Kayıp Deniz

Kayıp Deniz

Dünya denizlerindeki büyük balıkların yüzde 90’ı yok oldu; sırada diğerleri var. Canlılarını yitirip sadece su depolarına dönüştüklerinde aslında denizleri de kaybetmiş olacağız. Altıncı büyük yok oluşu önlemek insanın elinde.

Yazı: Selcen Küçüküstel / Fotoğraf: Özcan Yüksek

Bana kadar ulaşan anlatılara göre, Bağdat kentinde Halife Harun Reşid zamanında, Hamal Sinbad diye bir adam yaşarmış.
Binbir Gece Masalları’nda böyle başlar Gemici Sinbad ’ın öyküsü. Avrupalıları 1700’lü yılların başından itibaren, daha sonraları da tüm dünyayı büyülemiştir Gemici Sinbad. Alaaddin’in sihirli lambasından çıkan cin, ölümü simgeleyen korkunç hükümdar Şehriyar veya masallarda hep aklı temsil eden güçlü vezirler ya da anlatılarıyla Şehriyar’ı oyalayan vezirin kızı Şehrazad…

Fakat bütün bunlar eskisi kadar dünyayı büyülemiyor artık. Sihrini yitirmiş bir dünyada yaşıyoruz. Masalların hayranlıkla anlattığı ötücü kuşların seslerinin varlığını sezinlemek ne mümkün!

Kumruların, bülbüllerin, ardıçkuşlarının, güvercinlerin ve vahşi kekliklerin seslerini kim ayırt edebiliyor artık, kim onları tanıyabiliyor?
“Denizin beyaz, boz ya da pembe incilerinin eşsiz hazinesini bulmak isteyen kişi, bu güzel şeylere ulaşmadan önce dalmayı bilmelidir” der Şehrazad ve ölümü simgeleyen kocası Şehriyar’a Sinbad’ın yedi macerasını anlatmaya koyulur.

Peki ama nerede denizin o incileri, balinaları, orkinosları, diğer balıkları?
Atlas için Binbir Gece Masalları yolculuklarına çıkan, sonra Hakikatçi ve Cinistan’da masal yolculuklarını ve incelemelerini kitaplaştıran Özcan Yüksek, son kitabına Kayıp Deniz adını vermiş, kitabın kahramanı Korkut Can, bir masal denizinde Sinbad adlı gemiye biniyor. Belki de, insanlık önce masallarını yitirdi, sonra da denizlerini. Korkut Can’ın, Dünya adlı felakete sürüklenen gezegendeki gidişatı durdurmak için yola çıktığını öğreniyoruz. O, Himalaya eteklerinde, Hindistan’da, Serendip’te, Arap çöllerinde, Afrika’da dolanıyor, masallar dinliyor, masallara kapılıyor ve nihayetinde ismi Sodeva olan bir peri kızının yardımlarıyla masallar dünyasına sihirli bir geçiş yapıyor.

Gemici Sinbad’ın kendini de aradığı romanda, yaşamın vazgeçilmez kimi unsurlarının da, insanlık kültürünün kimi simgelerinin de kayıp olduğunu fark ediyoruz. Sinbad da kendini kaybetmiş durumda, çünkü masalların bu ünlü gemicisi kendini bilme, anlama yolculuklarına çıkıyor. Öyleyse bu kendini keşfetme yolcuklarının yapılmadığı deniz de kayıp olmalı ki, zaten kitabın adı Kayıp Deniz.

Özcan Yüksek’e “bir deniz nasıl kaybolabilir” diye sordum. Bana, “78 yaşındaki Amerikalı denizbilimci Sylvia Earle’ün bir konuşmasını dinledim, hatta defalar defa dinledim, o konuşmadan çok etkilendim” yanıtını verdi.

Masallardaki ifritlerin, gizemli yaratıkların günlük hayatta yaşatıldığı coğrafyalardan biri de Güney Tibet. Hindistan’a bağlı Ladakh’taki Hemis’teki Budist mabetlerde dev maskeler giyen insanlar, masalların dünyasına giriyor.

Masallardaki ifritlerin, gizemli yaratıkların günlük hayatta yaşatıldığı coğrafyalardan biri de Güney Tibet. Hindistan’a bağlı Ladakh’taki Hemis’teki Budist mabetlerde dev maskeler giyen insanlar, masalların dünyasına giriyor.

“Ne demişti o denizbilimci?”
“Söylediğine göre, dünya denizlerindeki büyük balıkların yüzde 90’ı yok olmuş. Bu yüzyılın sonunda da bütün balıklar bir daha geri gelmemek üzere tükenecekmiş. Yalnızca denizanaları kalacakmış!”

“Peki, kaybolan yalnızca deniz mi, şu yeryüzünde?”
“Bütün dünya denizlerinin kaybolması, nerdeyse bir su deposuna dönüşmüş olması beni dehşete düşürmüştü. Daha dehşeti ise insanların bu gerçek karşısında dehşete düşmemesiydi. Kaybolan denizle birlikte, kaybolan insandır! İnsan ruhu, insan kavramıdır!”

“Ve Kayıp Deniz, o insanı mı arıyor?”
“Bu büyük kayboluşun nedenini arıyor diyebilirim belki. İnsanların hislerinin kaybolması… Bana kalırsa her şey masalların kaybolmasıyla hızlandı.”

Sylvia Earle, TEDX konferansındaki konuşmasında, 50 yıl önce dünya okyanuslarının bir cennet olduğunu söylemiş ve acı gerçeği açıklamıştı: “Ama biliyoruz ki, kayıp bir cennetle karşı karşıyayız!”
Bu 50 yılda okyanuslardaki büyük balıkların yüzde 90’ının, mercan kayalıklarının yarısının kaybolduğunu anlatır Sylvia Earle ve bu durumun tüm diğer canlıların yanı sıra insanlar için öneminin ne olduğunu da açıklar: Tükeniş, kayıp, bitiş ya da aynı anlama gelen diğer sözcükler…

Özel bir denizaltıyla 1979 yılında, kıyıdan 11 kilometre açıkta okyanusun 380 metre dibine inen ve orada yürüyen ilk ve tek kişidir; uzun ömrünün bütün yetişkinlik dönemini okyanuslara adamış bir bilim kadını Sylvia Earle. Dünya sularının yüzde 97’si okyanus ve biz, uzayda su arayan insanlık, kendimize ait, varoluşumuzun kaynağı bu dev suyu cansız bir su birikintisine dönüştürdüğümüz için, doğa son nefesindeyken, Earle bizi uyarıyor, “Mavi yoksa yeşil de yok!” diyor, “Okyanus yoksa, yaşam destek sistemi de yok!”
“İçtiğiniz her yudum su, aldığınız her solukla okyanusa bağımlısınız” diyen Sylvia Earle’ün sözleri, dünyayı kendine getirmeye yetmedi; dünyalının kaybettiği her neyse!

Masallar, insana doğru olanı, bütün zamanlar için denenmiş ve kabul görmüş olan iyiliğin ne olduğunu, bir fikri dayatmadan anlatmanın tek yoluydu. Hakikatçi ve Cinistan kitaplarında Binbir Gece Masalları’nın sırlar kapısını aralarken Özcan Yüksek bu konunun üstünde duruyordu. Masallar, herkesi ikna etmenin yegâne yoluydu; çünkü yazarı dahi yok, kimsenin fikri değil, tarih boyunca doğruluğu kabul gördüğü için anlatılmaya devam edilmiş. Masalları kaybettik diyebilir miyiz? Belki masallar hâlâ var, ama oyalansın ya da uyusun diye çoğunu çocuklara anlattığımız, dönüştürülmüş, yeniden yazılmış masallar var. Masalların toplum hayatındaki oranı, kayıp denizlerdeki balıkların oranından bile daha az.

Kayıp Deniz, “Dünyayı masallar kurtaracak!” diyor. Kurtarabilecek mi acaba? Yeniden okyanuslara dönelim ve görelim, kurtarılabilecek ne kalmış?
Sylvia Earle’ün, yüzyılın sonunda okyanuslarda yalnızca denizanaları kalacak uyarısının sonuçlarını bugünden görmek zor değil. Türk denizbilimci Profesör Bayram Öztürk, denizdeki besin zincirindeki kopuşların, dünya denizlerinde denizanalarının çoğalma nedenlerinden biri olduğunu söylüyor. Kendi denizlerimizdeki uskumru, kolyoz, aybalığı, vatoz, denizkaplumbağası gibi avcı türleri tükettiğimiz için, denizanaları istila ediyor. Profesör Öztürk, denizanalarının kirli suları tercih ettiğini de belirtiyor. Bayram Öztürk, Akdeniz’de pek çok ülkede, özellikle Fransa, İspanya, İtalya’da denizanası patlaması yüzünden, yaz mevsiminde turistlerin plajlardan kaçtığını vurguluyor.

Kadir Can’ın Türkiye denizlerini konu alan ve geçen ay çıkan kitabında ise 40 yıl öncesine değin süren, denizlere ve balıklara en az zarar veren geleneksel balıkçılıktan sonraki tükeniş dönemi anlatılıyor. Atlas fotoğrafçısı Kadir Can’ın 1970’li yıllardan bu yana görüntülediği balıkçılığın ve aşırı avlanmanın yarattığı kayıp deniz gerçeği sergileniyor.

Ekolojik Vandalizm
Okyanuslar dünya yüzeyinin yüzde 71’ini kapsıyor ve gezegenimizin su kaynaklarının yüzde 97’sini barındırıyor. Sualtı dünyasının ise yüzde 95’inden fazlası henüz keşfedilmemiş durumda. Okyanus ve göller, iklim başta olmak üzere benzer çoğu sistem için önemli bir tamamlayıcı rol oynar. Ayrıca dünya üzerindeki tüm türlerin yaklaşık yüzde 50’sinin yaşamı da onların desteğine dayanıyor. İnsan beslenmesindeki hayvansal proteinin yüzde 5’i de yine okyanuslardan sağlanıyor.

Gezegenimiz tarih boyunca büyük tükenişlere sahne oldu. Bunların hiçbiri insan kaynaklı değildi. Bugüne kadar bilinebilen beş büyük kitlesel yok oluş yaşandı. Bunlar yaklaşık 440, 359, 248, 200, 65 milyon yıl önce meydana geldi. En müthişleri de 248 milyon yıl önce Permiyen dönemindekiydi. Var olan türlerin yüzde 96’sı yok oldu. Bugün yaşayan türlerin bu dönemden geriye kalan yüzde 4’ün soyundan geldiği düşünülüyor. Bu tükenişten en çok da deniz canlıları etkilenmişti. Böcekler de tarihlerindeki en büyük yok oluşu yine bu dönemde yaşadı. Bu “Büyük Yok Oluş”un nedenleri arasında meteor çarpmaları, volkanik aktiviteler sonucu oluşan bazalt sel patlamaları, ölümcül metan sızması, oksijen seviyesinin düşmesi, deniz seviyesindeki düzensiz değişim gösterilmektedir.

Sylvia Earle gibi bilim insanlarının çoğunluğu, yeniden büyük bir yok oluşun tam ortasında olduğumuzu düşünüyor. Bu sefer, özellikle deniz canlıları büyük risk altında. Memeliler ve kuşlar deniz canlılarına göre daha avantajlı; öncelikle sınıflandırmaları deniz canlılarına göre daha iyi yapılıyor, kolay gözlemlenebiliyorlar ve fosillerine bakılarak tarihleri bilinebiliyor.

Günümüzde bilinmeyen türlerin tanımlanabilenlere oranı 21’de 1 olarak tahmin ediliyor; bir tahmine göre 30 milyon tanımlanmamış türün yanında sınıflandırılanların sayısı 1 milyon 750 bin.

Kaç Tür Yaşar?
Bu sorunun yanıtını kimse bilmiyor. Toplamda yeryüzünde sınıflandırılan türlerin sadece 300 bini deniz canlılarına ait. Halbuki kara canlılarının denizdekilere göre çok daha az sayıda olduğu konusunda herkes hemfikir. Özellikle derin okyanus canlıları insanın teknik donanım yetersizliğinden dolayı çok az araştırılabildi. Derinlere inildikçe biyolojik çeşitliliğin azaldığı kuramı ise günümüzde geçerliliğini çoktan yitirdi. Şimdi bilim insanları şu soruyu soruyor: Gerçekten derin okyanusta ve tabanında henüz tanımlanmamış 10 milyon tür olabilir mi? Bu sayıya elbette tüm yaşam formları dahil.

Okyanusları Nasıl Öldürüyoruz?
İnsan kaynaklı sorunlar okyanuslardaki yaşamı birçok nedenden dolayı etkiliyor. Kirliliğin yüzde 80’i karasal kaynaklı. Okyanuslar dünyanın çöplüğü, istilacı türler dengelerin değişmesiyle mercanlardaki yaşamı öldürüyor, sanayi ve tarımsal çökeltiler, sanayi tipi aşırı avlanma gibi birçok neden karasal yaşamdan daha çok doğrudan denizlerdeki yaşamı tehdit ediyor. Ayrıca tüm organik ve inorganik kimyasal kirlilik, gürültü kirliliği, derin su hasadı ve elbette küresel ısınma gibi nedenler sadece bir türü etkilemekle kalmıyor, denizdeki besin zincirini bozarak tüm deniz canlılarını tespit edilmesi imkânsız derecede tehdit ediyor.

Her bir canlının bugüne ulaşması milyonlarca yıl sürmüşken insanın onları yok etmesi artık “ekolojik vandalizm” olarak tanımlanıyor. Altıncı büyük yok oluşun insan elinden olmaması için yeni kanunlara, yeni düzene acil ihtiyacımızın olmadığını kim söyleyebilir?
Özcan Yüksek’in kaleme aldığı Kayıp Deniz iki kitaptan oluşuyor aslında, “Kayıp Deniz” ve “Masalperest”; dolayısıyla, iki sonu var, ama okur, başka sonlarla da karşılaşıyor her iki kitabın içinde. Binbir Gece Masalları, diğer masallardan farklı olarak yer isimleri verir, önemli Hint masallarında da bu özelliğe rastlarız. Kayıp Deniz’in masalsı anlatısında yazar, bu yolculuklara bizzat çıkıyor. Atlas’a aşina okur, kitabın sayfalarında gerçek coğrafyaları masalların içinde yeniden hayal etmiş olacak. Dahası, bir peri kızı, romanın kahramanına masalların içine girmenin ipuçlarını veriyor. Yazar, okuru o sırları keşfetmeye çağırıyor. Dünyaya başka türlü bakma, başka türlü düşünme yolunu peri kızı aracılığıyla gösteriyor. Çünkü insanlığın kaybettiği bir diğer önemli şey de mantıktır. Kayıp Deniz, peri kızının ağzından kayıp mantığı şöyle tarif ediyor:
“Sözcükler öldürüyorsa, kavramlar, bilgiler yok ederek anlaşılıyorsa, bu akıl, doğal, soluk veren her türlü yaşamı da hızla yok ediyor olmalı kuşkusuz!”

Masallar anlatılmadığı için, yarıda bırakıldığı için dünya tehlikededir, Atlas okuruna bu düşünce tanıdık gelecektir. Atlas’ın Anadolu Yörüklerinden derlediği Kayıp Masallar, bu görüşün en önemli çalışmalarından biriydi. Yörük masalları ve doğanın eşsiz bilgileri göçebe Yörüklerle birlikte büyük ölçüde kaybolmuştu.

Kayıp Deniz’de tarif edilene benzer bir dünyada mı yaşıyoruz yoksa:
“Kim bilir, belki de bütün dinlerin cehennem diye tarif ettikleri yer, yaşadıkları kendi yeryüzünde onların karşısına çıkacaktır; hatta şu sıra iblisler cehennem ateşini üflemek için soluklarını toplamakla meşguldür!”

ATLAS ŞUBAT 2013 / SAYI:239

Foto Galeri

Paylaş: