Bergama’dan Ayvalık’a

Bergama’dan Ayvalık’a

Atlas ve Renault Talisman, çam ormanlarından Ege kıyılarına uzanan özel bir tur düzenledi. Katılımcılar 6-8 Mayıs 2016 tarihleri arasında Bergama ve Ayvalık’ın eşsiz doğa ve kültür rotalarını keşfetti.

Yazı: Adnan Bostancıoğlu / Fotoğraflar: Levent Kulu

Macera, Atlas’ın yayın direktörü Murat Köksal’ın telefonla arayıp Ayvalık çevresinde bir etkinlik yapılacağını haber vermesiyle başladı. Renault’yla birlikte düzenlenen özel bir gezi için rota belirlenecekti ve hiçbir şeyi tesadüfe bırakmak istemiyor, çalışmaya şimdiden başlamak istiyordu. Kozak Yaylası’nın doğru bir tercih olacağını söyledim. Ardından da birlikte Atlas ve Renault Talisman’ın düzenlediği “Hayatın Akışını Duruşun Belirler” etkinliği için yörede ön keşif yapmaya giriştik. Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in desteğiyle yöreyi karış karış bilen Yasin Akgöl bize eşlik etti. Hangi köylere gidileceğini, nerede yemek yeneceğini, nerelerin görüleceğini belirledik ve bir plan oluşturduk. Artık “Hayatın Akışını Duruşun Belirler” turu için hazırdık…

Yaklaşık 40 gazeteci ve misafirin katıldığı etkinlik için 12 araç tahsis edilmiş. Konforlu arabalar, “makam arabası” desek yeridir. İlk grup misafir Şeytan Sofrası’na giden yol üzerindeki Murat Reis Oteli’ne yerleşti. Otel, 1970’lerin başında hizmete girmiş, Ayvalık’ın en eski turistik tesislerinden. Otelin önü bir koy. Geçen yıl sıkı bir restorasyondan geçmiş, modern bir mekân olmuş. Yeşil Kundura, lisansörlüğünü ve distribütörlüğünü yaptığı Sebago marka ayakkabılardan birer çift bırakmış. Ekip akşam yemeği için otelin restoranında toplandı. Çoğu birbirini tanıdığı için tanışma, kaynaşma faslına gerek kalmadı, eğlenceli bir yemek oldu.

Ertesi sabah kahvaltının ardından lobide buluşuldu. Değişik renklerde 12 Renault Talisman otelin önünde bizi bekliyordu. Dörderli gruplar halinde önceden belirlenen arabalara bindik. İstikamet Kozak Yaylası’ydı. Ayvalık-Burhaniye yoluna çıkınca birkaç kilometre sonra sağa dönüş var; tabelayı kaçırmak mümkün değil. Oradan dönüp Bergama yoluna çıktık. Yolun ilk üçte birlik bölümü Ayvalık sınırları içinde, sonra İzmir il sınırına ulaşıyorsunuz ve Bergama köyleri başlıyor. Bitki örtüsü de bu ayrıma ayak uydurmuş. Ayvalık sınırları içinde -tahmin edileceği üzere- zeytin ağaçlarının arasından ilerleyen yol, Bergama’ya geçince çam ormanına giriyor. Ormanın dikkate değer bir bölümü de fıstıkçamlarından oluşuyor.

cunda3
Küçükköy beldesi tarihi dokusuyla dikkat çekiyor.
İlk molayı yol üzerindeki Demircidere Köyü’nde veriyoruz. Hoş bir meydanı var. Ağaçların gölgelediği bir çay bahçesi, hemen yanında köyün etnoğrafya müzesi. Bu müzenin girişinde iki büst karşılıyor ziyaretçileri: Mevlana ve Hacı Bektaş Veli. Müzede daha ziyade geleneksel kıyafetler ve ev eşyaları sergileniyor. Demircidereliler hem çamfıstığı işi ile uğraşıyor, hem de küçük çaplı da olsa üzüm yetiştiriyorlar.

Çamfıstığı konusuna ayrı bir başlık açmak lazım. Çamfıstığı, Kozak çevresinin başlıca geçim kaynağı. Piyasa değeri ziyadesiyle yüksek olan bir üründen söz ediyoruz. Kilosu 100 liranın üzerinde. Üstelik toplam üretimin sadece yüzde beşi iç piyasaya veriliyor, kalanı ihraç ediliyor.

Ağacın literatürdeki ismi Pinus pinea. Boyu 20 metreye yakın, geniş tepeli bir ağaç. Göze hoş gelen bir görüntüsü var. Ayrıca “vefakâr” bir ağaç. Sekiz-on yaşından itibaren ürün vermeye başlıyor, 80-100 yaşına kadar devam ediyor. Fıstık da iç pilavda, zeytinyağlı dolmada, aşurede, irmik helvasında kullanılan fıstık. Dünyada sadece kuzey Akdeniz havzasında yetişiyor. Türkiye çamfıstığı üretiminde İspanya’dan sonra ikinci. Kozak Yaylası’nın yanısıra Aydın, Muğla, Antalya ve Kahramanmaraş’ta da yetiştiriliyor. Kozaklılar, fıstık kalitesi konusunda iddialı; “en iyi fıstık bizim buralarda yetişir” diyorlar.

Ürünü toplamak biraz meşakkatli. Kasım-aralık gibi başlıyor hasat, mayısa kadar sürüyor. Ağaç yüksek. İnsan merak ediyor, 20 metre yukardaki kozalaklar nasıl toplanıyor diye… Yasin anlattı: Ucu kancalı uzun bir sopayı kullanarak ağacın tepesine tırmanıyorlar. Erbabı, birkaç saniye içinde ulaşıyormuş tepeye. Yasin “buralarda fıstıkçamına tırmanamayana kız vermezler” dedi. Hal böyle olunca, yörenin gençlerinin başka şansı yok! Ağaca çıkan kişi elindeki kancalı sopanın yardımıyla olgunlaşmış kozalakları yere düşürüyor. Toplanan kozalaklar haziran-temmuz boyunca güneşte kurutuluyor, içi fıstıklı çekirdekler birbirinden ayrılıyor. Sonrası endüstriyel bir süreç. Fıstıklar kabuklarından çıkarılıp satışa hazır hale getiriliyor. Dahası, kozalaktan geriye kalanlar da yakacak olarak kullanılıyor.

Yetişkin bir ağaçtan yaklaşık 120 kilogram kozalak elde ediliyor, bu kozalaktan da altı-sekiz kilogram fıstık. Çamfıstığı, öyle çerez gibi yenilecek bir şey değil; 100 gramında 580 kalori var. Dikkat etmek lazım! Yörenin geçim kaynağı çamfıstığı, favori tatlısı da fıstık helvası. Ön araştırmamızda, fıstık helvasının en güzel Bağyüzü Köyü’nde yapıldığını öğrenmiştik. Bu sebeple, rotamızdaki ikinci uğrak yerimiz burası oldu.

Bağyüzü yolu üzerinde bir Atatürk heykeli var. Madra Dağı Atatürk Heykeli olarak biliniyor. Eşine pek rastlayamayacağınız eser, abidevi Atatürk heykelleri ile tanınan rahmetli Tankut Öktem’e ait. Ayırıcı özelliği, heykelin yol kıyısındaki doğal, devasa bir kayanın üzerine oturtulmuş olması…

Aynı yol üzerinde taş atölyeleri de var. Kozak taşı meşhur. Arnavut kaldırımı ya da başka amaçlarla kullanılan granit taşlar. Atölyelerde farklı ebatlarda küp şeklinde kesiliyor, “zar taşı” deniyor. Yol boyu atölyelerin önünde çuvallar dolusu bu taşlara rastlıyorsunuz.

Kozak’tan Cunda’ya
Atlas-Talisman etkinliğinin katılımcıları Bağyüzü Köyü’ne ulaşıp araçlarını köyün meydanına çekti. Ali’nin büfesinin hemen yanındaki alanda toplandık. Önceden bilgi verdiğimiz için Ali’nin eşi fıstık helvalarını bir gün önceden hazırlamıştı. Çay ve helva servisi yapıldı. Fıstık helvasının ana bileşenleri pekmez, bal ve çamfıstığı. Yani tam bir kalori bombası.

Bulunduğumuz alanın arkasındaki bina köyün “kamusal mekânı”. İçerde halı atölyesi ve gençler için spor salonu var. Halı atölyesinde köyün kadınları çalışıyor. Birinin yanına dikilip sordum: “Yağcıbedir mi bu?” “Evet.” Yeni dokunmaya başlanmış halının boyutlarını sordum. Eni bir buçuk metre kadar, boy da desen bittiğinde iki buçuğa yakın olacakmış. Belki biraz daha uzun. Bir başka katılımcı sordu: “Ne kadar zamanda bitiyor böyle bir halı?” “Çalışmaya bağlı. Bir kişi 11-12 ayda bitirir, iki kişi çalışırsa yedi ayda.” “O kadar uzun mu sürüyor?” “Kolay değil. Sürekli çalışırsan, kolların, omuzların, hatta sırtın tutulur.” Öğle yemeği saati geldi. Bergama’nın girişine yakın Liva Sosyal Tesisleri’nin önüne çektik Talisman’ları. Açık havada, ağaçların gölgesinde öğle yemeğini yedikten sonra tekrar yola koyulduk. Dönüşü, Bergama’nın içinden geçip İzmir otoyolu üzerinden yaptık. Otele varmadan son uğrak yerimiz Ayvalık’ın merkezine yaklaşık beş kilometre mesafedeki Küçükköy.

cunda2
Etkinliğin yaklaşık 40 katılımcısı Renault Talisman’larla Kozak Yaylası, Ayvalık gibi merkezleri ziyaret etti. UNİCO sigorta tarafından sigortalanan davetlilere Yeşil Kundura lisansörlüğünde ve distribütörlüğünde bulunan Sebago marka ayakkabılar konforlu bir gezi fırsatı sundu.
Son birkaç yıldır Küçükköy’ün çehresi değişmeye başlamış. Söylenenlere bakılırsa Çeşme Alaçatı esnafı burada yatırıma girişmiş. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde önemli bir çekim merkezi olacak Küçükköy. Eski taş evler hızla el değiştiriyor ve restore ediliyor. Tabii fiyatlar da tahminlerin ötesinde yükseliyor. Kendisi de bir sanat galerisi açmış olan heykeltıraş Uğur Çalışkan ile konuşuyoruz. Burada şu anda 12 sanat galerisinin açıldığını söylüyor. Sırada kafeler, restoranlar var. Küçükköy’ün, geleneksel Rum evleri ihya edildiğinde adeta bir “film platosunu” andıracağı şimdiden anlaşılıyor. Bugün bile sokaklarında tezgâhlar açılmış. Kadınlar el işleri satıyor. Yanısıra Boşnak börekleri, tatlıları…

Akşam yemeği Cunda’da… Ama daha vakit var. Ekibin bir bölümü, otelin yakınındaki Şeytan Sofrası’na çıktı. Kimi Talisman’larla, hâlâ enerjisi olanlar da yürüyerek. Yürüyenler muhtemelen Bağyüzü’nde fıstık helvasının hakkını verenler.

Şeytan Sofrası, volkanik bir tepe üzerinde eski bir lav birikintisi. Tepede küçük bir tesis var. Özelliği, Ayvalık’tan Edremit Körfezi’ne uzanan coğrafyayı gözler önüne sermesi. Harika bir manzara. Tepedeki kayalardan birinin üzerinde epey büyükçe bir çukur var. İlk bakışta bir ayak izi izlenimi veriyor. Efsaneye göre, bu iz “şeytan”a aitmiş. Tepenin ismi de buradan geliyor. Cunda’daki akşam yemeği mekânı Teo’s Restoran. Hava kararmaya yüz tuttuğu için Cunda sokaklarında gezinme işi ertesi güne bırakıldı ve deniz kenarına hazırlanmış masalara yerleşildi. Malum, buralar ot ve deniz ürünü çeşitlemelerinden oluşan menüleri ile meşhur. Arapsaçı, akkız, radika, deniz börülcesi, ısırgan otu… Eş zamanlı olarak, ahtapot, kalamar, sübye… Yemeğe Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer de katıldı. Ankara’daki bir toplantıdan gelmiş, yemek öncesine bir de nikâh sıkıştırmış. Rahmi Gençer, sempatik ve mütevazı bir insan, hemen sohbetin parçası oluverdi.

Ve gezinin son günü… Kahvaltının ardından yeniden Cunda’dayız. Bu kez gündüz gözüyle Cunda sokaklarında dolaşma fırsatı buldu ekip. Çoğunun ilk gelişi değil buraya. Yine de her köşebaşından sonra yeni bir sürprizle karşılaşmak mümkün. Yeni restore edilmiş bir ev, bir pencerenin önünde harikulade sardunyalar, eşiğinde bir kedinin uyuduğu kapının güzelliği…

Sakinlerinin önemli kısmı Girit mübadili olan Cunda Adası, Ayvalık’ın hemen batısında dolgu bir yol ve küçük bir köprüyle anakaraya bağlanıyor. Artık bir adadan ziyade yarımada. Ayvalık koyundaki irili ufaklı 22 adacıktan -Ayvalık’la Cunda arasında geçişi sağlayan, artık Cunda’nın bir parçası haline gelen Lale Adası’nı saymazsak- yerleşim olan tek ada. Alibey Adası olarak da biliniyor. “Ali Bey” ve “Ali Çetinkaya” adına Ayvalık havalisinde sık rastlarsınız. İşgal yıllarında Yunan ordusuna ilk kurşunu atan, ilk direnişi gerçekleştiren 172. Alay’ın komutanı.

Ekip, öğleden sonra dönüş uçağını beklemek için Bay Nihat’ta toplandı. Adanın namlı restoranlarından. Herkes etkinlikten memnun, bir saatlik rötar haberi bile kimsenin keyfini kaçırmadı. Sebati Karakurt’un tespiti çok doğruydu. “Arkadaşlar şimdi İstanbul’a dönsek, şu andakinden daha iyi bir şey yapmayacağız. Tadını çıkarın…”

Haberin videosu

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPin on PinterestShare on VK

Paylaş: