Türkiye Balık Atlası

Kitap

Türkiye’deki suların ve İstanbul’un deyim yerindeyse en özel balığıdır. Boğaz sularının sultanı olarak adlandırılan lüfer, vaktinde avlamak için uğruna gümüş zoka döktürülmüş, edebiyatımıza girmiş çok renkli bir balıktır.

Önemli edebiyatçılarımızın lüferle ilgili ya önemli bir anısı, ya da lüferi yazmışlıkları vardır. Mesela Ahmet Rasim bir gazete yazısında, sıkı bir pazarlıkla iki buçuk okka alıp eve gönderdiği lüferin nar gibi kızarmış ızgarasının hayaliyle bütün bir gün yaşadığını yazar. Ancak akşam eve gittiğinde büyük bir hayal kırıklığı bekler üstadı. Çünkü balıklardan pek anlamayan “aşçıbaşısı” ne yazık ki lüferi palamut sanmış ve dilim dilim doğrayarak tavasını yapmıştır. “Aman efendim, çıldırmak işten değil”dir. Çünkü üstat lüfer mevsiminde palamut alacak adam değildir öncelikle. Hem lüferi palamut zannetmek de ne demektir?

Üstat başka bir gün, geçenlerde aldığı o iki buçuk okkalık lüferin başına gelenleri anlattığında, balıkçısı bir filozof edasıyla yanıt verir: “Anladım, anladım. O herife sen armut da versen tava eder!”

İstanbulluların mehtaplı, mehtapsız gecelerde sandallarıyla lüfer avına çıkması, eski zamanların en önemli eğlencelerinden, ritüellerinden biridir. Özellikle Kanlıca Koyu’nu dolduran kandillerle aydınlatılmış irili ufaklı sandallar, bir şehrayini andırır. Ortalık bir ışık operasıdır. Çünkü eğer oltalara lüfer vurmuyorsa, ava çıkanlar, sesi güzel olanların söyledikleri şarkılar ve gazellerle eğlenirlerdi. Kanlıca çın çın çınlardı.

Bu ışık operasından belki de en çok Ahmet Hamdi Tanpınar etkilenmiştir. Huzur adlı romanında kahramanlarını (Mümtaz, Nuran ve Tevfik Bey) lüfer avına çıkartır Tanpınar: “Eylül sonlarına doğru lüfer avı Boğaz’ı tatmak için yeni bir vesile verdi. Lüfer, Boğaz’ın belki en cazip eğlencesidir.