50 Simgeyle Anadolu Tarihi

Kitap

Fotoğraf / Ayvansaray / Gökhan Tan

Osmanlılar Konstantinopol’ü (İstanbul) ilk kez I. Bayezit (Yıldırım) zamanında kuşattı, alamadı ama vazgeçmedi de. Yıldırım, 1391’de ve sonraki yıllarda kuşatmayı yeniden denedi. Onu II. Murat izledi fakat başaramadı. İstanbul o dönemin sadece coğrafi değil, ekonomik, askeri, siyasal ve sosyal egemenlik ilişkileri bakımından hem Bizans’ın, hem de onu çevreleyen ve Bizans topraklarının neredeyse tümünü ele geçirmiş olan Osmanlı Devleti’nin vaz geçemeyeceğe bir öneme sahipti. Bu nedenle Osmanlı’nın İstanbul’u alması sadece bu kentle doğrudan bağıntılı devletlerle olan ilişkileri değil, Çin’den Akdeniz’e, İran’dan Turan’a dek bütün ilişkileri yeniden belirledi.

II. Mehmet’in (Fatih) İstanbul kuşatması incelendiğinde, şöyle demek neredeyse kaçınılmaz oluyor: “O sadece ve sadece İstanbul’u almak için tahta çıkmıştır.” 19 yaşında padişah tacını giydiğinde, adeta adanmış bir tavırla olanca imkânını İstanbul’un fethine vakfetti. Önce, İstanbul Boğazı’na Boğazkesen Hisarı’nı (Rumeli) yaptırdı. Elindeki donanmayı okyanus aşırı bir uzun sefere çıkarcasına neredeyse yeniden yarattı. İstanbul’un sağlam surlarını yıkabilmek için o günün bütün teknik imkânlarını aşan büyüklükte toplar yaptırdı. Sonunda kendi coğrafyasında olabilecek en gelişmiş silahları ve bütün ordu gücüyle İstanbul surlarını karadan ve denizden kuşattı.

Bizans yönetim merkezinin altındaki Sarayburnu’yla Haliç kıyısı boyunca uzanıp Ayvansaray’ı, Marmara kıyısı boyunca Yedikule’yi deniz cephesinden saran sağlam sur duvarları, karadan Topkapı’ya uzanıyordu. Kenti çevreleyen 22 kilometrelik bu devasa duvar, kara kesitinde hendeklerle desteklenmişti. İki aya yakın bir zaman boyunca, şaşırtıcı bir inat ve kazanma tutkusuyla Osmanlı, Bizans kentini topa tuttu. Bizanslılar ellerindeki bu son kaleyi verdiklerinde bölgedeki her şeylerini kaybedeceklerinin farkındaydı. Başka ülkelerden gelmesi gereken destek, dostlar, müttefikler çare olmadı. 29 Mayıs 1453’te Osmanlı askerleri İstanbul’a girdi.

Kuşatmanın günlüğünü de tutan Bizanslı tarihçi Barbaro’ya göre; “güneş doğarken Türkler, topçu ateşinin San Romano kapısı çevresinde yerle bir ettiği surlardan kente girdi.” Burası Blakernai (Blachernae) Sarayı’nın girişiydi.

Osmanlı Devleti, yaygın olarak söylendiği üzere çok zengin bir Bizans kentine girmemişti. Bizans’ın bu kenti, çürümüşlüğün dışavurumuna dönmüştü. Yıkılmış saraylar, harabe bir mimari, gözden düşmüş ticaret meydanları, sağa sola devrilmiş devasa sütunlar… Osmanlı başkentinin Edirne’den İstanbul’a taşınması, burada eskiyle yeni gelenler arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesini de birlikte getirdi.

Kuşatmadan önce kenti korkuyla terk eden Rumların geri dönmesi sağlandı, dahası Anadolu’da ve Trakya’da yaşayanların bir kısmı da kente getirildi. Osmanlı zanaatkârlara, ustalara, dahası bu boyutta bir kent için gerekli nüfus birikimine olan gereksinimi daha başında saptadı. Öyle ki 17. yüzyılda nüfus hareketi bakımından İstanbul Londra, Paris gibi kentleri aşmıştı.

Burada yaşayan Rumların bir söyleyişi bir süre sonra, tarih boyunca Byzantion ya da Konstantinopol olarak söylenen kentin adını değiştirdi: Rumların “Eis ten polin / kente doğru cümlesi” İstanbul’a dönüştü.

İçindekiler