve bunun için de her şeyden önce okullarda Katalanca yasaklanmıştı.

Dolayısıyla Barselona’da gotik mimariye dönüş sadece estetik bir mesele değil, aynı zamanda politik temelliydi. Ve Katalonya’nın bağımsız olduğu o eski çağları hatırlatan yapıların yeniden yükselmesini isteyen Katalan milliyetçiler arasında tabii ki Gaudi de vardı. Hatta hayatı boyunca çalıştığı bütün şantiyelerde işçilerle Katalanca konuşmakta ısrar etti ve gerektiğinde tercümanlar kullandı.

Fotoğraf: Barselona’daki Casa Battlo, Gaudi’nin elinden geçmiş ve çok ilgi çekici tasarımlardan birine dönüşmüş yapılardan biri. Binanın ana gövdesinin yanı sıra çatısındaki su rezervuarı ve bacalar, var olmayan bir dünyanın parçaları gibi duruyordu, ta ki o dünya Gaudi tarafından var edilene kadar.

Devamı Atlas’ın Şubat 2016 / 275. sayısında

Atlas’ı tablet ve telefonlarınızdan da okuyabilirsiniz: App Store  Google Play

Paylaş: