Ankara, Yaban Başkent

Ankara, Yaban Başkent

Taramalı tüfek gibi tak tak tak diye güçlü kanat vuruşlarıyla havalanan çil kekliklerden çöpleri karıştıran tilkilere, bıyıklı doğanlara, küçük akbabalardan ak kuyruklu kartallara kadar pek çok canlıyı barındıran bir il Ankara. Sınırları içindeki 17 önemli doğa alanıyla hâlâ yaban bir coğrafyaya sahip. Anadolu’daki canlıların tükenişini durdurmaya buradan başlayabiliriz. Haydi öyleyse!

Yazı: Süreyya İsfendiyaroğlu / Fotoğraf: Barış Koca

ODTÜ bana büyülü bir coğrafya gibi gelirdi Ankara’ya gittiğim yıllarda. “İçinde orman olan okul” diye tanımlanmıştı ama geniş bozkırları da mevcuttu. Matematik Bölümü önünde ilk kulaklı orman baykuşumu (Asio otus) bulmuş, Yalıncak arazisinde ise ilk kez çil keklikleri görmüştüm. Çil keklik (Perdix perdix) ova hayvanıdır, çalılıkları sever. Tak, tak, tak diye taramalı tüfek gibi güçlü kanat vuruşlarıyla önümden kalktıklarında yüreğimin nasıl hopladığı, nasıl geri kaçtığım, sonra peşlerinden koştuğum hâlâ aklımda.

ODTÜ’lü arkadaşlarımın anlattıkları da bana şehir efsanesi gibi gelirdi. Yurdun çöplerini tilkiler karıştırırdı, Eymir’de üstü kulaklı orman baykuşlarıyla kaplı bir ağaç bulunurdu, kışın eğer uslu bir çocuk olursanız kurt bile görebilirdiniz. Öyle yaban bir coğrafyaydı ODTÜ, herkesindi.

Böyle bir zenginliğin üstünde yer almak tesadüften öte Ankara’nın kendine has özelliklerinden kaynaklanıyordu. Ankara ilinin kuzeyini karaçam ormanları kaplıyor, düşük irtifalarda meşe ormanları yayılıyor, daha güneyinde ise sulak alanlarla taçlandırılmış uçsuz bucaksız bozkırlar uzanıyordu. İşte ODTÜ de tam bu mozaiğin ortasında, insanoğlunun doğaya karşı verdiği savaşın Ankara cephesi olarak duruyor. Önce arazisi parçalanıp dağıtılan, sonrasında insanların emekleriyle tek tek yeşerttiği ağaçları bir gece baskınında sökülen ODTÜ hâlâ dimdik ayakta.
Ankara’yı anlatmaya ODTÜ’yle başladım, çünkü o mini bir Ankara gibidir. Baharın gelmesiyle her tarafı Ankara çiğdemleri kaplar, Ankara’da görülen kuş türlerinin büyük bir kısmının numunelik de olsa oradan gözlem kaydı vardır. Ankaralının doğa sevgisi ODTÜ’den başlar.

Ankara, en çok “önemli doğa alanı” barındıran illerden birisi; Anadolu’daki 305 önemli doğa alanından 17 tanesi il sınırlarında yer alıyor. Önemli doğa alanları, Türkiye’de yaşayan nesli tehlike altındaki ve dar yayılışlı, yani endemik türleri barındıran coğrafyalar. Buraları koruyarak Anadolu’daki canlı tükenişini durdurmak mümkün. Dolayısıyla Anadolu’nun doğasını korumak da işte buradan başlıyor.

Ankara il sınırlarının kuzeyinde uzanan Kirmir Çayı Vadisi eşsiz bir coğrafya. Lokal olarak Akdeniz iklimi görülen bu bölge birçok endemik bitki türüne ve bazı yaban hayvanlarının önemli popülasyonlarına ev sahipliği yapıyor. Geleneksel mimariyle bezenmiş, tarihi kent dokusunu büyük ölçüde koruyan Beypazarı ilçesinin doğusunda yer alıyor. Dik yükselen yarların arasında kavaklıklar ve bahçeler arasından ilerlerken bıyıklı doğan (Falco biarmicus), karaleylek (Cicconia nigra), küçük akbaba (Neophron percnopterus) gibi nadir türlerin yuvalama alanlarında ilerliyorsunuz. Burada Bolu’nun Kıbrıscık ilçesi tarafında doğru uzanan yola varıyorsunuz. Vadi bir kapı gibi sizi ovanın arasından alıp karaçam ormanlarının ortasına atıyor.

Avlanan Kutsallık Ankara ilinin kuzeybatısında, çayırların ve ormanların birbirine karıştığı alanlar uzanıyor. Yöre sakinlerinin geçmişten beri kutsal saydıkları kızıl geyikler (Cervus elaphus) bu tür alanlarda yaşamağı tercih ediyor. Aşırı avlanma nedeniyle Anadolu’da sayıları iyice düşmüş bulunan kızıl geyiklerin çoğalması ve korunması için çeşitli çalışmalar yapılıyor.

Avlanan Kutsallık
Ankara ilinin kuzeybatısında, çayırların ve ormanların birbirine karıştığı alanlar uzanıyor. Yöre sakinlerinin geçmişten beri kutsal saydıkları kızıl geyikler (Cervus elaphus) bu tür alanlarda yaşamağı tercih ediyor. Aşırı avlanma nedeniyle Anadolu’da sayıları iyice düşmüş bulunan kızıl geyiklerin çoğalması ve korunması için çeşitli çalışmalar yapılıyor.

Doğa Derneği Beypazarı Sorumlusu Adem Akyol, bunu kıtalar arası yolculuk olarak tanımlıyor. Beypazarı’nda bozkırdan Akdeniz iklimine, oradan Orta Anadolu tipi meşe ormanlarının arasından karaçam ormanlarına, daha kuzeyde ise Avrupa Sibirya elemanı olan göknar ormanlarına ulaşıldığını söylüyor. Hafta sonları ilçeyi ziyarete gelen gruplara rehberlik yaparak bu mucize kesiti anlatıyor. Katılımcılar kâh yastıksı görünümdeki Beypazarı gevenlerine (Astragalus beypazaricus) bakıyor, kâh dalından topladıkları alıç meyvelerinin tadını çıkarıyor. Mevsimine göre dut, erik ve kayısının farklı yabani ırklarının tadına bakarken üzerlerinde yalçın kaya duvarlarından çığlıklar atan kaya sıvacı kuşlarına, çalılıklarda gür sesiyle öten utangaç bülbüllere kulak kabartıyorlar. Bir de şanslı bir günde Kıbrıscık tepelerinde kutsal olduğu için avlanmayan kızıl geyiklere (Cervus elaphus) rastlarlarsa değmeyin keyfilerine.

Doğa Derneği 2006 yılında Beypazarı ve çevresinde çalışmaya başladı; 2008 yılında ilçe merkezindeki tarihi bir konak, bölge doğasını tanıtmak için “Beypazarı Doğa Evi” adı altında yeniden düzenlendi. Doğa Evi’nin alt katı bilgilendirme merkezi ve doğa dükkânı. Pansiyon ise üst katta dört odadan oluşuyor, 85 yıllık bina misafirlerini geçmişe götürerek bir süreliğine de olsa konak hayatı yaşamalarını sağlıyor.

Beypazarı’nın hemen güneyinde Ayaş ve Kızılcahamam ilçeleri arasında uzanan alan hem jeoloji hem de canlı çeşitliliği açısından görülmeye değer. Jeolojik erozyonun insan etkisinden çok önce çoraklaştırdığı bu yöre, göl tabanı tortullarında tektonik hareketler sonucu meydana gelmiş irili ufaklı tepe ve vadilerden oluşuyor. Dünya’dan çok Mars gezegeninde bulunan bir peyzajı andıran bu oluşumlar, özellikle Sarıyar Barajı çevresinde yoğun. Marnla (kireçtaşı ve kil karışımı) kaplı, bitki örtüsü bulunmayan tepeler üstünde yer alan kireçtaşı platformlar nesli küresel ölçekte tehlike altında olan küçük akbabaların Avrupa’da bilinen en yoğun yuvalama alanı.
Doğa Derneği dört yıldır buradaki küçük akbabaları izliyor. Küçük akbaba siyah beyaz kanat altı, sivri gagası ve kama şeklinde kuyruğu olan bir yırtıcı kuş. Yaklaşık 170 santimetre kanat açıklığı ve iki kiloluk ağırlığıyla Avrupa’daki akbabaların en küçüğü. Türkiye’de yaşayan yaz göçmeni tek akbaba türü ve mart ortası gibi gelip kuluçkaya yatıyor. Üreme dönemi sonunda güneye, Afrika’ya göçüyor. Beypazarı ve etrafında 2013 yılı itibariyle atmıştan fazla küçük akbaba çiftinin yuvası biliniyor. Bu yuvalar her sene tek tek takip edilerek akbabaların üreme başarıları izleniyor.

Nallıhan ilçesinin tepeleri küçük akbabaların yanı sıra nesli tükenmek üzere olan yabankoyunlarına (Ovis orientalis anatolica) da ev sahipliği yapıyor. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nce 2004 yılında başlatılan “Anadolu Yaban Koyununun Eski Yaşam Alanlarına Yeniden Yerleştirilmesi” projesi kapsamında, Konya-Bozdağ’daki üretme istasyonundan alınan yabankoyunları eski vatanları olan Nallıhan’daki doğal yaşam alanlarına yerleştirildi. Orta Anadolu’da 1000-1700 metre yükseklikte kayalık ve engebeli alanlarda yaşayan Anadolu yabankoyunları, Nallıhan’da Sarıyar Barajı yakınlarındaki Karatepe mevkiine getirilerek buradaki doğal ortama uyum sağladı. Şimdi bu bölgede yeniden sağlıklı bir topluluk oluşturma mücadelesi veriyorlar. Bugün sahada 60 civarında yabankoyunu yaşıyor. Bunlardan 15 yaşına ulaşanlardan bir kısmı trofe amaçlı, yani boynuzları için avlanıyor. Bakanlık uzmanları alanda bulunan kurt (Canis lupus) nüfusunun koyunların hızlı çoğalmasını engellediğini düşünüyor. Bence önemli olan nicelikten çok nitelik, yıllarca kafes ardında yaşamış yabankoyunları uzun zaman sonra Ankara’ya geri dönmüşler ve atalarının topraklarında tıpkı onlar gibi kurt vb. yırtıcılarla beraber yaşamayı öğrenmeye çalışıyorlar. Her bir yabankoyunu, türünün geleceği için Nallıhan’da direniyor, her biri umut bayrağını taşıyor.

Sarıyar Barajı, Cumhuriyet tarihinin ilk barajlarından, 1956 yılında elektrik üretimine başladı. Tabii bunca zaman zarfında hatırı sayılır miktarda sedimanla doldu. Bu sedimanların en çok yığıldığı yer, Kirmir Çayı’nın baraj gölüne bağlanarak geniş bir delta oluşturduğu Nallıhan Kuş Cenneti. Burasının her mevsimi ayrı bir keyif benim için. Teleskopumu kurup tarlalara yayılan binlerce angıt kuşu arasında farklı türler aramak, yaz aylarında bir kuş metropolü olan söğüt, dişbudak ve kavak ağaçlarında koloniler halinde yuvalayan balıkçıl ve karabatakları saymak benim için alanın olmazsa olmazları.

Aynı ağaçlar üstünde yuvalanan gece balıkçılı (Nycticorax nycticorax), küçük akbalıkçıl (Egretta garzetta), alaca balıkçıl (Ardeola ralloides) gibi türlerin doya doya seyredilebileceği bir alan Nallıhan. Bence vadinin kalan en güzel kısmı mendereslerin kıvrıla kıvrıla uzandığı, söğüt ve dişbudak ağaçlarını suladığı delta. Sürprizi de bol bir alan; mesela Türkiye’nin en karizmatik ve iri baykuşu puhu buradaki tepeleri mesken tutuyor. Birçok kuş gözlemcisinin ilk kez puhu gördüğü alan olarak da bilinen Nallıhan, aynı zamanda Türkiye’deki en iri kartal türü olan ak kuyruklu kartalın (Heliaetus albicilla) da üreme bölgesi; bu bölgenin yakınında en az bir çift ak kuyruklu kartal ürediği biliniyor.

Biraz daha kuzeyde Soğuksu Milli Parkı ve çevresindeki yaşlı karaçamların tepelerini ise Türkiye’nin en büyük yırtıcısı kullanıyor. Kanat açıklığı üç metreyi bulan kara akbaba (Aegypius monachus) çoğunlukla uzaktan geçen dikdörtgen, dev bir gölge şeklinde rahatlıkla fark ediliyor. Bölgede sadece tepesi düzleşecek yaşa ulaşan karaçam ağaçlarında yuva yapabilen kara akbabalar, aynı zamanda milli parkın da sembolleri. İnsan faaliyetlerinden kolayca etkilenen kara akbabalar yuvalarının yakınındaki ormancılık ve rekreasyonel faaliyetlerden etkilenebiliyor. Dolayısıyla Orman Genel Müdürlüğü bu bölgedeki hassas alanları biliyor ve amenajman planlarını bu devasa yırtıcıları koruyacak şekilde hazırlıyor. Ancak milli parkın üstünde yapılaşma ve tesisleşme baskısı her geçen gün artmakta. Milli parkımızdaki yaban hayvanı varlığı yerine betonlaşmayla övünme geleneğinin burada da değişmediğini görüyoruz. Milletvekillerinin sürekli toplantılar yaptıkları bir alanı bile yok etmek için duyulan bu iştah, karar vericilere hiçbir peyzajın betonsuz bir değer ihtiva etmediğinin en büyük göstergesi.

Betona kurban edilmek istenen bir diğer alansa Ankara’nın hemen dibinde Gölbaşı ilçesinde yer alıyor. Mogan Gölü, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yabani hayvan popülasyonlarını yok etmek için gayret gösterdiği ilk alan. Mogan Gölü, Ankara’nın 20 kilometre güneyinde Eymir Gölü’nün de dahil olduğu havzada yer alıyor. Başlangıçta bir akarsu vadisi iken derelerin getirdiği materyallerin tektonik kökenli Mogan çukurluğunun önünü doldurması sonucu oluşmuş.

Gölün aynası geniş ve çevresi sazlık, ıslak çayır, bozkır, kuru tarım alanlarıyla kaplı. Mogan, Ankara’nın dibinde nesli tehlike altındaki dikkuyruk (Oxyura leucocephâlâ), pasbaş patka (Aythya nyroca) gibi türlerin hâlâ üremeye devam ettiği bir göl. Alanın doğal kıyı şeridinin önemli bir kısmı büyükşehir belediyesi tarafından tahrip edilerek betonlaşmış, park olarak düzenlenen bölgelerdeki sazlıklar işletmelerin müşterilerine göl göstermek istemesinden dolayı yakılmakta veya sökülmekte. Mogan’a endemik bir bitki türü de var, dünyada bir tek bu gölün kıyısında yaşayan yanardöner çiçeği (Centaurea tchichatcheffi), “Gölbaşı sevgi çiçeği” olarak da bilinir.

Mogan’da kış aylarında on binlerce sığırcık gölün güneyindeki sazlıklara kışlamaya gelir. Her Ankaralının bir akşamüstü en az yarım saatini ayırarak Gölbaşı’nda sığırcıkların dansını izlemesini öneririm. Yaban hayvanları için eşsiz bir mabettir Gölbaşı, sazlıklar yaban hayvanları için en değerli yaşam ortamlarını sağlar. Sazlıklarının kıyısında suçulluğu, küçük suçulluğu, benekli su yelvesi gibi türler bulunur. Sazlıkların en önemli misafirlerinden biri, sazla bir olmuş eşsiz kamuflajıyla balaban kuşları. Bir tür balıkçıl kuş olan balabanlar, uzun boyunlarını sazlara paralel yukarıya kaldırarak ve sazların rüzgârla dalgalanmasını taklit ederek kamufle olur. Böylece düşmanlarından saklanır, yeri geldiğinde giysileriyle avlarına karşı avantaj sağlarlar.

Mogan Gölü, Ankara’nın genişleme baskısıyla kıyılarını ve çevresindeki tarım alanlarını hızla kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Benim 15 yıllık doğa koruma vicdanımı ilk kanatan alanlardan Mogan. Yoğun itirazlara ve kampanyaya rağmen inşa edilmiş olan yürüyüş yollarında oturup bahar aylarında birbirine kur yapan bahrileri seyreden Ankara halkı, ellerindeki çayın tavşan değil, sakarmeke ve dikkuyruk kanı olduğundan bihaber keyifli zaman geçirebilir. Oysa ben gölün kenarında her aldığım nefeste göl kıyısında betona kurban edilen dostlarımın yasını tutarım.

Ankara Çubuk’tan Elmadağ’a, Beypazarı’ndan Nallıhan’a ve Gölbaşı’na hâlâ son derece yaban bir coğrafya. Şehrin çevresinde kalan bu yaban ortamları binlerce yıldır aynı coğrafyayı paylaştığımız canlıların son sığınakları. Bir sabah uyanıp çöpleri karıştıran tilki görmek, yürüyüş yaparken boş bir su deposuna koşarak saklanan gelincik, bunlar hep hayatımızı renklendiren, yalnız olmadığımızı hissettiren ayrıntılar. Biz bu ayrıntılarla daha zenginiz, Ankara’nın doğası her birimizin. Ne ODTÜ’ye yol yaptırmalı, ne Mogan’ı lüks konutlara kurban etmeli ne de Kızılcahamam Soğuksu Milli Parkı’nın otel mezarlığı olmasına izin vermeliyiz. Hep birlikte irademizi açıkça ortaya koymalı, sesi çıkmayan her bir canlının yaşam hakkını korumak için çalışmalıyız. Haydi başlayalım.

ATLAS OCAK 2014 / SAYI: 250

Fotoğraf Galeri

Paylaş: