Çabucak ahşap pencereyi açarım, gıcırtılıdır kerata. İki katananın çektiği faytonun arkasından bir süre öylece bakarım. Takur tukur tükenene kadar nal seslerini dinlerim. Bizim orası yokuştur, faytoncu kırbaç şaklatmak yerine çıngırakla uyarır atları. Atlar bilir ki, yürümezse kırbaç gelir, merak etme, atlar da yürür zaten. Çıngırağın sesi bir çınlar, sonra da giderek solan ateşböceği gibi kaybolur karanlığın avuçlarında.
Dünyadaki sesler, sedalar usul usul azalıyor, sessizce yitip gidiyorlar. Onların yerine, çoğu yalnızca gürültü sayılabilecek kendi yarattığımız sesleri koyuyoruz. Dünya ahvali bu ya, ne acı! Sığırcıkların kış dansı yaparken gökyüzünde kanatlarıyla patırdattıkları şarkıyı işitememek. Şehirler öyle; yıllarca kafa patlatıp içten patlamalı motoru keşfeden insan, kulaklarında giderek daha yüce patırdayan gürültüye çoktan alıştı. Şikâyeti yok gözüküyor. Aklına esip de vapura binerse eğer, martı sesleri de varmış diyebiliyor. Martı insana yakın, çere çöpe alışkın bir hayvan. İnsanın atması gereken çığlığı martı atıyor belki de.
Bari uzak vadilerde, ormanlarda kalsaydı vahşi sesler. Oralarda bile dozer homurtuları derenin şırıltılarının, çakalın ulumalarının, kuş cik ciklerinin yerini alıyor. Bu ıssızlık, bu sus pus, cıvıltısızlık, iyiye alamet değil. Ölüm sessizliği derler ya hani, işte tam o söze uygun.
Dünyadaki kokular da azalıyor. Reis Seattle, Amerikan başkanına yazdığı mektupta bunu kastetmişti. Her tarafta insan kokusunun egemen olduğundan söz etmişti. Ağaçların gövdelerine, kırlara, şuraya buraya yalnızca insan kokusu sindiğinde, bu durum, insanlık için sonun başlangıcıdır demişti.
Egzoz sesini dinlemek için kulağını tampona dayayan insan görmüştüm, ama kokusunu sevene rastlamadım henüz.
Madam ve mösyö! Kızılderili reisleri ne bilge adamlarmış. Nasıl da olacakları bilmişler ve söylemişler. Uygarlığın okumuş, teknolojiyle donanmış adamları nasıl da yok etmişler onları. Nasıl da, o zamanın âlimleri, aydınları, uzun sakallıları, ihtilalcileri, liberalleri, Kızılderili katliamına sessiz kalmış, çoğu zaman onaylamış. Nasıl da bu gerçekten habersiz büyümüş yüzyıl.
Arkamda karmaşık bir gün, çılgın bir şehir bırakır, bir deniz geçerim her akşam. Sonra ıssız, çoktan karanlığa kalmış ve yosun tutmuş, dik merdivenli o Terk Edilmiş Köpekler Sokağı’nı hızlı adımlarla çıkarım. Ormanın kıyısına değin tırmanırım. Şimdi artık, arkamda yalnızca büyüyen bir ay vardır.
Özcan Yüksek