Anasayfa    Macera      41 kilitli Main

41 kilitli Main



İlk kürek ve rahatlama duygusu... Artık Main'deydik. Yine akıntıya karşı ve yukarıya doğru gidiyorduk. Ama şimdi daha azdı; sadece akıntı değil, nehir trafiği de...
İlk kapağa kadar keyfimize diyecek yoktu. Kapağın görünmesiyle birlikte huzursuzluk çöktü üzerimize. Çünkü bunları aşmak başlı başına bir sorun. Bir Alman kanocu, sportif tekneler için bölümler ve özel havuzlar bulunduğunu söylemiş, buralardan tek başına geçmişti. Aslında bizi ürküten kapaklar değil deneyimsizlikti...
Kapakların bir adı daha vardı: ''Kilit.'' Main'in suyunu kilitliyordu onlar; taşkınların ve seviyenin kontrolünü sağlıyordu. Çoğunda da hidroelektrik santralı kuruluydu. Türbinlerden geçen su aşağıya (yani bize doğru) boşalıyordu.
Yanımızda yüksek bir duvar belirdi ve bizi başka bir duvarla nehirden ayrılan bir kanala taşıdı. Kapak kapalıydı! Sportif tekneler için ayrı bir bölüm de görememiştik. ''Haydi bakalım!'' dedim içimden. Kapağın altından sular fışkırıyordu. Yukarıdaki gemilerin bizim tarafa, yani aşağıya geçebilmesi için havuz boşaltılıyordu anlaşılan. Şimdi ne yapacaktık?
Rıhtımda biri, ''buraya giremezsiniz'' gibisinden işaretler yapıyor, solumuzda kalan duvarın arkasına dolaşmamız gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Geri döndük. Duvarın bitiminde ''Sport'' yazılı ve ok işareti bulunan bir tabela vardı. İnsanın gözüne girebilecek büyüklükteydi ve biz onu ıskalamıştık! Sportif tekneler için yapılan havuza vardığımızda, suyun türbinlerden geçerken uğuldayan tiz sesi geliyordu kulağımıza. Kıyıda bir merdiven gözümüze çarptı. Anlaşılan kanoyu taşıyacaktık!
Havuzun nasıl boşaltılıp doldurulduğunu öğrenmek için yukarı çıktık. Az önce bize eliyle işaretler yapan görevli geldi; sistemin nasıl çalıştığını anlattı. Başka şeyler de anlattı. Basınç göstergesi bozuktu örneğin! Bir sonraki kapakta da havuz!..
Önce havuzu boşalttık. Zafer panelin yanında kaldı. Ben aşağı indim ve kanoyu 2.5 metre enindeki dar havuza soktum. Arkamdaki kapak gıcırdayarak kapandı. Su yükselmeye başladı ama öylesine yavaştı ki! Çok soğuk ve klastrofobik bir yerdi burası. Mezar gibi, 4-5 metre yüksekliğinde beton bir çukurun içindeydim. Rüzgâr dışarıda ortalığı adeta bıçak gibi ''kesiyordu''. Bir yandan üşürken, bir yandan da kaderimle baş başa ''ne olacak'' diye yukarıya bakıyordum. Bir şeyler yanlış giderse demir basamakları gözüme kestirmiştim. Su doldukça, arkamdan esen rüzgâr ensemden içeri giriyor, yükseldiğimi anlayabiliyordum.
Havuzun içindeki su, kapağın yukarısındaki suyla aynı seviyeye gelene kadar yaklaşık 1 saat geçti! Moralimiz bozulmuştu. Çünkü Tuna?ya kadar daha 50?den fazla kapak vardı.
Beton mezardan kurtulduktan sonra Zafer'i on metre ileride kanoya aldım. Teknelerin savaklara gitmesini engellemek için konulan kırmızı uyarı şamandıralarını sağımıza alıp, bir basamak daha yukarıda, yeni etabımıza başladık.
Main'in, Ren ile birleştiği noktada irtifa 81.5 metreydi; Main-Tuna Kanalı'nın başlangıcı Bamberg'de 230.8 metre. Uzunluğu 171 kilometreyi bulan kanalda ise irtifa 406 metreye çıkıyordu. Kanalın başladığı yere kadar toplam kapak sayısı 41'di ve bunların 37'sinde elektrik santralı bulunuyordu. Kanalda da 16 kapak vardı. Daha sonra bu sayıya Tuna boyunca Karadeniz'e kadar 25 baraj ya da kapak eklenecekti. Özellikle Avusturya'dan sonraki iki kapak 'Karadeniz Kanalı hariç' elektrik elde etmek için kurulmuş büyük barajlardı.

 
 Tuna'da sabahlar hep bulutluydu, öğlene doğru da yağmur boşalıyor, rüzgâr sertleşiyordu. Ekip birkaç kez fırtınaya da yakalandı. Viyana'ya kadar bu hava koşulları değişmedi.
Eddersheim'da ikinci kapağa vardığımızda kanoyu taşımak zorunda kaldık. Çünkü bizi gemilerin geçtiği büyük havuza almıyorlardı. Oldukça dik bir eğimden uflaya puflaya 50 kiloluk kanoyu yukarı çıkardık. El değiştire değiştire, saniyelik küçük molalarla 150 metre taşıdıktan sonra suya indirdik. İki büklüm halde Zafer, ''Gökhan, bundan sonra da bozuk kapaklar varsa, yandığımızın resmidir'' dedi. Ağrıyan belimi tutarak ve ancak kafamı sallayarak onayladım bu ölümcül saptamayı. Vaziyet cidden vahimdi!
İkinci gün çok monoton geçti. Yine kapaklardan birine (Frankfurt-Grieshm) girmiştik. Zafer bir ara teknecilerden biriyle konuşuyordu; önemsememiştim. Havuzdaki sular köpürerek hızla yükselmeye başladı. Meğer bir düğmeye basmayı unutuyormuşuz! Tüm işlem 15 dakika içinde bitti. Bu bizi çok sevindirmişti. ''Fisch-pass'' denilen bölüm de ilginçti. Bunlar, balıkların Main içinde aşağıya ya da yukarıya rahatça geçiş yapabilmeleri için özel olarak inşa edilmiş mini kanallardı...
O gün öğle saatlerinde Frankfurt'un göbeğindeydik. Kanolar, kürekçiler, festival nedeniyle kıyıda kurulu çadırlar, tezgâhların önünde bir şey yiyenler, eğlenenler... Bir süre orkestranın çaldığı yerel müziğin eşliğinde yolumuza devam ettik. Hanau'yu geçtiğimizde Main güneye doğru keskin bir dönüş yaptı. Bir teknecinin sözünü hatırlattı bu bize: 'Main yılan gibi bir nehirdir. Bir yukarı bir aşağı döner durursunuz!''
Sonbaharın ilk günü, 1 Eylül 1998 sabahıydı. Hazırlık yapıyorduk. Birden Zafer'in acı feryadıyla irkildik! Kutudan portakal suyu içmeye çalışırken dudağını arı sokmuştu. Tıbbi müdahaleler para etmedi. Dudağı ''davul gibi'' şişti. Ama yine de o gün, ''Marlon Brando'' vaziyette kürek çekti. Günü tamamlarken başlayan yağmur, şiddetlenip fırtınaya dönüşmüştü. Sıcaklık sabaha doğru 6 dereceye düştü. O günü tatil ilan etmekten başka yapacak bir şeyimiz yoktu.
Lohr'dan da yine yağmur altında ayrıldık ve gün boyu yağmur altında kürek çektik. Würzburg'daki geçtiğimiz 20. kapaktı: Şelale gibi dökülen sular, çevremizde dolanan yüzlerce ördek, bin bir güçlükle taşınan kano... İrtifa 165.7 metreydi. Kanalın başlangıcı Bamberg'e kadar daha 14 kapak vardı. Ama bugün Main'deki rekorumuzu kırmıştık; 11 saatte 62.5 kilometre.
Bu bölgede dikkatimi en çok köprülerin ayaklarındaki graffiti'ler çekmişti. Özene bezene yapılmış bu yazı ve resimlerde protest bir hava hâkim. En sık karşılaştığımız duvar yazısı ''Anarchy is freedom'' (anarşi özgürlüktür). Würzburg?u Nürnberg?e bağlayan otoyol köprüsünün ayağında ise ilk Türkçe duvar yazısına rastladık: ''Sema seni seviyorum.''
Schwarzach kasabasından sonra nehir ikiye ayrılıyor ama Volkach yakınında tekrar birleşiyordu. Soldaki kanala girdik; çünkü daha manzaralıydı. Ama yavaş yavaş akıntı hızlandı. Sonra sular altında kalmış mahmuzları aşmaya başladık, aynı Ren'deki gibi. İlerledikçe işler daha da sarpa sarıyordu. Tekrar haritaya göz attım. O zaman fark ettim girdiğimiz kolun yanına yazılmış Almanca küçük notu: ''Dikkat! 6 km/saat hızında akıntı.'' Ne yazık ki iş işten geçmişti. Motorlu teknelerin bile zorlandığı akıntıya karşı kol gücüyle ilerlemeye çalışıyorduk. Nordheim kasabasını geride bıraktığımızda artık ivintiler oluşmaya başlamıştı.

 
Main-Tuna Kanalı irtifa yükseldikçe kırsal bölgelerden geçiyor. Suları göl kadar durgun bu kanalda ekip 4 monoton gün harcadı.Aslı Evrensel Türe
İlk ivintiyi aşarken bir oltacı ''Ne yapıyorsunuz?'' der gibi eliyle işaretler yaptı. Oltacının ''daha fazla gidemezsiniz'' demek istediğini birazdan anlayacaktık! İkinci ivintiyi de geçtik. Üçüncüsü, ardından dördüncü ve nehir tekrar kıvrıldı. Su artık köpürerek üzerimize geliyor. Büyük bir ivintiye girerken elimde olmadan bağırdım: ''Zafer, sakın bırakma, dayan!'' Aynı Loreley'de olduğu gibi. Zafer, ilerlemenin mantıksız olduğunu, havanın kararacağını söyledi. ''Geri dönüp ekiple bağlantı kurmalıyız!'' Bense olası bir kapağa çok yaklaştığımızı düşünüyordum. ''Yapabiliriz... Başarabiliriz...'' diyordum. Ama sonunda ben de pes ettim.
Sabah durumu anlamak için Volkach kapağına gittik. Savaklar açıktı. Yağmurlarla yükselen suyu kontrol etmek için baraj boşaltılıyor, sular köpürerek hızla aşağılara akıyordu. Dünkü mücadeleyi bu kapağa iki kilometre kala kaybetmiştik.
Main'deki son günümüzdü 7 Eylül; 40 kilometre yapacak, Bamberg yakınlarında Main-Tuna Kanalı'na girecektik. Yol ayrımı nehrin 384. kilometresindeydi. Main kuzeye doğru devam ediyordu. Biz güneye yöneldik. Artık her kürek vuruşumuzda Main giderek geride kalıyordu. ''Main-Tuna Kanalı'' tabelası yolculuğumuzun 910. kilometresindeydi...
Main'de 384 kilometre yapmış, toplam 35 zorlu gün geçirmiştik. Bizi Tuna'ya taşıyacak kanalın uzunluğu 171 kilometreydi; dört günde aşacaktık onu.
Güzel bir şehirdi Bamberg. O ardımızda kalırken tepeler yükselmeye, çevreye kırsal bir görünüm hâkim olmaya başladı. Kanalın 100. kilometresinde 400 metreye yaklaştı irtifa. Doğal su yollarından da yararlanılarak yapılan kanal, burada tamamen yapaylaştı. Bazen bir üstgeçitle derelerin üzerinden aşırtılıyordu.
Main'i Tuna'ya bağlamaya yönelik ilk girişimlerin tarihi, 793 yılına kadar gidiyor. Bu yeni kanalın yapımına ise 1892'de başlanmış, 1992 yılında da açılmış. İnşası ve açılışı, ekonomik olmadığı düşüncesi ve bölgenin en güzel yeri Althmühl Vadisi'nden geçmesi nedeniyle Almanya?da büyük tartışmalara yol açtı. Ama stratejik ve tarihi önemi ağır bastı. Kimilerine göre binlerce yıllık bir düştü gerçekleşen.
Kanalda, 406 metreyi bulan en yüksek alana ulaşıp, bir süre durgun suda kürek çektikten sonra, 115. kilometrede inişe geçtik. Bu iniş, kanalın bitip Tuna'nın başladığı Kelheim'a kadar devam edecekti. Milli park statüsündeki Althmühl Vadisi'nden geçerken bir nebze de olsa vahşi doğayla baş başa kaldık; derin vadiler, ormanlar, dereler, otantik mimari... Aşağı doğru gitmek günlük ortalamamızda belirgin bir artış yaratmamıştı. Akıntının verdiği heyecanı yaşayabilmek için Tuna'yı beklemek zorundaydık.
Sevinç çığlıkları arasında 12 Eylül 1998 günü, saat 13:09'da Tuna'ya ulaştık. Geride toplam 1125 kilometre ve 40 gün bırakmıştık. Bundan sonra Tuna bizi, hırçın dalgaların dövdüğü Karadeniz'e taşıyacak, buram buram biz kokan topraklara götürecek.
Ama Tuna'ya uyum sağlamak vakit aldı. Artık nehrin ortasında, üstelik salına salına yol alıyorduk. Doğrusu keyfimize diyecek yok! Çılgınca akan bir ırmak, beyaz köpükler... Sanki suda gitmiyor, sihirli bir halı ya da balonla uçuyoruz. Büyü ancak, karşımıza çıkan ya da arkamızdan gelen bir gemiyle bozuluyor: ''Uyan!'' ''Kürek çek!'' ''Kenara kaç!''
Tuna'ya girince suyun rengi değişmişti. Sanki daha berraklaştı. Kara Ormanlar'ın karlı kaynaklarından, Tiroller'in buzullarından doğup gelen derelerin cam gibi berrak suları, Karadeniz'e varana kadar çok şey kaybediyor. Bu yolculuk boyunca 8 ülkeden geçiyor Tuna ve onların atıklarını içine alıp denize dökülüyor.
Kanaldan, Avrupa Kıtası'nın en önemli damarı Tuna'ya girdiğimizde Kelheim'da irtifa 338.2 metreydi. Milyonlarca yıldan beri özgür akışını ve sessiz serüvenini sürdüren nehir, bundan sonra yavaş yavaş irtifa kaybedecek ve Karadeniz'de sıfırlanacaktı.
Almanya'nın Doğu Bavyera tarafında ilerliyorduk. Kiliselerin mimarisi değişmişti. İnsanların da değişeceğini söylemişlerdi. O gün, öğle molası için bir pansiyonda durduk. Pansiyoncu, yemek salonuna astığı Tuna'nın buz tutmuş fotoğraflarını gösterdi bize ve ekledi: ''Sakın geç kalmayın!''
Almanya-Avusturya sınırını 14 Eylül günü öğleden sonra geçtik. Nehrin her iki yanında da terk edilmiş sınır kulübeleri vardı. Avusturya'nın uç kenti Passau'nun hemen çıkışında akıntı hissedilir biçimde arttı, vadiler derinleşti. Çılgın bir yeşilin içine girdik. Zafer haykırıyor: ''İşte Avusturya.''
Tuna Vadisi, Paleolitik Çağ?dan bu yana yerleşim yeri. Su, insanları, ağaçları, kuşları kendine çekmiş. Romalılar, 1. yüzyılda buraya vardıklarında, Keltlerle karşılaşmış. Tötonlar, Slavlar, Hunlar, Gotlar, Franklar, Bavarianlar, Avarlar, Macarlar bu vadiyi kontrol edebilmek için kıyasıya mücadele etmiş. En kalıcıları Bavarianlar; bölgeye damgalarını vurmuşlar.
Gün boyu giderek sertleşen rüzgâr akşamüstü fırtınaya çevirdi ve yağmur şiddetlendi. İçimiz dışımız ıslak... Hastalanmaktan korkuyoruz. Kara ekibiyle 2 bin 213. kilometre yakınlarında Pyrawang'da buluştuk. Çadır kurarken yağmur daha da arttı. Birkaç kez mutfak tentemiz uçtu. Yemeğimizi penguenler gibi yan yana ayakta yemek zorunda kaldık. Gece boyu rüzgârın uğultusu, yağmurun şıpırtısı dinmiyor.

 
 Almanya'da, yeşilin içine gömülü Berching, Riedenburg, Essing gibi kasabalar Main-Tuna Kanalı üzerinde yer alıyor.
Sabah yine yağmur... Bugün Levent gelecek; Linz yakınlarında buluşacağız. Yola çıkarken kampın yöneticisi bayan: ''Nereye gidiyorsunuz? Meteoroloji istasyonu bugün fırtına verdi'' diyor. Hafif bir gülümsemeyle karşılık veriyoruz...
Tuna?daki ilk barajla, nehrin 2 bin 204. kilometresinde karşılaşıyoruz: Jochenstein. Avusturya'daki barajlarda kanocular için ayrı havuzlar bulunmuyor. Elektrik idaresine ait binaların arasındaki özel yoldan kanoyu yavaş yavaş taşıyoruz. Yanımızdan birkaç bisikletçi geçiyor. Avusturya'nın bir ucundan diğerine Tuna boyunca kesintisiz bisiklet yolculuğu yapmak mümkün. Üstelik bu rota oldukça da popüler.
Rannar Irmağı'nı solumuzda bıraktıktan sonra dar bir vadiye girdik. Heybetli bir vadiydi. ''Hep böyle bir yolculuk hayal etmiştim'' diye söyleniyorum kendi kendime. Yamaçlar ormanla kaplı. Hemen kıyıdan başlıyor meşeler. Yukarılarda kayın ve çam ağaçları... Ördekler, kuğular kıyıdaki sazların, çalıların altına sinmişti. Acaba bir şey mi anlatmak istiyorlardı?
Birkaç kilometre sonra bir dönemece girdik ve film koptu. Rüzgâr yağmurla birlikte fırtınaya dönüştü. Yelkene düzensiz vuruşlar yapıyor, dengemiz bozuluyordu. Dümeni idare etmekte zorlanıyorum. Yelkeni de toplayamıyoruz. Tek çare flok iplerini tamamıyla boşlamak... Yağmur öyle arttı ki hiçbir şey göremiyoruz. Fırtına bizi sürekli kıyıya sürüklüyor. Birkaç kez ağaçlara takmaktan zor kurtuluyoruz. Kamptaki bayanın ne demek istediğini şimdi anlıyorum...
Obermühl önüne ulaştığımızda karşıdan, yani akıntı yukarı gelen Macar bayraklı bir gemi geriye çark ediyor. ''Abi, adam resmen geri döndü!'' diyor Zafer. Bense gözlüklerim buğulanmış debeleniyorum. ''Sürahi Nine gibi oldum.'' Gülüşüyoruz. Oysa perişan haldeyiz. Zafer bir yolunu bulup ipini boşaltıyor ve yelkeni katlıyor. Artık kanoyu daha iyi idare edebiliyoruz. Ama rüzgâr çılgınlığının şiddetini arttırıyor. Gerçek bir fırtına bu. Kayalık ve dik yamaçlı kıyıda yanaşacak bir yer de yok! Bir dakika! Karşı kıyıda bir girinti var galiba! Bu bizi kurtarabilir. Yaptığımız hamlenin ardından fırtına nehrin ortasında bizi kıskacına alıyor. Rüzgâr sağanağının kaldırdığı sular döne döne kırbaç gibi yüzümüzde şaklıyor. Dalgalar köpükleniyor, köpüklendikçe kabarıyor. Sanki okyanustayız! Bugüne kadar böyle bir olayla karşılaşmadığımız için öyle şaşkınız ki! Yandan gelen sağanaklar nedeniyle kano sağa yatıyor. Birkaç kez devrilecek gibi oluyoruz. Devrilirsek rezalet! Korkulu gözlerle etrafa bakınıyor, bir yandan da var gücümle küreklere abanıyorum. Ama gücümüz bizi öte kıyıya götürmeye yetmiyor. Rüzgârın ve fırtınanın etkisiyle aşağıya kayıyoruz. Biraz daha kayarsak tekrar kayalık kıyıya düşeceğiz.
Ucu ucuna karşıya varıyoruz. Gördüğümüz kuytuluk bir dere ağzı (Kleine Mühl Deresi). İçeri giriyoruz. Bir kano kulübü. Ancak hayat belirtisi yok. Başka bir binaya yöneliyoruz. Kanoyu sudan dışarı alır almaz ilk işim rüzgârın hızını ölçmek oluyor: 45 km/saat.
Pansiyoncuya sıcak bir şeyler içip fırtınanın dinmesini bekleyeceğimizi söylemiştik. ''Hava kötü. Bu fırtına devam eder. Qua Vadis? Sakın yola çıkmayın! Deli misiniz?'' dedi. Az sonra kapıdan akın akın bisikletçiler girmeye başlayınca, durumun vehametini anladık.
Sabah rüzgâr azalmış, yağış kesilmişti. Önce Aschbach kapağı, ardından Ottensheim kapağı ve Avusturya'nın Tuna boyundaki büyük kentlerinden Linz... Kıyıları saran barok tarzda binaların yanı sıra Linz, Avusturya'nın en önemli sanayi limanlarından. Kentten çıkarken karşılaştığımız sanayi bölgesi ve çok sayıdaki ticari gemi bunun göstergesiydi... Enns Irmağı'nın Tuna'ya karıştığı noktanın tam karşısında, Levent ve Cenk bize el sallıyordu. Akıntının etkisiyle 300 metre kadar aşağıda karaya güçbela çıkabildik.
Levent'in kürekteki ilk günüydü 17 Eylül. O ve Zafer aynı kanoyu paylaşırken, ben tek başınayım. Hava yine yağışlı. Viyana'da aramızdan ayrılacak olan Zafer, Levent'e ne yapması, nelere dikkat etmesi gerektiğini anlatıyor, GPS ile ilgili bilgiler veriyor.
Wörth adacığına yaklaşırken rüzgâr yine şiddetlenmişti. Adanın güneyindeki dar kanalı aşar aşmaz kuvvetli bir sağanak bindirdi. Kanonun dengesi bozuldu. Tekne dümen tutmuyor, rüzgâr beni hızla kıyıya sürüklüyordu. Devrilecek gibi oluyorum. Yelkeni toplamam ise mümkün değil. Ayağa kalkarsam devrilirim. Önümdeki kanoya sesleniyorum, bir ara düdük de çalıyorum ama faydasız... Beni duymuyorlar. Gevşeyen çarmıh iplerini vızıldatan rüzgâr, tüm gücüyle beni kıyıya itiyor ve kanonun direği ağaçlara dolanıyor. Önemli değil! Çünkü taşlara vurmaktan kurtuldum. Ağaçlara takılı halde kanom akıntıyla dönmeye başlıyor. Noel ağacındaki çıngırak gibiyim. Bir hamle yapıp yelkeni topluyorum. ''Oohh!'' Zafer ve Levent çoktan gözden kaybolmuş.
Tekneyi düzeltip ileride onları yakalıyor ve kızgınlığımı dile getiriyorum. ''Kötüye bir şey olmaz!'' diyorlar... Bu espri karşısında elimde olmadan gülümsüyorum... Melk'i geçtiğimizde artık hava kararmıştı. Kara ekibinin yardımıyla ancak çakarlar ve fenerlerle kıyıya yanaşabildik. Levent, ''El insaf'' demekten kendini alamadı. Oysa Tuna ona sadece ''Hoş geldin'' demişti... Gece çadırlardan yükselen horlamalar, Türklerin Viyana'ya yaklaştığının habercisi olmalı. Ertesi gün kentin kapılarına yüklenecektik. Belki bu kez onu fethedebilirdik.
Viyana'da basın toplantıları ve Macaristan'la ilgili vize problemleri yüzünden birkaç gün kaybettik. Kenti 23 Eylül'de arkamızda bıraktık ve yine o gün Avusturya'yı bitirip Slovakya'ya girdik. Pasaportları damgalatacağımız Devin'in hemen yanında, Morava Irmağı'nın ağzında bir grup kanocu vardı. Morava Irmağı'nı geçmişler; Hollanda'dan geldiğimizi öğrenince şaşırdılar...
Resmi işlemlerin ardından hemen yola çıktık. Bratislava'yı geçince akıntı duruldu, nehir genişledi. Bundan sonrası için ayrıntılı harita yoktu. Kafamdaki belirsizlik giderek büyüyordu. GPS haritası, sadece genel referans noktalarını veriyor. Nehir 1857'nci kilometrede birden bire genişledi. Göle saptık herhalde diye düşündüm. Gerçekten de öyleydi. Macar-Slovak sınırında inşa edilmiş bir baraj gölüydü.
Tam bir ıstırap yumağı! Gölün ortasında birçok nokta sığdı. Takip ettiğimiz gemi yolunu belirleyen navigasyon şamandıralarının üstüne tünemiş karabataklar, acıklı halimize bakıyordu. Güneş 19:30'da batıyordu ve daha 20 kilometre vardı Clistov?a. O an saatime baktım; 17:25. Karanlığa kalırsak her şey sarpa saracak! Biraz paniklemiştim: ''Hızımızı kesmemeliyiz, yoksa yetişemeyiz Levent!'' İkimiz de son gücümüzü kullanıyorduk. Levent, ''Ben kırk yaşında bir adamım. Bir karım, bir de kızım var'' diye söyleniyordu.
Clistov'a hava kararmadan varabilmiştik. O gün yaptığımız toplam 110 kilometre Tuna'daki en uzun etabımızdı. Geceyi kıyıya yakın bir köy evinde konuk olarak geçirdik. Ertesi gün Macaristan'a girecektik. Bize daha yakın olan topraklara. Atalarımızın at koşturduğu topraklara...

Sayı 71 / Şubat 1999


Jan 17 2011 10:43AM

Yazı: K. Gökhan Türe


 
  Arkadaşına yolla        Yazdır        Sık kullanılanlara ekle

#
#
#
#
#
Yorumlar (0)

Yorum ekleyebilirsiniz

 

Kayıtlı isminizin görüntülenmesini istiyorsanız, yorumunuzu yazmadan önce üye girişi yapınız.

Medeniyetlerin Buluştuğu Başkent
Hasankeyf
DEÜ-SAT’tan sualtı temizliği
“Foça Temiz Deniz 2012”
Şarköy’ün Derelerinde Yüzlerce Balık Ölüsü Görüldü
Olayla ilgili inceleme başlatıldı.
'Yarısı Yılan Yarısı İnsan'a en iyi belgesel ödülü
Belgesel, Anadolu'da yılanların şahı olarak bilinen Şahmara...
fotogaleri
Foto Atlas
Günün Karesi
Çok okunanlar
video galeri
Atlas Fotoğrafçısı Turgut Tarhan Off Road'da

 
  • Atlas Fotoğrafçısı Turgut Tarhan Off Road'da
  • Kalbin sırları
  • HES'lere karşı savaş müzik albümü oldu.
  • Hayvanların Keyif Dünyası
  • Doğanın Avcıları
  • Atlas- Columbia Nallıhan Bölüm 3
  • Atlas- Columbia Nallıhan Bölüm 2
  • Atlas- Columbia Nallıhan Bölüm 1
  • Kömürle Yanmak
  • Binbir Gece Masalları- Bilinmeyen Programı-1
  • Binbir Gece Masalları- Bilinmeyen Programı-2
  • Evrim ve Göz
  • Atnalı Yengeci: Yaşayan Taşıl
  • Darwin'in Karıncalarını İzleyin
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 1
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 2
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 3
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 4
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 5
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 1
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 2
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 3
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 4
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 5
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 4
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 3
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 1
  • Dünyanın İlk Masalı
  • Anadolu'nun İsyanı
  • Nükleere Karşı Yürü
  • Kardeş Türküler: Anadoluyu Vermeyeceğiz - Oi Oi
  • Kardeş Türküler Anadoluyu Vermeyeceğiz 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 1
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 3
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 3
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü-Uludağ 1
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü-Uludağ 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 1
Nasıl kullanırım?
Önce resmin üzerine tıklayarak Duvar Kağıdı galerisini açın. Seçtiğiniz duvar kağıdının sağ altındaki büyüteç işaretine tıklayarak resmi büyütün. Büyük resmin üzerinde sağ tuşa tıklayın ve menüden Arkaplan Olarak Belirle'yi seçin.
Atlas yayın hayatına Nisan 1993'de başladı.Önümüzdeki yıl 20. yaşını kutlayacak. Atlas'ı kaç yıldır takip ediyorsunuz?