Anasayfa    Dünya       Irak: İşgal

Irak: İşgal

Zehra Abdül Cabbar Abbas; 44 yaşında: "Bu mu bize layık gördükleri özgürlük' diye sordu. Bağdat'ta Şaab Mahallesi'ne düşen iki roketin harabeye çevirdiği evlerinde, kırık dökük eşyaların bir köşeye yığıldığı boş bir odada oturuyorduk. Zehra Hanım ve ailesinin o perişan hallerine rağmen asla ihmal etmedikleri olağanüstü konukseverlikleriyle sundukları çay boğazıma düğümleniyordu. "Saddam yıllarca her türlü eziyeti çektirdi bize. Herkes çok çekti ama hiç bu hale düşmemiştik. Şimdi onun savaş öncesinde dağıttığı erzak dışında hiç bir şeyimiz yok. Ya bu erzak da olmasaydı o zaman ne yapardık? Ya bittikten sonra ne yapacağız, nasıl yaşayacağız' diye devam etti. Ağzımı açamıyordum, fotoğraf makinesine dokunamamıştım bile. Hatta oraya niye geldiğimi bile unuttuğum, tuhaf bir ruh hali içerisindeydim. Başkalarının acısına şahit ama bir o kadar da uzak olmanın verdiği suçluluk duygusuydu bu. Aynı mahallede hatta aynı binada yaşadığım 23 masum insanın, tepelerine düşen bir cruise füzesiyle parçalanmalarına şahit olmamıştım hiç. Ailemin ekmek teknesi kamyonumuzu bir roket saldırısında kaybedip işsiz ve beş kuruşsuz da kalmamıştım. Harabeye dönmüş, eşyaları olmayan boş bir odada, evleri tamamen yıkılmış komşularımla yaşam mücadelesi de vermiyordum. Nasıl 'acınızı anlıyorum' diyebilirdim ki? Elbette anlayamazdım, yaptığım sadece şahitlikti. Tüm dünyanın, ekranlardan Hollywood yapımı bir savaş filmi gibi izlediği, özenle kamufle edilmiş bu insanlık ayıbına şahitlik.

Irak'ta kullanılan misket bombaları savaşın dehşetini, savaş bittikten sonra da devam ettiriyor. Havada patladıktan sonra etrafa saçılan yüzlerce minik bombadan onda biri ilk etapta patlamıyor. Arkadaşlarıyla birlikte evlerinin yakınında oynarken buldukları bir misket bombası parçasının patlaması sonucu ağır yaralanan Ömer Macit henüz 12 yaşında.
Firdevsi Meydanı'ndaki Saddam Hüseyin heykelinin yıkılışının üzerinden 10 gün geçmişti Bağdat'a ulaştığımda. Amman'dan Bağdat'a uzanan 12 saatlik yol üzerinde gördüklerim operasyonun adını kanıtlar nitelikteydi. Otoyolu kesen, hemen hepsi bombalanmış üstgeçitleri aşmak için kimi zaman karşı yola geçmek, kimi zaman da yol dışına çıkmak zorunda kalıyorduk. Yol kenarında yanmış tanklar, ters dönmüş, kömürleşmiş sivil araçlar sıralanıyordu. Uzun yolda taksi olarak çalışan GMC cipin şoförünün arada bir yavaşlayıp dikiz aynasından geriye bakması başlarda pek dikkatimi çekmemişti. Özellikle molalardan sonra yola çıkmaya hazırlanırken bir süre durup başka bir aracın geçmesini bekliyorduk. Daha sonradan güvenlik nedeniyle konvoy halinde gitmeye gayret gösterdiklerini öğrenecektim. Şok ve dehşet operasyonu, beraberinde yağma ve talan getirmişti. Otoyolları kullanan araçlar gruplar halinde yola çıkıyordu, çünkü hiç bir kolluk kuvvetinin görev yapmadığı Irak'ta kalaşnikoflu yağmacılar yol kesip, insanları gasp etmeye başlamışlardı. Ama yolda gördüklerimin, Bağdat'ta karşılaşacaklarımın yanında lafı bile edilmezdi.
Şehrin girişinden itibaren ilk göze çarpan büyük bir yıkımdı. Kent merkezinde attığımız kısa tur, hemen hemen bütün devlet binalarının yanında birçok sivil yerleşimin de bombardımana hedef olduğunu, olmayanların da yağmalandıktan sonra yakıldığını gösteriyordu. Neredeyse bütün devlet binalarının önünde, ilk yağma furyasından geriye ne kaldıysa toplamak için gelmiş, ikinci kuşak yağmacılar harıl harıl çalışıyordu. Çoğu yanmış hurda masaları, dolapları, hatta tuvaletlerden söktükleri pisuarları kamyonet kasalarına yüklüyorlardı. Dünya medyası tarafından üs olarak belirlenen Filistin Oteli'nin önünde araçtan indiğimde gördüğüm manzaranın kahramanları, Amerikan askerlerine çiçek veren Iraklılar değildi. Saddam'ın dev heykelinin yüzüne Amerikan bayrağı örtüldükten sonra, tanklarla yıkılıp, askerlere eşlik eden bir grup Iraklı tarafından terliklerle dövüldüğü Firdevsi Meydanı'nı, Amerikan işgalini protesto eden Iraklılar doldurmuştu.

Birinci Körfez Savaşı'ndan bu yana batıdan esen çöl rüzgarları Iraklıların korkulu rüyasıydı. Şimdi tehlike bulutları her yerde. Seyreltilmiş uranyum yüklü mermilerle vurulan tank ve di§er zırhlı araçlar radyasyon yayıyor.
Seslerini dünyaya duyurmak için elbette en doğru yer Filistin Oteli önüydü fakat tanklarıyla birlikte nöbet tutan Amerikan askerleri tarafından korunan, tel örgülerle çevrili otelde, birçoğu lobide dahi kurşun geçirmez yeleklerle dolaşan medya mensuplarından pek azı bu gösterinin haber niteliği taşıdığı kanısındaydı. Belki de gazetecilerin otel lobisinde dahi çelik yelekle dolaşmalarını pek yadırgamamak gerekiyordu. Daha 10 gün önce bir Amerikan tankından açılan ateş sonucu otelin 15. katında kalan iki gazetecinin ölmesi Bağdat'ta hiçbir yerin yeterince güvenli olmadığını kanıtlıyordu. Aynı günlerde El-Cezire ve Abu Dabi televizyonlarının ofisleri de Amerikan güçlerinin saldırısına uğramış, görevini yapmaya çalışan basın mensupları öldürülmüştü. İşgalin ilk günlerinde Bağdat'ta yer yer insan avı da yaşanmıştı. Bazı protesto gösterilerinde silahsız sivillere karşı ateş açılmıştı. Musul'dan, Felluce'den, Basra'dan da bu yönde haberler geliyordu. Gerçi Amerikan yetkililerinin açıklamalarının sonu hep aynı cümlelerle bağlanıyordu: 'Biz sivillere ateş açmıyoruz, biz Irak halkını özgürleştirmek için buradayız.' Tıpkı 1917'de aynı toprakları işgal eden İngiliz General Stanley Maude gibi. O da Bağdat'a geldiğinde Iraklılara şöyle seslenmişti: 'Biz buraya işgal için değil sizi yüzyıllardır süren esaretinizden kurtarmak için geldik.' Sir Stanley Maude ve askerleri, Irak halkının yıllar süren direnişi sonucunda ülkeyi terk etmek zorunda kalacaktı.
Şimdi Bağdat sokaklarında dolaşanlar Amerikan askerleriydi. Dünyanın en büyük savunma bütçesine sahip süper güç ABD'nin son teknoloji silah ve ekipmanla donanmış askerleri, tanklarıyla gezdikleri Bağdat'ta sanki başka bir gezegenden gelmiş uzay savaşçıları gibiydi. High-tech savunma yeleklerinden gece görüş dürbünlerine, kasklarına bağlı minik telsiz mikrofonlarından uranyumlu mermiler atan ağır silahlarına kadar tüm teçhizatları, hiçbir Iraklının daha önceden görmediği türdendi. O uranyumlu mermiler ki ne işe yaradıkları çok sonradan anlaşılacaktı. Hemen her türlü zırhı delen seyreltilmiş uranyumla yüklü bu mermilerin neden olduğu kirliliğin etkilerini öğrenmek için önlerinde çok uzun bir zaman vardı. Kendisi de uranyum etkisiyle sağlık problemleri yaşayan Pentagon'un Seyreltilmiş Uranyum Projesi'nin eski başkanı, Binbaşı Prof. Doug Rocke verdiği bir demeçte sadece Amerika'da, ilk Körfez Savaşı'na katılan askerlerin arasından her ay 140 kişinin uranyum nedeniyle öldüğünü söylüyordu. Irak'ta yapılan araştırmalarda elde edilen sonuçlar ise çok daha vahimdi. Şu ana kadar 100 bin kişinin ölümüne neden olduğu tahmin edilen uranyum kirliliği nedeniyle Basra'da 1991'den bu yana rastlanan kanser vakaları, körfez savaşı öncesine oranla altı kat artmıştı. Buna rağmen Pentogon'daki yetkililer savaş başlamadan önce, ilk savaşta kullanılan seyreltilmiş uranyumlu mermilerin bu savaşta da kullanılacağını açıklamakta hiç bir sakınca görmemişti. Anlaşılan 'özgürleşecek' halkın ille de sağlıklı olması gerekmiyordu.

Iraklı askerlerin saklandığı mazeretiyle bombalanan yerlerden biri de Necef'teki bir camiydi.
Özel giysiler ve oksijen maskeleri olmadan 50 metreden fazla yaklaşılmaması gereken, uranyumlu mermilerle vurulmuş tank enkazları şimdi çocukların oyun alanı. Çocuklar bir zehir kaynağının içinde olduklarının farkında değiller. Üstelik sadece çocuklar da değil, bu 'tank leşleri' üzerinde hurda metalleri sökmeye çalışan yağmacılar da bulunuyor. Karşı karşıya oldukları tehlikeden habersiz, zehirli metal yığınlarının içinde didinip duruyorlar. İşgal kuvvetlerinin uzak durduğu bu alanlarda ne bir uyarı var, ne de bir önlem. Zaten yağmacıların işlerine karışmamak bir kural haline gelmiş Irak'ta. Bağdat daha düşmeden işe koyulan yağmacıların Amerikan askerleri tarafından engellenmediği hatta yönlendirildiğini gören o kadar fazla insanla karşılaşmıştım ki bu konuda aklımda hiçbir soru işareti kalmadı. Aralarında Independent'ın ünlü muhabiri Robert Fisk'in de bulunduğu birçok güvenilir kaynak, yağmacıların mavi beyaz otobüslerle şehre geldiğine ve ellerindeki haritalarda belirlenen binaları, Amerikan askerlerinin gözleri önünde yağmaladıklarına şahit olmuşlardı. Bu binalardan bazılarının duvarları da bizzat Amerikan tankları tarafından yıkılmıştı. İçinde yüzlerce yıllık elyazmaları bulunan Evkaf Kütüphanesi, Milli Kütüphane ve sahip olduğu emsalsiz eserlerle dünyanın en önemli müzelerinden biri olarak gösterilen Irak Ulusal Müzesi de yine bu 'otobüslü-haritalı' çeteler tarafından yağmalanıp yakılmıştı. Hangi binaların yağmalanması, hangilerinden uzak durulması gerektiğini gösteren bu haritaların yağmacıların eline nasıl geçtiği, yağmacıların geldikleri otobüsleri nereden buldukları ya da bu otobüslerle birlikte geldikleri insanlarla bu kadar koordineli çalışmaya nasıl karar verdikleri konusundaki birçok soru ise hâlâ boşlukta dolaşıyor.

Müzedeki yağma o kadar sistemli yapılmıştı ki olaya şahitlik edenlerden biri olan Robert Fisk yağmacılardan bazılarının kapıları açan anahtarlara sahip olduğunu belirtiyordu. Adının açıklanmaması kaydıyla benimle görüşmeyi kabul eden bir müze görevlisinin söyledikleri ise bütün bu olup bitene bambaşka bir boyut getirecek türdendi. Yağmacıların nasıl olup da kilitli odaları açacak anahtarları edinebildiğini sorduğum görevli, Amerikalı askerlerin yağmacılar gelmeden önce, üç saat boyunca müzede olduğunu söyledi. Müzenin bahçesindeki Babil arkeolojik yerleşiminden esinlenerek yapılmış dev giriş kapısının üzerindeki kocaman delik de yine bir Amerikan tankının işiydi. ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'e, tüm dünyada büyük tepki uyandıran bu tarih ve kültür talanının nasıl olup da engellenmediği sorulduğunda alınan yanıt, belki de her şeyi açıklar nitelikteydi. Basın toplantısında, bu tarz soruların sorulmasından duyduğu rahatsızlığı gizleme gereği hissetmeyen Rumsfeld, gazetecileri azarlar bir tonda ‘sadece özgür insanların suç işleme özgürlüğü vardır. Irak halkı artık özgürdür' diyordu. Bombardıman sonrasında her türlü otorite korkusundan sıyrılan 'özgür' yağmacılar sadece Irak'ın kültür ve tarih hazinesini talan etmiyordu elbette. Bu yağma çılgınlığından bakanlık binaları, mağazalar, evler ve hatta okullar da nasibini almıştı. Amerikan askerleri tarafından en başından beri özenle korunan yegâne bina ise Petrol Bakanlığı'ydı. Yağmanın en insanlık dışı olanı hastanelerde yaşandı. Yağmacıların o kadar gözü dönmüştü ki laboratuvarlardan kolera, dizanteri gibi hastalıklar taşıyan kanların bulunduğu test tüplerine kadar her şey çalınmıştı.


Jan 17 2011 10:43AM

Yazı: Saner Şen
Fotoğraflar: Saner Şen


1 2
 
  Arkadaşına yolla        Yazdır        Sık kullanılanlara ekle

#
#
#
#
#
Yorumlar (0)

Yorum ekleyebilirsiniz

 

Kayıtlı isminizin görüntülenmesini istiyorsanız, yorumunuzu yazmadan önce üye girişi yapınız.

Medeniyetlerin Buluştuğu Başkent
Hasankeyf
DEÜ-SAT’tan sualtı temizliği
“Foça Temiz Deniz 2012”
Şarköy’ün Derelerinde Yüzlerce Balık Ölüsü Görüldü
Olayla ilgili inceleme başlatıldı.
'Yarısı Yılan Yarısı İnsan'a en iyi belgesel ödülü
Belgesel, Anadolu'da yılanların şahı olarak bilinen Şahmara...
fotogaleri
Foto Atlas
Günün Karesi
Çok okunanlar
video galeri
Atlas Fotoğrafçısı Turgut Tarhan Off Road'da

 
  • Atlas Fotoğrafçısı Turgut Tarhan Off Road'da
  • Kalbin sırları
  • HES'lere karşı savaş müzik albümü oldu.
  • Hayvanların Keyif Dünyası
  • Doğanın Avcıları
  • Atlas- Columbia Nallıhan Bölüm 3
  • Atlas- Columbia Nallıhan Bölüm 2
  • Atlas- Columbia Nallıhan Bölüm 1
  • Kömürle Yanmak
  • Binbir Gece Masalları- Bilinmeyen Programı-1
  • Binbir Gece Masalları- Bilinmeyen Programı-2
  • Evrim ve Göz
  • Atnalı Yengeci: Yaşayan Taşıl
  • Darwin'in Karıncalarını İzleyin
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 1
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 2
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 3
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 4
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 5
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 1
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 2
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 3
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 4
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 5
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 4
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 3
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 1
  • Dünyanın İlk Masalı
  • Anadolu'nun İsyanı
  • Nükleere Karşı Yürü
  • Kardeş Türküler: Anadoluyu Vermeyeceğiz - Oi Oi
  • Kardeş Türküler Anadoluyu Vermeyeceğiz 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 1
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 3
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 3
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü-Uludağ 1
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü-Uludağ 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 1
Nasıl kullanırım?
Önce resmin üzerine tıklayarak Duvar Kağıdı galerisini açın. Seçtiğiniz duvar kağıdının sağ altındaki büyüteç işaretine tıklayarak resmi büyütün. Büyük resmin üzerinde sağ tuşa tıklayın ve menüden Arkaplan Olarak Belirle'yi seçin.
Atlas yayın hayatına Nisan 1993'de başladı.Önümüzdeki yıl 20. yaşını kutlayacak. Atlas'ı kaç yıldır takip ediyorsunuz?