50 Simgeyle Anadolu Tarihi

Kitap

Fotoğraf / Sinan Çakmak

Roma İmparatorluğu’nun bölünmesiyle, İstanbul Doğu Roma, yaygın söylenişiyle Bizans İmparatorluğu’nun başkenti oldu. Bizans’ın resmi din olarak Hıristiyanlığı kabul etmesiyle kentte birçok kilise yapıldı ancak bunlar arasında aşılamayan tek yapı, bu özelliğini bugün de koruyabilen Ayasofya (Hagia Sophia) Kilisesi oldu.

Hükümdarların yaptırdığı her dinsel yapı, onu yaptıranın “tanrının gücünü bu dünyada ben temsil ediyorum” demesinin bir simgesi olarak da okunuyor. Roma’daki Pantheon bunu simgeliyordu. Yeni başkente de böylesi bir yapı gerekliydi, hatta daha fazlası; o dünyanın yeni merkezini işaret ediyor, İmparator Justinianos’un dünyayı Roma İmparatorluğu altında toplama idealini simgeleyecekti. Ayasofya’nın açılış törenini, Bizans’ın kendini dünyaya bir kez daha duyurmasının da vesilesine dönüştüren İmparator Justinianus’un, konuşmasında bilinçaltını bastıramayıp Hazreti Süleyman’a hitaben, “seni geçtim Süleyman” diye bağırması, egemenlik çatışmalarıyla, mimari arasındaki ilişkinin yansıması olarak da değerlendiriliyor.

İS 532 - 537 yılları arasında inşa ettirilmiş bu yapının planları ve mimarisi, aynı zamanda bu coğrafyadaki o dönemin bazı matematikçilerini de tanımayı sağlıyor. Tralleisli (Aydın) mimar ve matematikçi Anthemius ve Miletoslu geometri bilgini İsidorus kilisenin baş mimarlarıdır. Bina yapıldıktan bir süre sonra meydana gelen bir depremde hasar görünce, bu kez işe, İsidorus’un yeğeni genç İsidorus katılıyor. Onun hesap gücüyle kubbe kasnağı yükseltiliyor ve binaya binen ağırlık azaltılıyor.

Ayasofya’nın üst katındaki Gynecceum (kadınlar bölümü) hem mozaik ve süsleme bakımından en zengin bölümlerden biridir, hem de o yükseklikten yapının diğer bölümlerini izlemek baş döndürücüdür. İç narteks ve yan nefleri altın yaldızlı geometrik ve bitkisel motifli mozaikler süsler. 9-12. yüzyıllarda yapılan figürlü mozaikler İmparator Kapısı üzerinde, apsiste, çıkış kapısı üzerinde ve üst kat galeride görülmektedir. Üst galerideki Meryem Ana’nın ve Vaftizci Yahya’nın da temsil edildiği büyük mozaikte İsa Peygamber’in yüzünün sağ ve sol yarıları birbirinden farklı olarak temsil edilmiştir.
Ayasofya’nın sütunları Efes Artemis Tapınağı’ndan, Heliopolis’teki Güneş Tapınağı’ndan Balbek’ten ve dünyanın değişik coğrafyalarından toplanarak buraya getirilmiş. Duvarlarda kullanılan değişik renkten ve farklı yataklardan getirilmiş mermerlerle, bu sütunların birleşimi, insanı afallatan bir görünüm sergiliyor.

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde, Ayasofya’nın güney tarafında bulunan ve üzerinde dört farklı melek resim bulunan yapının gizemine de yer vermiş:

“Bila teşbih (rivayet) yılda bir direğin üstünde bulunan Cebrail doğuya doğru kanat çırpıp bağırınca o tarafta bolluk, İsrafil resmi kanat çırpınca batıda kıtlık, Mikail melek aynısını yapınca kuzeyde bir kahraman çıkarmış, Azrail melek aynısını yapınca da dünya çapında veba salgını çıkar birçok kayıplar verilirmiş.” Çelebi, Ayasofya’ya pek çok bakımdan yer vermiş. Yapıdaki mozaikleri de anlatmış olması, buradaki mozaiklerin, kilisenin camiye çevrilmesinden sonra da hayli zaman kapatılmadığı biçiminde yorumlanıyor.

“Kutsal Bilgelik”e ithaf edilen bu kilise, 916 yıl boyunca Bizans İmparatorluğu’nun en prestijli yapısı, Ortodoks dünyasının merkezi oldu. İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya Cami-i Kebiri (kebir: büyük, ulu) adıyla cami olarak kullanılmaya başlandı. İstanbul’un en büyük camisi olan bu yapı 1935’te müzeye dönüştürüldü ve bugün kenti yeryüzünde temsil eden en görkemli simgelerden biridir.

İçindekiler