Karstik Göller: Sualtından Sivas

Karstik Göller: Sualtından Sivas

Kimi “doktor balıklar”ıyla ünlü; kiminde sualtı ormanı gizli; kimi öyle berrak ki göze görünmüyor… Atlas ekibi Sivas’ın karstik göllerinin derinlerine daldı, sualtı sırlarını keşfetti.

Yazı: Ali Ethem Keskin / Fotoğraf: Ali Ethem Keskin

Sivas’ın insana sonsuzluk duygusu veren coğrafyasında, geniş bir ovada ilerliyorduk. Üzerimizden büyük bulutlar geçiyor, gölgeleri arazide bizimle birlikte akıyordu. Hafik ve Zara ilçe sınırlarında bulunan karstik gölleri araştırmak, sır dolu derinliklerini keşfetmek için yola çıkmıştık. Sivas il merkezinin 20 kilometre kadar doğusunda, yoldan birkaç kilometre içeride güçlü bir yansıma fark ettim. Hemen aracımızı kenara çektik.

Dikkatlice baktığımızda güneşi yansıtan suyun doğal bir göletten çıktığını, daha sonra kıvrıla kıvrıla ova boyunca aktığını gördük. İşte ekibimiz tam da bu tür oluşumların peşindeydi. Bize adeta altın tepsiyle sunulan bu fırsatı değerlendirmemiz gerekiyordu, diğer göller bizi biraz daha bekleyebilirdi.

Derhal kaynağa giden en yakın köy yoluna, Gökdin’e saptık. Heyecanımız doruktaydı. Nasıl bir göletti burası? Derin miydi? Su güçlü mü akıyordu? Arabadan inip kaynağın çıktığı göletin kenarına geldik. Su olukça güçlü akıyordu, yeryüzüne çıktığı noktanın etrafındaki uzun su sarmaşıkları akıntıyla birlikte sağa sola dans ediyordu. Suyun derinliği en fazla bir buçuk metre gibi görünüyordu. Hemen aracımızda kıyafetlerimizi değiştirmeye başladık. Bu sırada yoldan geçen araçlar ilginç bir durum olduğunu fark edip durmaya başladı. Gökdin köyüne giden bir araçtan çıkan dört kişinin hepsinin de adı İbrahim’di tesadüfen. Suyun çıktığı yerde bir mezar dikkatimizi çekti. İbrahim’lere sorduk. Yoksa mezar burada boğulan birine mi aitti? Ama hayır, durum farklıydı, öğrendiğimize göre Gökdin sakinlerinden biri rüyasında bu suda öldüğünü görmüş, ertesi sabah da erkenden gelip buraya bir mezar yapmıştı…
İbrahim’leri yolcu ettikten sonra hazırlanıp suya girdim. Sadece bir buçuk metrelik derinliğe rağmen sarmaşıklar çok güzel görünüyordu. Üzerimde sadece palet, maske ve şnorkel vardı. Sarmaşıkların arasında ilerlemeye başladım. Suyun dipten çıktığı noktaya geldiğimde gözlerime inanamadım, altım kapkaranlıktı. Burası iki metre çapında bir kuyuydu, su çok derinlerden geliyordu. Üstelik şnorkelimin ağızlık kısmından tuzlu su tadı alıyordum. Anadolu’nun bağrında gürül gürül akan bir tuzlu su deresinin kaynağındaydık.

Hemen sudan çıktım. Ekip arkadaşım Doruk Dündar’a hazırlanmasını söyledim. Zaman kaybetmeden mağara dalış ekipmanlarımızı kuşanarak bu dar kuyudan derinlere uzandık. Heyecanlıydık, daha önce hiç kimsenin dalmadığı bir mekânı keşfedecektik. Yaklaşık 10 metreye indiğimizde koskoca bir kütük ve kamyon lastikleriyle karşılaştık. Kasıtlı olarak dibe atıldıkları kesindi. Bu derinlikte mağara yana dönüp dibe doğru kıvrılıyordu. Biraz sonra, 21 metreye ulaştığımızda kendimizi büyük bir salonda bulduk. Salonun kuzey tarafında başka bir oda daha bulunuyordu. Gökdin’deki bu gözeyi besleyen tüm su işte bu küçücük odadan çıkıyordu. Oldukça dar bu galeriden daha fazla ilerleyemedik. Ulaşabildiğimiz son noktaya kadar gidip mağaranın sualtı haritası ölçümlerine başladık. Suyun yeryüzüne çıkmadan yeraltında toplanıp biriktiği havzalara “akifer” adı verilir. Biz de Atlas ekibi olarak Gökdin Gözesi’nin akiferini keşfedip belgeleyerek Sivas projesine güzel bir başlangıç yapmış olduk. Sırada ilin diğer karstik gölleri vardı.

Tohma’nın Yengeci Şuğul Kanyonu, Gürün merkezinin iki kilometre doğusunda. Kanyonda, Tohma Çayı’nın bir kolu olan ve berrak suyuyla dikkat çeken Gürün Tohması akıyor. Kendine kayaların altında uygun bir köşe bulan yengeç, kanyondaki sualtı yaşamının ne kadar zengin olduğunun önemli bir göstergesi.

Tohma’nın Yengeci
Şuğul Kanyonu, Gürün merkezinin iki kilometre doğusunda. Kanyonda, Tohma Çayı’nın bir kolu olan ve berrak suyuyla dikkat çeken Gürün Tohması akıyor. Kendine kayaların altında uygun bir köşe bulan yengeç, kanyondaki sualtı yaşamının ne kadar zengin olduğunun önemli bir göstergesi.

Gökdin’in ardından Sivas’ın karstik oluşumları arasındaki ikinci durağımız Dipsiz Göl’dü. Doğanşar-Sivas karayolu üzerinde bulunan, il merkezine yaklaşık 20 kilometre mesafede küçük bir göldü bu. Çevresindeki doğal güzelliklerle Sivas’ın gözde mekânları arasındaydı. “Dipsiz” ismini, yüzeyden bakıldığında dibinin görülmemesi nedeniyle almıştı. Dalış malzemelerimizi kuşanıp Dipsiz Göl’ün kenarına geldik. Kıyı bölümleri sumercimeği adı verilen uzun bitkilerle kaplıydı. Dipten başlayıp yüzeye doğru uzanan ve boyları üç ila dört metre arasında değişen sumercimekleri, sık bir sualtı ormanı görüntüsü oluşturuyordu. Zarar vermemek için en seyrek oldukları noktadan göle girdik.
İnsan böyle bir durumda bir an kendini çok savunmasız hissediyor. Daha önce binlerce dalış yapmış olsanız da bilinmeyen bir coğrafyada, dibini göremediğiniz bir su kütlesini araştırmak başlangıçta insanı heyecanlandırıyor. Gölün kenarları adeta bir krater gibi meyilli olarak dibe doğru uzanıyordu. Bu yamacı takip ederek yavaş yavaş derinlere doğru ilerledik. Gölün suyu hafif bulanıktı. Derinlere indikçe ışık azalmaya başladı, yedi metreye ulaştığımızda etrafımız artık loştu. Su hafif bulanık olduğundan yüzeyden bakılınca haliyle gölün dibi görülemiyor. Bu nedenle halk arasında “gölün dibinde hazine yatıyor” gibi birçok efsane üretiliyor. Oysa sekiz metre derinlikteyken gölün dibini artık rahatlıkla görebiliyorduk. En derin yerinde dalış bilgisayarlarımız derinliğin on metre olduğunu gösteriyordu.

Güney yönünde birkaç metre yüzdüğümüzde ise dipten kaynayan suyu gördük. Ancak diğer kaynaklardan farklı olarak burada suyun berrak olarak çıkmadığını, hafif bulanık olduğunu gördük. Bu da bize dipten kaynayan suyun farklı bir yerden yeraltına battığını ve burada, Dipsiz Göl’ün dibinden yeniden yeryüzüne çıktığını gösteriyordu. Hafifçe yükselince yüzeyden dört metre derinlikte, sumercimeklerinin arasından süzülen güneş ışığı huzmelerinin yarattığı muhteşem ışık şölenine katıldık.
Dipsiz Göl’de herhangi bir balık türüne rastlamadık. Dipteki kaynaktan çıkan sular, kısa süre sonra yine yerin altına batıyor, biraz ileride Doğanşar karayolunun altından geçerek Dipsiz Göl Şelalesi’ni oluşturuyordu. Şelalenin güçlü sesini dinleyip olağanüstü güzelliğini seyrettikten sonra bir sonraki durağımıza doğru ilerledik.

Karstik göller, karstlaşmanın yaygın olarak gözlendiği kireçtaşlarında oluşan çukurlukların suyla dolması sonucunda oluşuyor. Derin mağara sistemleri içinde de görülebilen bu göllerin meydana gelebilmesi için göl tabanının kil gibi geçirimsiz bir malzemeyle kaplı olması ya da gölden çıkan su miktarının göle girenden az olması gerekiyor. Hafik ve Zara arasında bu şekilde oluşmuş birçok göl bulunuyor ancak bu göller kireçtaşında değil, bir kalsiyum sülfat minerali olan alçıtaşı (jips) içinde gelişmiş.

Hafik, Lota ve Tödürge gibi göllerin yanı sıra Kızılçan, Karagöl gibi daha ufak göller de yöreyi zenginleştiriyor. Bu oluşumlara bir de sualtından bakmak üzere Zara’ya hareket ettik. Bu projede desteğiyle beni yalnız bırakmayan Hakan Uludağ, dalış yapmak için Zara ilçe sınırlarında bulunan Kızılçan Gölü’nün uygun olacağını belirtti. Hazırlıklarımızı yaptıktan sonra yüksek duvarlarıyla adeta bir obruğu andıran gölün derinliklerine daldık. Dip, çalıya benzer bir bitki örtüsüyle kaplıydı. Kıyılarında ise sumercimekleri bulunuyordu. Sualtında görüş mesafesi beş metre civarındaydı. Gölün en derin yeri ise 10 metreydi. Zaman içinde erozyon yüzünden gölün dibinin yavaş yavaş dolduğu açıkça görülebiliyordu.

Doktor Balıklar
Sivas’ın Kangal ilçesi sınırlarında bulunan kaplıcalarda (buradaki deyişle çermiklerde) ve ılık su kaynaklarında dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan doktor balıklar yaşıyor. Bu yerlerin en çok bilineni Kangal merkezinin 13 kilometre kuzeydoğusundaki Balıklı Çermik. Etrafta kurulan tesisler nedeniyle kaplıca doğal ortamını tamamen yitirmiş durumda. Doktor balıklar Kangal ilçesindeki Kalkım köyü ve Uyuz Pınarı mevkilerinde de yaşıyor.

Amacımız bu balıkları doğal ortamlarında görebilmek, onlarla aynı ortamı paylaşabilmekti. Bu amaçla Kangal il merkezinin 26 kilometre doğusundaki Kalkım köyüne hareket ettik. Büyük kentlere verdiği göç yüzünden köy neredeyse boştu, geride kalan nüfus da ağırlıklı olarak yaşlılardan oluşuyordu. Köyün yakınındaki tarlasında çalışırken tanıştığımız 30 yaşlarındaki Turgut Akpınar, bizi doktor balıkların yaşadığı kaynağa götürmeyi teklif etti. Kaynağa vardığımızda çok sevindik, zira doğal yapısını kaybetmemişti. Suyun sıcaklığı 24 dereceydi. Suya girer girmez boyları 20 santimetre civarındaki beni balıkları (Cyprinion macrostamus), başta ayaklarımız olmak üzere gıdıklayıcı darbelerle bedenimizi ısırmaya başladı. Birkaç dakika sonra 10 santimetrelik yalayıcı balık ya da yağlı balıklar (Garra rufa) belirdi ve diğerlerinin ısırdıkları yerleri yemeye koyuldu. Doktor balıklarının çeşitli cilt rahatsızlıklarını, tahriş olmuş kısımları, yaraları nasıl iyileştirdiğini deneyimledik. Mustafa, sıcak suda yaşayan doktor balıklarının, kaynağın döküldüğü dereye kaçmadığını anlattı. Aynı şekilde derede yaşayan balıklar da sıcak ortama uyum sağlayamadıkları için kaynağa yaklaşmıyordu.

Turgut Akpınar, Kangal’da güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu ve köye haftada bir kez annesini ziyaret edip ona yardımcı olmaya geliyordu. Kalkım köyü sadece yaz aylarında hareketleniyordu. Tedavi için Kalkım’a gelenler ev kiralayıp bir süre burada kalıyordu. Kaplıcada bugüne dek bir tesis yapılmamasının ve doğal halini korumasının sebebi ise köy arazisinde birçok kişinin hakkı olması ve kendi aralarında anlaşamamasıydı.

Uyuz Pınarı, Kangal merkezinin 10 kilometre güneyinde, Hamal köyü yakınlarında yeryüzüne çıkan ılık bir kaplıca. İçinde sazan balıkları ve yalayıcı doktor balıkları yaşıyor, mavi tonlarında berrak bir suya sahip, dibi yemyeşil su bitkileriyle kaplı. En derin yeri iki metre olan gölet, maalesef yakındaki termik santralın su gereksinimini karşılamak için kullanılıyor. Bu nedenle etrafı dikenli tellerle çevrilmiş. Özel izin alarak dalış yaptığımız kaynakta sualtı çok büyüleyiciydi. Sazan sürüleri suyun kaynadığı gölün orta kısmından adeta resmigeçit yaparcasına geçip gidiyordu. Birkaç dakika sonra aynı yerde turlarını tekrarlıyorlardı. Yalayıcı balıklar ise oldukça ürkekti, yanlarına yaklaşılmasına fırsat vermiyorlardı. Ama dalış bittikten sonra göletin kıyısında oturup ayaklarımızı suya sarkıttığımızda hemen gelip tabanlarımızda hummalı bir çalışmaya başladılar.

Mavinin Çağrısı
Kangal’ı geride bırakıp rotamızı Sivas’ın başka bir karstik bölgesi olan Gürün ilçesine çevirdik. Gürün’de su kaynaklarını incelemeye ise Şuğul Kanyonu’ndan ve onun içinden akan Gürün Tohması’ndan başlamaya karar verdik.

Gürün Tohması, Gövdeli Dağı’nda doğan ve Tohma Çayı’nı besleyen bir akarsu. Gürün ilçesine Kayseri yönünde iki kilometre uzaklıkta bulunan Şuğul Kanyonu’nun içinden geçiyor ve Şuğul Vadisi’ni oluşturuyor. Yaklaşık yedi kilometre uzunluğundaki kanyonun çıkış bölümü oldukça sarp duvarlara sahip. Hititler kanyondan akan sudan ilginç bir biçimde yararlanmış, kanyonun batı duvarı içine su kanalları oymuştu. Böylece suyun daha yüksek irtifada kalmasını sağlayarak etraftaki yerleşimlere dağıtmışlardı. Günümüzde bu antik su kanallarından akan suyun fazlası kenarlardan taşarak uzun şelaleler oluşturuyor. Kanyonun 300 metrelik son bölümünü yürüyerek geçmek olanaksız. Bu nedenle kanyonun doğu duvarına yakın zamanda bir yürüme platformu yapılmış, buradan karşı duvardaki şelaleleri seyretmek oldukça keyifliydi. Kanyonun çıkış kısmındaki duvarlarda ayrıca Hititlere ait yazıtlar da bulunuyor.

Şuğul Kanyonu içinde akan ve berrak bir suya sahip olan Gürün Tohması’nın derinlikleri adeta beni davet ediyordu. Sonraki haftalarda buradaki yaşamı görüp inceleme arzusu içinde kıvranıp durdum. Sivas’ta yaşayan arkadaşım Hakan Uludağ’dan Şuğul Kanyonu ile ilgili ön bilgileri aldıktan sonra yeniden Şuğul Kanyonu’nun yolunu tuttum. Yolculuğumda bana ekip arkadaşım Tolga Gülen ve Atlas’ı konu alan bir belgesel hazırlayan İZ TV ekibi de katıldı.

Sabahın erken saatlerinde vardığım kanyonun içine güneş ışığı vuruyordu. Ancak bu çok da uzun sürmeyecekti. Zira bir saat sonra güneş kanyonun arkasına geçecek ve içindeki tüm güzellikler gölgede kalacaktı. Derhal dalış giysilerimi ve sualtı fotoğraf ekipmanını hazırladım. Kanyonun sualtında kalan bölümleri en fazla birkaç metre derinlikteydi. Bu nedenle sadece serbest dalış yaparak kanyon içinde ilerlemeye karar verdim. Zira tüpler kuşanarak dalış yapmak ek külfet yaratacaktı. Kanyonun çıkış bölümünden suya girdim. Bu bölüm oldukça sakindi. Akıntıya karşı yüzmeye başladım ve dipte dans eden sazan sürülerini seyrettim. Kanyonun dik duvarlarında ise tatlı su yengeçleri geziniyordu. Anadolu’nun doğusunda, denizden uzak bir noktada yengeçlere rastlamak ilginçti.

Bir süre ilerledikten sonra Hititlerin antik su kanallarından taşan suların oluşturduğu şelalelere ulaştım. Derinlerden yukarı doğru bakarak suyun dereye dökülmesini izlemenin tadına doyum olmuyordu. Ardından biraz ilerimde bulunan çavlana doğru yüzdüm ve suya dökülen çavlanın yarattığı köpüklerin desenlerine baktım. Yukarıdan dökülen su aynı zamanda güçlü bir ses çıkarıyordu. Bu etkileyici manzaraya, akıntıya ve çavlanlara karşı yüzen balıklar da eklendi.

Şuğul Kanyonu’ndan sonra Gökpınar Gölü’ne hareket ettik. Gürün ilçe merkezinin 10 kilometre yakınında bulunan Gökpınar Gölü ve Gökpınar Vadisi, Türkiye’nin sayılı doğal güzelliklerinden biriydi. Yüzölçümü yaklaşık 3 bin metrekare olan gölün gideri, 20 kilometrelik Gökpınar Vadisi içerisinde kıvrılarak akıyor, Suçatı beldesinde Tohma Çayı’yla birleşiyordu. Gökpınar Gölü çevresi, başta Gürün ve Darende olmak üzere civar yerleşimlerden gelenlerin tercih ettiği bir mesire yeriydi aynı zamanda.

Gökpınar Gölü’ne yukarıdan baktığınızda karşılaştığınız mavilik büyüleyiciydi. Hafta sonları buraya Sivas’tan ve Malatya’dan dalgıçlar geliyordu. Göl çok berraktı, seyir terasındaki ziyaretçiler gölün dibini ve dalgıçları hayret dolu bakışlarla izliyordu. Gölün gideri üzerinde alabalık çiftliklerinden kaçan alabalıklar da gölde yaşıyordu.

Gökpınar’da ilk dalışımı Malatya’dan gelen arkadaşımız Emre Köprülü’yle gerçekleştirdim. Şimdiye dek gittiğim yüzlerce dalış noktası içindeki en berrak suydu bu. Adeta su hiç yok gibiydi. Gölün en derin noktası 11 metre, sıcaklığı 10 dereceydi. En derin noktada dipten su kaynıyordu. Bu bölge beyaz renkteydi, çünkü dipten kaynayan kumlar bembeyazdı. Yüzeyden bakıldığındaysa ışık kırılmaları nedeniyle burası türkuvaz görünüyordu. Etrafımızda dolaşan alabalıklar bizden yiyecek ister gibiydi. Gölde tam bir saat kaldık, yine de sualtı güzelliklerini izlemeye doyamadık. Bir başka tarihte yeniden Gökpınar’a gelip dalmak üzere bölgeden ayrıldık. Sivas’ın sualtı güzellikleri bizleri daha birçok kereler buraya çekeceğe benziyordu…

Atlas Temmuz 2014 / Sayı 256

Fotoğraf Galeri

Paylaş: