Hula-İsrail, Turnalar Vadisi

Hula-İsrail, Turnalar Vadisi

Dünyanın en çarpıcı kuş gösterilerinden biri her yıl İsrail’in kuzeyindeki Hula Vadisi’nde yaşanır. On binlerce turna kışı geçirmek için burada toplanır, kanatları tüm gökyüzünü kaplar. Ortadoğu’nun en bereketli doğa varlıklarından Hula, 1950’lerden sonra kurutma çalışmaları yüzünden tam bir yıkım yaşadı ama son yıllarda sulak alan canlandırıldı, birçok kuş türü için yeniden bir sığınağa dönüştü.

Kuzey yarımkürenin en önemli kuş göç rotalarından biri İsrail’den geçiyor. Her sene ülkenin kuzeyindeki verimli bir sulak alanda 30 binden fazla turna toplanıyor ve kışı burada birlikte geçiriyor. Bu hayranlık uyandırıcı büyük buluşmada Hula Vadisi’ni kuş sesleri dolduruyor, gökyüzü tamamen kanatlarla kaplanıyor. Doğanın bu mucizesine şahit olmak üzere bir sonbahar günü İsrail’e gidiyorum. Beni arabayla iki saatlik bir yolculuk daha bekliyor. Tel Aviv’den Suriye ve Lübnan sınırlarına yakın vadiye ilerliyorum. Haritadan rotamızı takip ediyorum, kutsal kitaplarda adı geçen birçok yerin yakınından geçiyoruz. İsrail’in en önemli tatlı su kaynaklarından Taberiye (Celile) Gölü’nü geride bırakıyor ve nihayet Hula’ya ulaşıyoruz.

Hula’nın batısında Celile Tepeleri, doğusunda ise Golan Tepeleri yükseliyor. Burası, tarih boyunca Ortadoğu’nun en bereketli doğa alanlarından biriydi. Şeria Nehri, yüzyıllar boyunca Hula Vadisi’nde özgürce aktı, geniş bir göl oluşturdu. Büyüklüğü 15 bin hektarı bulan bu devasa kuş cenneti tepeli pelikan, leylek, arı şahini, pasbaş patka, turna gibi göçmen kuşlara ev sahipliği yapardı.

Bugün baktığımda ise bu bereketli doğa parçasının büyük kısmının meyve bahçeleri ve tarım alanlarıyla kaplı olduğunu görüyorum; gölün yerinde yeller esiyor. Bu manzara bana Hatay’da kurutulan Amik Gölü’nü anımsatıyor. Anadolu’daki en zengin sulak alanlardan biriydi Amik ama 1990’larda tarıma, popülizme kurban edildi; onun kurutulmasıyla Türkiye’deki son yılanboyun popülasyonu da yok oldu.

Hula Gölü’nün adı dini metinlerde de geçiyor. Göl, Eski Ahit’in Yeşu Kitabı’nda “Merom Suları” adıyla anılıyor. Ama kutsal kitaplarda bile yer alsa insanoğlunun hırsı bir sulak alanı kurutup tarım arazisine çevirebiliyor. David Cohen’in yazdığı Hula Antolojisi’nde gölün oluşumuna dair bir efsane var. Rivayet o ki Celileli yiğitler İS 70 yılında yurtlarını Roma akınlarına karşı savunmak üzere dağlarda çetin bir savaşa girişiyor. Fakat sayıca çok azlar. Hula Vadisi’nin içlerine çekiliyorlar ve Tanrıya suların yükselmesi için yakarıyorlar. Sular sel olup akıyor ve Roma askerleri kaçıyor. İşte Hula Gölü böyle oluşuyor…

Hula’da, içinde otel de bulunan bir “kibutz”ta kalacağız. Kibutz, İsrail’de kolektif yaşama dayalı yerleşimlere verilen isim. Bilim adamı arkadaşım Zev Labinger karşılıyor beni. Selamlaştıktan sonra ilk sözleri “Yarım saat sonra araziye gidiyoruz” oluyor. Şu an benden daha mutlu bir kuş gözlemcisi olamaz, yöreye ayak basar basmaz gözleme gidiyorum çünkü. Valizimi hızla odama bırakıyor ve dürbünümü alıyorum. Otelin bahçesinde bile kuş hareketliliği var. Türkiye’dekiyle aynı türden arapbülbülleri… Hurmaların tepesindeki yeşil papağanlar… Bir anda garip gagalı bir sinekkapan fark ediyorum. Uçuşu, sesi ve şekliyle duvar tırmaşık kuşu ve sinekkapan kırmasına benzeyen bu canlı tabii ki dişi bir nektar kuşu. Onu biraz izledikten sonra neşeyle lobiye yürüyorum, seyahate yeni tür görerek başlamak her zaman uğur getirir.

Bir kanal boyunca okaliptüslerin arasından yol alarak turnaların bulunduğu Hula Milli Parkı’na gidiyoruz. Sulak alanlara bilinçsizce okaliptüs ağacı dikmek her yerde karşımıza çıkan bir durum; yolda Zev’le bu istilacı türlerin ne kadar zararlı olduğunu tartışıyoruz. Alana varınca her yerin otobüslerle dolu olduğunu görüyorum. Rehberliğimizi de yapan Zev biraz mahcup bir şekilde milli parkın son yıllarda ilgi çekmeye başladığını, bundan mutlu olduklarını ancak alanın ziyaretçi taşıma kapasitesine dair bir araştırma da yaptıklarını anlatıyor. Turna gözlemine gelenler bisikletlerle ya da yaya olarak sahayı geziyor. Aralarında çocuklu aileler, arkadaş grupları, sadece yürüyüş yapmak isteyenler her kesimden insan var.

Zev, alanın tarihi hakkında bilgi veriyor. Hula Vadisi’ndeki sazlıklar 1900’lerin başında Ulusal Yahudi Fonu tarafından tarım alanına dönüştürülmek üzere satın alınıyor. Yöre, endüstri ve tarım hamleleri açısından önemli görülüyor ve buraya göçmenler yerleştiriliyor. Hula Gölü’nü kurutma çalışmaları ise 1950’lerde başlıyor. Mühendisler, Şeria Nehri’nin sularını iki drenaj kanalına aktarıyor. Sonrasında gölün su tutmasını sağlayan volkanik set dinamitleniyor ve su Taberiye Gölü’ne yönlendiriliyor. Böylelikle Hula Gölü’nün sonu geliyor.

Doğa bu müdahaleye hemen tepki veriyor. Değişim o kadar hızlı gerçekleşiyor ki her yanı, susuzluktan ölen bitki ve hayvanların kalıntıları kaplıyor. Zaman geçtikçe turba toprağının tarım için çok da uygun olmadığı anlaşılıyor. Turba toprağı bozunmaya ve toprakaltı yangınlarını tetiklemeye başlıyor. Üst toprak toza dönüşüp tarım alanlarına savruluyor. Bu topraklardan kaynaklanan azotlu bileşikler 1990’lara doğru ise Taberiye Gölü’ne karışarak ülkenin en önemli içme suyu kaynağını kirletmeye başlıyor. Çevre felaketini engellemek amacıyla yine mühendisler bir araya gelerek Şeria Nehri’nin yatağını restore ediyor ve turbalıkların yoğun olduğu alanları yeniden sualtında bırakıyor. Sonrasında bir bakıyorlar ki su tutulan alana turnalar gelmeye başlamış. Geniş tarım alanları turnalar için ideal beslenme ortamı, orada oluşan bir kulaç sığ su harika bir geceleme bölgesi. Ve son yirmi yılda turna sayısı binlerden 10 binlere, sonra da 30 binlere çıkıyor…
Kısa bir yürüyüşün ardından traktörlerle çekilen, ziyaretçileri alanda gezdiren tekerlekli kasaların yanına varıyoruz. İki traktörün çektiği dört adet kasa bulunuyor. Biz daha geç dönecek olana biniyoruz, zira akşam memeli hayvan gözlemi de yapacağız. Turnalar traktörlerden ürkmüyor, devasa sürülerin arasından geçiyoruz. Günbatımına yakın turna sürülerinin gecelediği su birikintisine ulaşıyoruz. Burası 500×500 metrelik su yüzeyi. Güneş ufka yaklaştıkça ilk turna sürüleri çığlıklar atarak üstümüzden geçiyor ve suya iniyor. Bu sırada 15 bin bireylik bir turna sürüsü de etrafımızdaki tarlalarda çığlık çığlığa besleniyor. Güneşin batışına yakın bütün turnaların havalandığını görüyorum ve gökyüzü onlarla kaplanıyor. Etrafı sağır edici çığlıkları sarıyor, artık birbirimize sesimizi duyuramaz hale geliyoruz. Sağdan soldan, uzaktan yakından havalanan on binlerce turna kızıla çalan gökyüzünü görünmez kılarak göle yağmaya başlıyor. Yarım saat boyunca bu turna yağmuru bitmiyor. Bir doğa mabedindeki turna gösterisine hayret ve sessizlik içinde şahitlik ediyoruz. Artık göl yüzeyine değil, yekpare turna sürüsüne bakıyoruz, su tamamen onlarla kaplı. Zev, “30 bin turna var” diyor, gerçekten inanılmaz bir sayı.

Turna seslerinden sersemlemiş bir halde alanı terk ederken rehberimiz yolda saz kedisi ve çakal görebileceğimizi söylüyor. Traktör kasasındakilerin tamamı, rehberin fenerinin ışığında parlayacak gözlere dikkat kesiliyor. Çok geçmiyor, 10 dakika içerisinde ilk saz kedimizi görüyoruz. Uzaktan bize göz atıp kayboluyor. Beş dakika sonra avlanmakta olan bir saz kedisine daha rastlıyoruz. Avına konsantre olmuş saz kedisi kuyruğunu gererek uzatmış, gözleri avına kilitlenmiş bir halde bekliyor. Bize hiç aldırmıyor. Aniden sıçradığını görüyoruz ve daha ilk denemesinde ağzında bir tarla faresiyle kalkıyor. Rehberimiz bize alandaki saz kedilerinin yüzde 90’a yakın bir başarı oranıyla avlandığı bilgisini veriyor. Afiyetle avını midesine indiren kahramanımız hemen ileride bir fareye daha pusu kuruyor. “Yine başaracak mı” diyoruz, zıplıyor ve hop, gene fare ağzında. Bu usta avcı için avlanmak, bakkaldan sakız almak kadar kolay belli ki…

Yolda domuz, çakal gibi diğer yaban hayvanlarıyla da karşılaşıyoruz. Büyülenmiş bir biçimde otele dönüyorum. Odama giderken uçan irice bir gölge görüyorum. Sonra birkaç gölge daha seri uçuşlarla sağımdan solumdan geçerek kayboluyor. Kafamı kaldırıyorum ve hurma ağaçlarında beslenen mısır meyve yarasalarıyla göz göze geliyorum. Bu tür, 60 santimetre kanat açıklığı ve 15 santimetrelik boyuyla Ortadoğu’da bulunan en iri yarasalardan. Sandalyemi kapıyorum ve gecenin sessizliğinde meyve yarasalarını izliyorum.

İsrail’deki Hula Vadisi ve Türkiye’deki Amik Gölü, dünyanın en önemli göç yollarının birinin üzerinde yer alıyor. Hatta uzun ve zorlu bir hattın birbirini tamamlayan ara durakları gibiler. Amik Gölü’nde, daha doğrusu ondan geride kalan “Amik Ovası’nda” da çoğu seneler doğal felaketler yaşanıyor, bundan da en çok yöre sakinleri, çiftçiler etkileniyor. Küçük ölçekli müdahalelerle gölün bir kısmını kurtarmak ve yaban hayatına yeniden kazandırmak mümkün; ayrıca doğal dengeyi yeniden sağlamak için bu şart. Hula örneğinde görüldüğü gibi yaban kuşları en ufak bir değişikliği hemen değerlendiriyor ve ona uyum sağlıyor. Önümüzde büyük bir fırsat var. Bir zamanlar Türkiye’nin en zengin sulak alanlarından olan Amik’in en azından bir kısmını önümüzdeki yıllarda yeniden doğaya armağan edebiliriz. Belki o zaman turnalar Hatay’a da geri döner. Tıpkı Hula Vadisi’ne döndükleri gibi…

(*) SÜREYYA İSFENDİYAROĞLU, DOĞA DERNEĞİ BİLİM KOORDİNATÖRÜ
(**) THOMAS KRUMENACKER www.krumenacker.de

Yazı: Süreyya İsfendiyaroğlu Fotoğraf: Thomas Krumenacker

Fotoğraf: Güneşin ufka yaklaşmasıyla turnalar (Grus grus), Hula Vadisi’nde geceleyecekleri alana doğru hareketleniyor. Gruplar giderek kalabalıklaşacak, günbatımında vadiyi turna çığlıkları dolduracak.

Atlas Eylül 2012 / Sayı 234

Foto Galeri

[Not a valid template]

Paylaş: