İznik, Göldeki Bazilika

İznik, Göldeki Bazilika

İznik Gölü’nde keşfedilen bazilika Aziz Neophytos Kilisesi mi, yoksa İznik Konsili’nin toplandığı Konstantin Sarayı’nın bir parçası mı? Heyecan uyandıran konuyu uzmanları Atlas için yazdı.

Yazı: Mustafa Şahin – Emine Tok – Şahin Kılıç / Fotoğraf: Ali Ethem Keskin

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarihi Kültürel Mirası Tespit ve Havadan Fotoğraflama Çalışmaları” kapsamında çekilen hava fotoğraflarını değerlendirirken, antik dönemde Askania Gölü olarak anılan İznik Gölü’nün kıyıdan yaklaşık 20 metre açığında anıtsal bir yapıya ait kalıntılar tespit ettik. Keşiften birkaç gün sonra helikopterle havadan yaptığımız detaylı incelemede yapı objektiflere daha da net yansıdı. Fotoğrafları doğru zamanda çekmiştik; mevsim nedeniyle sular yaklaşık iki metre çekilmiş ve sıcaklığın düşmüş olmasından dolayı suda yaşayan planktonlar görüşe olanak verecek ölçüde azalmıştı. Görüş seviyesini düşürecek herhangi bir engel yoktu. Söz konusu alanda bir yapıya ait kalıntıların olduğunu, burada yaşayanlar elbette biliyordu. Kalıntılara ait mimari bloklar uzun bir süre burada yüzenlerin soluklanması için bir bekleme noktası olmuş, zaman zaman balıkçıların sandalları mimari bloklara sürtünmüştü. Ama bugüne kadar kimsenin fotoğrafa genel çerçeveden bakma fırsatı olmamıştı; 2 metre mesafeden bakınca da birkaç taş bloğun yan yana durması dışında görenler açısından herhangi bir anlam ifade etmemiş olmalıydı. Hava fotoğrafları ile ilk kez alana bütüncül bakma şansı yakalandı ve böylece sualtı arkeolojisi alanında son yılların önemli keşiflerinden birisi gerçekleşti.

Günümüzde “Senato Sarayı” olarak tanımlanan bölgenin 500 metre kadar doğusunda, su seviyesinin yaklaşık iki metre altındaki kalıntılar, havadan planını net bir şekilde ayırt edebildiğimiz, doğu-batı doğrultusunda uzanan anıtsal bir bazilikaya aitti. Bu anıtsal yapı yaklaşık 30×19 metre boyutlarındaydı, diğer bir ifade ile yaklaşık 600 metrekarelik kapalı bir alanı kaplıyordu.

Korunagelmiş haliyle yapı, ortadaki daha geniş ve olasılıkla yüksek üç nefe sahiptir. Naosun (orta nef) doğusundaki apsis, içte dairesel formlu, dışta ise düz bir duvarla kılıf içine alınmıştır. Apsisin iki yanında ayin için kullanılan malzemelerin saklandığı pastophoria odaları bulunur. Naosun batısında bir narteks (giriş), bunun önünde, kısmen narteks duvarından daha içeriye çekilmiş, üç birimli bir mekân yer alır. Hava fotoğrafları, bazilikanın bütün birimlerinin, çöken üst yapıya ait moloz ile kaplı olduğunu net bir biçimde göstermektedir.

Göl içinde keşfettiğimiz bazilika planı, kullanılan malzeme ve ölçüleri ile Roma İmparatorluğu toprakları genelinde yaygın olarak uygulanan Erken Hıristiyanlık dönemi kiliselerinden biri olmalıdır. Çoğu günümüze özgün hali ile ulaşamamış bu yapılar, başlangıçta, küçük bazı yöresel farklılıklar dışında ortak plan özellikleri yansıtır.

Bazilikanın yakındaki bir benzeri, İznik’te (Nikaia) günümüze kadar ulaşabilmiş en eski kilise olarak kabul edilen Hagia Sophia (Ayasofya) Kilisesi’dir. Megale Ekklesia olarak da anılan Hagia Sophia depremler, zaman içinde yapılan çeşitli ek ve onarımlar nedeniyle özgün durumunu koruyamamış olsa da genel plan itibariyle benzerdir.

Aziz Neophytos adına yapılan bazilikanın, İznik Gölü’nün sularına İS 740 yılındaki depremle gömüldüğü tahmin ediliyor. Antik kaynaklar, azizin naaşının sonraki yıllarda başka bir kiliseye taşındığını yazıyor. Nitekim, sualtı fotoğrafları bazilikanın mezarlarından birinin kapağının açık olduğunu gösteriyor.

Aziz Neophytos adına yapılan bazilikanın, İznik Gölü’nün sularına İS 740 yılındaki depremle gömüldüğü tahmin ediliyor. Antik kaynaklar, azizin naaşının sonraki yıllarda başka bir kiliseye taşındığını yazıyor. Nitekim, sualtı fotoğrafları bazilikanın mezarlarından birinin kapağının açık olduğunu gösteriyor.

İmparator Konstantin ve onu takip eden imparatorlar zamanında Kutsal Topraklar dahil olmak üzere bu tip yapılar hızla artarak yaygınlaşmıştır. Günümüzde İsrail’de bulunan Magen’deki kompleksin merkezinde yer alan bazilika da İznik’te bulunan bu yapı ile ortak özellikler taşır. İlk evresi İS 4. yüzyıl sonu- 5. yüzyıl başına tarihlenen bu bazilika da üç neflidir, doğusunda kısmen içe çekilmiş apsisi, pastophorialar, batısındaki nartheksi ve atriumu (iç avlu) ile aynı tasarımın ilk temsilcilerindendir. Ürdün Gerasa’da Aziz Theodor Kilise Kompleksi’ndeki, İS 496’da yapılan üç nefli bazilika ile İS 529-533 yıllarına tarihlenen Vaftizci Yahya Kilise Kompleksi’ndeki bazilikaların apsis planlamaları da kısmi farklılıklarla ortak özellikler taşır.

Nikaia Bazilikası ile benzer özellikler gösteren bir diğer erken Hıristiyanlık dönemi kilisesi de Hıristiyanlığın Anadolu’da oluşturduğu ilk cemaatlerden biri olan Sardis’tedir. İS 4. yüzyıl sonu, 5. yüzyıl başında inşa edilen bu yapının da planı aynı tasarımın parçasıdır.

İznik Hagia Sophia Kilisesi’nde olduğu gibi, üç nefli Helenistik bazilikal planda apsisin dairesel ya da cepheli olarak dışa yansıdığı anıtsal bazilikalar içinde başkent Konstantinopolis’teki İS 463 yılına tarihlenen Studios Bazilikası ve önemli merkezlerden Selanik’teki İS 5. yüzyıla ait Akheiropoietos Bazilikası benzer plan şemasının ilk örnekleri arasında yer alır.

Henüz sualtı araştırmaları veya arkeolojik kazılar yapılmadığı için birçok soru işareti olsa da sıraladığımız benzerliklerden yola çıkıldığında söz konusu bazilikanın Erken Hıristiyanlık döneminin tip projelerinden olduğu, apsis bölümünün daha çok güneydeki ilk dönem örneklere benzediği söylenebilir. Elbette yapının üzerinde ve çevresinde bulunan yıkıntıların temizlenmesi ile durum daha da netlik kazanacaktır. Ancak bu döneme ait tüm bazilikaların zemininin mozaikler ile kaplı olduğu düşünüldüğünde, burada yapılacak temizliğin ardından mozaik döşemelerle karşılaşmak sürpriz olmamalıdır.

Roma imparatorları Diocletianus ve Galerius’un buyrukları ile Hıristiyanların çektiği eziyetler yarım yüzyıl boyunca Nikaia (İznik) ve Nikomedia’da (İzmit) da sürmüş ve bu eziyetler birçok insanın yaşamını yitirmesine neden olmuştu. Bu kurbanlardan biri de yaklaşık İS 303 yılında şehit (martir) edildiği tahmin edilen Neophytos’tu. Hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Neophytos, İznik ve bölgenin bilinen ilk azizlerinden biriydi. Rivayete göre dokuz yaşındayken Hıristiyanlar için kutsal ruhun temsilcisi kabul edilen bir güvercin Neophytos’un yanına gelmiş, o da güvercini takip ederek Olympos Dağı’nda (Uludağ) bir mağaraya kadar gitmişti. Mağaranın içerisindeki vahşi hayvanları mucizevi bir şekilde kovup 15 yaşına kadar mağarada inzivaya çekilen Neophytos daha sonra Tanrı’nın buyruğu ile İznik’e giderek orada Hıristiyanlık inancını öğretmeye ve yaymaya çalışmıştı. Rivayete göre Hıristiyanlığın yasak olduğu bu dönemde Romalı askerler tarafından yakalanan Neophytos türlü işkencelere maruz kalmıştı. İşkenceler arasında ağaca asılma, kamçılanma ve demir çengellerle derisinin yırtılması vardı; ancak her yaralanmada mucizevi bir şekilde yaraları iyileşiyordu. Neophytos’un en büyük mucizesi ise üç gün üç gece boyunca kızgın bir fırında bekletilmiş ve vahşi hayvanlarla aynı yerde tutulmuş olmasına rağmen ölmemesiydi. En son askerler tarafından İznik Gölü kıyısına götürülen Neophytos orada mızrak ya da kılıç darbeleri ile şehit (martir) edilir. Öldürüldüğünde 16 yaşında olduğu tahmin edilen azizin ölürken bile başını yerden kaldırarak gölde balık tutan bir balıkçının Hıristiyan olması için dua ettiği rivayet edilir. Ortaçağ boyunca Kudüs’e hacca giderken Batılılar Neophytos’u ziyaret etmek üzere İznik’e gelmişler, İznik halkı ve yöneticileri zor anlarında kenti korumak üzere Neophytos’un kilisesini ziyaret ederek dua etmişlerdi.

Özellikle Ortodoks Hıristiyanlar için çok büyük bir öneme sahip Aziz Neophytos’un anısına, her 21 Ocak’ta Ortodoks kilisesi tarafından düzenli olarak ayinler düzenlenir.

Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu içinde serbest inanç haline geldiği 313 Milano Fermanı’ndan sonra Aziz Neophytos anısına, kentin dışında, göl kıyısında şehit edildiği yerde bir kilise inşa edildiği bilinmektedir. Yeri bilinmeyen bu kilise büyük bir olasılıkla tespit ettiğimiz bazilika ile keşfedilmiş olmaktadır. Söz konusu kilise olasılıkla İS 740 yılında büyük deprem ile yıkılarak gölün derinliklerine gömülür ve o tarihten sonra yeri unutulur.
Yazılı kaynaklarda, İS 8. yüzyılda Aziz Neophytos’un naaşının, kendi kilisesinden alınarak, yine İznik’te bulunan Koimesis Kilisesi’ne taşındığı ve oraya defnedildiği anlatılır. Bugüne kadar naaşın neden taşındığı bilinmemekteydi. Sualtı görüntülerini çeken Ali Ethem Keskin ve Recep Şen “Mezarlardan birinin kapağının açık olması daha önce içine girildiğini gösteriyor” diyor. Bu mezarın boş olması, antik kaynaklarda rivayet edilen naaşın taşındığı bilgisini doğruluyor. Bu durum bir yandan bazilikanın Aziz Neophytos’a ait olduğu savımızı güçlendirirken, diğer taraftan naaşın neden taşınmış olduğuna açıklık getirir; depremle bazilika yıkılıp kalıntıları gölün sularına gömülünce, naaş bulunduğu yerden alınarak yeni yerine nakledilmiş olmalıdır.

Bazilikanın planı, bulunduğu yer ve yazılı kaynaklar birlikte değerlendirildiğinde, Aziz Neophtos’un mezarının üzerine inşa edildiği söylenen kilise olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu olan İznik gibi hem bilinmeyenleri hem de sürekli yeni yapı kalıntıları ortaya çıkan bir kent olduğunda, farklı olasılıkları göz önünde bulundurmak gerekir.
Örneğin, yazılı kaynaklarda bahsedildiği halde, yerini tam olarak bilmediğimiz, bu konuda farklı görüşlerin bulunduğu bir diğer önemli yapı I. Ökümenik Konsil’in yapıldığı ve I. Konstanin’in bazilikasının da yer aldığı saraydır. Bu bazilika sualtında ilk göründüğünde, Bizans dönemi uzmanı Prof. Anthony Bryer’ın göl kıyısı ile sur duvarları arasına lokalize ettiği Konstantin Sarayı ve Bazilikası olabileceği fikri de bu nedenle hepimizi heyecanlandırdı.

Ancak her koşulda deprem ile üst örtüsünün çökerek zemini kapladığı bazilika, enkazın kaldırılması durumunda mozaik kaplı zemin döşemesi de dahil olmak üzere, bütün birimleri ile sualtında görülebilir hale gelecektir. İznik ile birlikte Bursa’nın kültür ve dinler tarihi açısından önemli bir çekim merkezi olmasına da katkı sağlayacak bu yapıda yapılacak arkeolojik çalışmalar büyük önem taşımaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı’mızın takdir edeceği gibi, Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nde, burada uzun soluklu bir projeyi üstlenecek ve yürütecek bir sualtı arkeoloji ekibinin bulunması Bursa’nın bize sunduğu önemli avantajlar arasındadır.

(*) Prof. Dr. Mustafa Şahin, Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü / Yard. Doç. Dr. Emine Tok, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü / Yard. Doç. Dr. Şahin Kılıç, Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü.

Atlas Mart 2014/SAYI:252

Fotoğraf Galeri

Paylaş: