50 Simgeyle Anadolu Tarihi

Kitap

Fotoğraf / Sinan Çakmak

Bizans gitmişti. Gitmişti ama Ayasofya duruyordu. Osmanlı, Bizans’tan sonra bu yapıya yaklaşabilen bir mimari eser yaratamamıştı. Mimar Sinan’ın “kalfalık zamanımın eseridir” dediği Süleymaniye Camii Ve Külliyesi başka bütün özellikleriyle birlikte Osmanlı düşünüşünde böyle bir boşluğu da kapatabilen ilk mimari eserdir. Süleymaniye’nin yapımından önce Ayasofya’yı onaran Sinan bu yapının hem güçlü yanlarından yararlanmış, hem de Ayasofya’nın zayıf yanlarını kendi eserinde çözmüş… Bununla birlikte, Ayasofya’dan başka, Süleymaniye ölçüsüne yükselebilen hiçbir Bizans eseri de bulunmuyor İstanbul’da.

Süleymaniye mimari dünyayı ve kent bilimcileri yapı özelliklerinden önce yer seçimiyle etkileyen bir eser oldu. Süleymaniye’yi oluşturan yapılar bir yamaca yayılmış. Böyle bir alan, mimarların çoğu için bir bela, engellerin beteridir. Sinan sorun sayılanı olanağa çevirmenin mimarı olarak tarihe geçmiş. İstanbul’a Haliç’ten, Marmara, Topkapı Sarayı ya da Boğaziçi’nden bakan herkes Süleymaniye’yi görür. O yüksek tepenin üzerinde kentin karakterini belirleyen yapılardan biridir. Dolayısıyla sizin onu gördüğünüz her noktadan o da sizi görür.

Süleymaniye bir birikimdir. Bir devşirme Hıristiyan olarak saraya getirilmiş olan Sinan, bu birikimin ilk nüvelerini Kanuni’yle birlikte başka ülkelere yaptığı dört savaş seferinden almış denebilir. Savaşa giden askerler başka ganimetlerle döner; Sinan oralardaki köprüleri, tapınakları, okulları gözlemleyerek dönmüş ve o döneme göre hayli ileri bir yaş sayılan 48 yaşında baş mimarlığa getirilmiş.

Cami, medrese, kütüphane, hastane, hamam, imaret, hazire ve dükkânlardan oluşan bu külliyenin bugün turizm geliri getiren kesitiyle öteki parçaları arasında korunma ve kullanım bakımından aklı ve vicdanı olan her insanı dehşete düşürecek farklar var. Örneğin medreseler ve külliyenin hamamı (hamam şimdilerde turistik olarak “mix / kadın-erkek aynı günde” duyurularıyla kullanılıyor) her nasılsa özelleşmiş. Medreselerden bir kısmı hoyratça kullanılıyor (depo, imalathane, dükkân, lokanta vb). Sinan’ın bu eserlerinin içinde yapılan değişiklikler; “restorasyon” adı altında yapılan bozumlar da üstüne tüy dikiyor.

Süleymaniye’nin içi önce akustik demektir. En ufak tını, neredeyse hiçbir ses değeri kaybetmeden bu devasa iç mekânı boydan boya geçer. Mihrap bölümünün duvarlarındaki vitraylar, dönemin cam üstatlarından biri olan Sarhoş İbrahim’in elinden çıkmıştır. Duvardaki hat yazıları dönemin ve tüm dönemlerin hat ustalarından biri olan Ahmet Karahisari ve öğrencisi Hasan Çelebi’nindir.

Sinan’ın dahiyane buluşlarından biri der camide yanan yüzlerce kandilin yarattığı isi bir noktada toplayacak bir sistem yaratması, caminin pencereleriyle ışıklandırma arasındaki bu ince ilişki mimarlık tarihinin kayıtlarına “biricik” olarak geçmiş. Camideki kandillerin çıkaracağı yağ ve benzeri kokuyu gidermek için 300 devekuşu yumurtası kullanılıyor. Bir zamanlar bu devekuşu yumurtaları nakışlıymış; şimdi cavlak beyaz; zaten kandil yerine de ampul kullanılıyor. Tabandaki halılar Anadolu’dan Küre’den, halıların altındaki hasırlar Mısır’dan gelmiş. Ancak bu halılar şimdi camide değil. Kubbelerdeki billur toplarla caminin ışıklandırma sistemi, insanda daima bir sonsuzluk duygusu yaratmayı amaçlamış…

Caminin dört minaresi ve bu minarelerde toplam on şerefe var. Mimar Sinan’la aynı dönemde yaşamış, Süleymaniye’nin yapımına tanıklık etmiş ve bu yapı topluluğuyla ilgili yazmış olan Celalzade Mustafa Çelebi, Tabakat-ul Memalik ve Derecat-ul Mesalik adlı eserlerinde “dört minarenin, dört İslam halifesini, on şerefenin de cennete gidecek on İslam bilginini simgelediğini” yazıyor.

Süleymaniye’de, I. Süleyman’ın, karısı Hürrem Sultan’ın ve başka Osmanlı zevatının yanı sıra bir de Sinan’ın kendi eliyle, kendisi için yaptığı türbe var. Tevazunun yücesidir!

İçindekiler